Arap Baharı’ndan sonra Filistin/ Yasir el Zeatire
İster iktidarda isterse muhalefette olsun hangi fikri çizgiyi temsil ettiklerini göz önünde bulundurmaksızın İslamcıların Filistin meselesine olan duyarlılığı konusunda en küçük bir şüphe dahi duyulamaz. Kendilerine atfedilen açıklamaların çoğu –bunların bir kısmı da doğal olarak doğrudur- bu bağlılığa ilişkin herhangi bir şekilde bir şüphe gölgesi bırakmış değildir. Şunu da unutmamamız gerekir ki bu açıklamaların bir kısmı, Arap baharının imajını bozma görevini üslenmiş bir kısım milliyetçi ve solcu hareketler tarafından özellikle de bu dalganın Suriye'ye ulaşmasından sonra saptırılmış ve abartılmıştır. Tunus, Mısır, Fas ve Kuveyt'teki seçim sonuçları, hangi ülkede düzenlemiş olursa olsun herhangi bir demokratik düzenlemede söz konusu hareketlerin marjinal kalacağını açıkça ortaya koymuştur.
Arap Baharı'na olumlu anlam yüklemeyen kişilerin ona çamur atmaya kalkması normaldir. Mazeret üretme mantığı hiçbir zaman zor olmamış, bu yaklaşıma sahip olanlardan bazıları bu devrimlerin arkasında Siyonistlerin bulunduğunu bile söylemiştir. Hatta Arap dünyasını çözmek için yaratılmış Batılı bir komplo olduğu bile söylenmiş, İslamcılarla Amerika arasındaki bir işbirliğinden bahsedilmiştir. Ancak bu hiçbir zaman İslamcıların Filistin meselesine karşı yerine getirmesi gereken vazifeler olduğu gerçeğini görmemizden bizleri alıkoyamaz. Bu, İslamcıların, Arap Baharına ilişkin tutumlarında şüphe uyandıracak ve kendilerine karşı kullanılacak açıklamalardan kaçınmalarının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha altını çizmiş olur.
El yordamıyla yollarını bulmaya çalışırlarken İslamcıların, Siyonizm'den yana olan uluslararası toplumu kışkırtmamak, onların dikkatini celb etmemek için sergiledikleri bazı tavırları anlayabiliriz. Batı'nın ona olan düşmanca tutumu hiçbir zaman değişmeyecek olmakla birlikte bu başka, problem yaratacak açıklamalarda bulunmak başka bir şeydir.
Örneğin Mısır İhvanı ve Selefilerin, Camp David Anlaşması'nın iptal edilmesi hakkında konuşmamalarını anlayabiliriz. Sadece Mısır toplumu ve devletinin bütün kesimleriyle birlikte bir konsensüs oluşturmaya olan ihtiyacı nedeniyle değil, aynı zamanda bunun uluslar arası bir hassasiyet yaratacak olması nedeniyle de susmayı tercih etmiş olabilirler. Örneğin, Hüsnü Mübarek rejiminin pratikte Camp David Anlaşması'na bağlı kalmadığını, tersine düşmana güvenlik ve siyaset alanlarında bedava hizmet sunduğunu, hatta bu yaptıklarının onu, İsrail eski Sanayi Bakanı Benyamin ben Elayzer'in deyimiyle "stratejik bir hazine" haline getirdiğini söylemeliyiz.
Ancak yine de bir takım hassasiyetler, bazı İslamcıların Camp David konusuna eğilmesi noktasında yaptıkları abartıların gerekçesi olamaz. Hele hele Mısırlıların milli çıkarlarına olmayan herhangi bir anlaşmayı gözden geçirme hakkının bulunduğunu söyleme ve Filistin halkının haklarını geri almak için desteklenmesi gerektiğini vurgulamada tereddüt edilmesi kabul görecek şeyler değildir.
Buraya kadar değindiklerimiz düşmanla son derece haksız bir anlaşma miras alan Mısır hakkında. Ancak durum, düşmanla imzalanmış herhangi bir anlaşması olmayan ülkelerle ilgili olduğunda daha açık bir hale bürünüyor zira İsrail'le ilişkilerin normalleştirilmesi bu tür ülkeler bakımından hiçbir şekilde mazur görülemez.
Bunu en başta şunun için söylüyoruz: Filistin davası, gevşeklik gösterilmesi hiç bir şekilde mümkün olmayan, Arap ve İslam ümmetinin merkezi bir meselesidir. Biz bunu İslami hareketi savunmak için söylüyoruz. İslamcıların seçim meydanlarında halkın karşısında başka, iktidar mahfillerinde başka konuşmasının hiç bir şekilde doğru olmayacağını belirtmek için söylüyoruz. Bundan da önemlisi, bunu bize söyleten en önemli saik, İslami hareketlerin kendisine taraftar olan halkla çelişkiye düşmemesine gösterdiğimiz özendir.
Akıllılar bilir ki "halklar", yöneticilerine boş çek vermezler. Söylem ya da icraatlara yönelik duydukları güveni ifade etseler de bir süre sonra bir çelişki ya da değişiklik gördüklerinde verdikleri güvenoyunu anında çekerler. Akıl sahipleri yine, Arap ve Müslüman insanın manevi dünyasında Filistin davası gibi dinamik olan başka bir şeyin olmadığını bilirler.
Burada dikkat çekici olan, Arap dünyasının Batısındaki Mağrip ülkelerinde Filistin davasının daha fazla yönelik sahiplenilmesidir. Buna gölge düşürmeden, bazı örgüt ya da siyasi partilerin Filistin davasını yoğun bir şekilde kullanmalarında ortaya çıkan bazı hassasiyetlerin, bazılarının şu şu ya da bu ölçüde tavırlarına yansımış olabilir. İsmail Heniyye'nin Tunus'ta gördüğü ilgiye ve Tunus caddelerinin her tarafına asılmış Filistin bayraklarına tanık olanlar bunu daha iyi kavrarlar.
Bu aynen halkının taleplerini dile getiren Libya devrimcileri için de geçerlidir. NATO'nun onlara yaptığı yardımlara ve devrimcilerin NATO'nun önde gelen ülkelerinin Siyonistlerle ittifak içerisinde olduklarını bilmelerine rağmen, bir çok Libyalı devrimcinin Filistin'i desteklediklerini ifade eden sloganlar attıklarını duyduk. Filistin davasının siyasi güçlerin faaliyetlerine güçlü bir şekilde damgasını vurduğu Fas ve Moritanya'yı da unutmamak lazım. Bu da halk nezdinde bu davanın halen ne kadar diri olduğunu gösteren bir olgudur.
Söylemek istediğimiz şey, İslamcıların Filistin davasına olan bağlılıklarını göstermekten hiçbir zaman kaçınmamaları ve tereddüt etmemeleridir. Bu alandaki sorumluluğun bir bölümünün Hamas hareketine ait olduğunu söylemek gerekir, zira kendisi 67 sınırları içerisinde bir devleti kabul edeceğini söylememesi gerekirken bunu söylemiş ve başkalarına da bu konuda konuşma hakkı vermiştir. Çünkü buna ilişkin bir çözümün olacağına dair ufukta görünen bir şey yoktur. Bunun kanıtı, Hamas'ın verdiği tavizlerin çok daha fazlası başkaları tarafından verildiğinde bile bunun siyonis çevrelerde kabul görmemiş olmasıdır. Buna bağlı olarak Fetih hareketinin daha önce denediği ve sonucunda bir şey elde edemediği söylemi tekrar gündeme getirmeye gerek yoktur.
Bugün bugünkü tablo farklı görünmektedir. ABD, eski gücünde değildir, Avrupalılar Euro kriziyle uğraşmaktadırlar, dünya çok kutupluluk gerçeğini yaşamaktadır. Dolayısıyla bazen Siyonistleşmiş diplomatlar ve gazetecilerin kasıtlı olarak yönelttikleri sorulara verdikleri düşünülmemiş cevaplarda ortaya çıkan açıklamalara gerek yoktur.
Batılılara, İslami hareketlere İsrail'e ilişkin sorular yöneltmeden önce Siyonist devletin BM vb. gibi örgütlerin aldığı kararlarla ilgili uygulamalarını ve tutumunu sormaları gerektiği söylenmelidir. Kaldı ki İsrail'in bu kararların gereğini uygulamayacağını herkes bilmektedir. Tabii, hiçbir devletin başka bir devletle ilişki kurmaya zorlanması söz konusu olamaz. Zira her devletin kendine ait bir takım görüş ve yaklaşımları vardır. İslami hareketlerin burada yapması gereken tek şey elinden gelen bütün imkanlarla Filistin davasını desteklemeye devam etmeleridir. (Şeyh Gannuşi, İsrail'in meşruiyetinin tanınmamasının övgüyü hak eden bir tutum olduğu şeklindeki açıklamasından.)
Müslümanların kalbinde mutena bir yere sahip olan İslam'ın yüce şiarı için, Filistinlilerin gönlünün sevgilisi Filistin için, İslamcıların samimiyetlerinin ispatı için, İslamcıların kanaat önderlerinin bu konuya ilişkin bütün fikri literatürü taramalarını temenni ediyoruz. Aynı zamanda Hamas'ın tekrar o orijinal söylemine geri dönmek için yeni uluslar arası ve bölgesel konjonktürü iyi değerlendirmesi gerektiğini, bunu yaparken de 67 sınırları içerisinde devlet hikayesini bir kenara bırakmasını temenni ediyoruz.
Konuya ilişkin tavrını soranlara Hamas, işgalcinin İsrail olduğunu, kendisine anlamı olmayan varsayıma dayalı sorular sorulmasından önce bu soruları öncelikle İsrail'in yanıtlaması gerektiğini söylemelidir. Netanyahu'nun Amman'daki görüşmelere gönderdiği avukat İzak Molho aracılığıyla ilettiği gibi İsrail'in bugün sunduğu tek şeyin ırkçı duvarlarla kantonlara ayrılmış bir Batı Şeria gerçeği olduğunu, Gazze gerçeğinin ise gözümüzün önünde olduğunu söylemelidir.
Görüşmelere ilişkin sızan belgelerde yer alan Filistin Özerk yönetiminin sunduğu o kadar cazip teklifin Olmert tarafından kabul edilmemesini unutamayız. Özerk Yönetim, mülteciler sorunundan geri adım atmayı kabul ediyor, doğu Kudüs ve toprak takası konusunda ciddi tavizler veriyor ki bu, temelde Batı Şeria'daki büyük yerleşim birimlerinin aynen kalması demektir.
Yeniden tekrarlamak gerekirse, Filistin, ümmetin merkezi bir meselesidir. İslamcılar halkın güvenini ancak ve ancak Filistin davasına olan bağlılıklarını icraatlarıyla gösterdikleri taktirde sağlarlar. Bunun dışında kalan detay konular, siyaseten mümkün olanın sınırları içerisinde belirlenebilir. Bu siyasetler zaman geçtikçe iyiye doğru gidecek, bir dönem kıyıda köşede kalmış gibi görünse de çok da uzun olmayan bir süreç içerisinde Filistin davasının Arap Baharı'ndan karlı çıkacağı görülecektir. Filistin davasının bu dönemde biraz kıyıda kenarda kalmasının en önemli nedeni, Özerk Yönetim'in, Fetih hareketinin ve FKÖ'nün Filistin davasının görüşmeler yoluyla çözülebileceğine olan inancı ve bu konudaki inadının sürdürmesi, bütün Filistin topraklarında işgale karşı intifadanın başlatılmasına karşı çıkmasıdır. Arap Baharı'ndan ilham alan Filistin halkı, hiçbir zaman intifada ateşinin sönmesine izin vermeyecek, Allah'ın izniyle Siyonist projeyi tümüyle berhava edecek yeni bir sürecin fitilini ateşleyecektir.
Dünya Bülteni için El Cezire'den tercüme eden: Faruk İbrahimoğlu