Özbekistan  Muhabbet’i tanımadan önce daha ziyade Azerbaycan atıflarıyla anlaşılabilir bir ülkeydi benim açımdan.  Bir zamanlar terkettiğimiz vatanın bir köşesi; Mehmet Doğan’ın `Türk Kimliğinin Coğrafyaları’nda anlattığı büyük tarihi mirası taşımakta zorlanan hantal arazi ve İslami mirası layıkıyla değerlendirmekten uzak düşerken çoraklaşmayı sürdüren ülke...

Sonra Muhabbet’i tanıdım, ürkek kaçak işçi adımlarıyla İstanbulda gezinirken çıktı karşıma. Gülmemek için kendini tutuyordu. Altından dişleri vardı çünkü, güldüğü takdirde anlaşılırdı Özbek olduğu, sınır dışı edilirdi. Gülmemek için kendini tutuyor, arka sokaklardan dolanarak işine gidiyor ve aslında mecbur kalmadıkça gündüz saatlerinde çalıştığı evden çıkmamayı yeğliyordu.

Üniversite tahsili yapamamıştı, ama bir önemi de yoktu bunun, Sovyetler dağılırken en büyük darbeyi tahsilli nahif insanlara vurdu. Yeni şartlara alışmak herkesten çok onları zorladı. Muhabbet ise ailenin gözüpek kızıydı, her ailede bir evlat kendini feda eder, bizim ailede ben oldum kendini feda eden, diye anlattı bana. Ferhat ile Şirin Pazarı’nda bir tezgâhta işe başlamıştı çocuk yaşta. Titizliği ve çalışkanlığıyla ünlendi, ciddiyetiyle saygı gördü. Karısı yatalak hasta bir adama aşık oldu, kadına acıdığı için geri çekti kendini. Tehmine Milani’nin “Yarısı Saklı” filminin kahramanıydı sanki. Aile terbiyesinin yüksek ilkelerine tutundu, bağrına taş bastı, işine gücüne verdi kendini, ömrünü yeğenlerinin hayatına çeki düzen vermeye adadı.

Çalışıyor, kazanıyor, dağıtıyordu, elinde avucunda bir şey kalmamıştı yılların ardından. İstanbul’da hasta bakarak hayatını kazanan ablası, gel kızkardeşim, dedi, burada çalışınca birikiyor para. Birkaç yıl çalışır, başını sokacak bir ev alırsın..

Muhabbet’in hikayesini yazdım, “Altın Dişlerim” ismiyle; Tasfiye”de yayınlandı. Gerçekte ismi Muhabbet değil belki kahramanımın, ama muhakkak ki İstanbul’da çalıştığı evlerde hikayede anlattığım şekilde güçlükler yaşadı. Hafif kadın yerine konuldu, Müslüman olmadığı öne sürüldü...

Mana Yayınları’nın cıkarttığı Craig Murray’in ‘Semerkant’ta Ölüm’ isimli kitabını okurken sıklıkla Muhabbet’i hatırladım. Özbekistan rejiminin varlığını Sovyet tecrübesinin en başarısız ve yıkıma açık düzeyinde dondurarak sürdürmeye çalıştığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor yazar.

Öyle ki bu ülkede tanık olduğu baskı ve işkence, yalan ve suistimal, Craig Murray’ın bütün hayatını değiştiriyor. Başarılı büyükelçi Özbekistan tecrübesinin ardından bambaşka bir dünyaya geçiş yaparak hayatını “terörizmle savaş” yalanıyla mücadeleye adıyor.

Craig’in tecrübesi terörizme savaş retoriğinin arkaplanındaki büyük yalanlara rağmen pek çok saygın kişi ve çevre tarafından nasıl ciddiye alınabildiğini de ortaya koyuyor. Kaynatılarak öldürülen muhalifler, tecavüz edilip öldürülen tutuklular, adaleti sağlamayı umursamayan ruhsuz yargıçlar... Halkı baskı altında tutmak için sürekli atakta tutulan irtica yalanı... Kovuşturma yoluyla “aşırı İslamcı” diye etiketlenerek hapiste tutulan binlerce insan... “Kerimov’un, sürdürdüğü baskıyı haklı çıkartmak ve halkı Taliban tarzı bir yönetimin canavarıyla korkutmak için parmağıyla gösterebileceği radikal İslamcı bir düşmana ihtiyacı var” diye yazıyor Murray. Hiç yabancı gelmiyor, değil mi?  Cesur ve dürüst büyükelçi gerçeklerle o denli perdesiz bir şekilde karşı karşıya geliyor ki, radikal bir değişim yaşamakla, riya dolu bir hayatın idamesi arasında bir tercih yapmaya mecbur kalıyor. 

Bütün varlığa yedirilmiş, sindirilmiş bir korkuya karşılık direniş emareleri gösterdikleri için ölesiye işkence gören insanların yakınları, yaşadıklarını ifade ederken nasıl da zorlanıyorlar! Korku, toplumsal mahcubiyet, benim Azerbaycan’da gözlemlediğim muhbir vatandaş endişesiyle oluşan, tepkilerini içine atmakla gerçekleşen bir çekingenlik, kendini ifade zorluğu... Sadece yerin değil, eşyaların da kulağı olabilir.

Murray’in kişisel uyanışı aynı zamanda bir çöküşle birlikte gerçekleşiyor. İdeolojiler çökmüştü, işte terörizm korkusu üzerine temellenen yeni dünya düzeni de başarılı büyükelçinin tanıklığında günahlarını itirafa başladı. O ise, yalana katılmaktan vazgeçtiği için iftiralara uğramayı da göze alacak.

Kimi rejimler için değişimi zorlayan Batılı ülkeler ve uluslararası kurumlar, Kerimov rejimi söz konusu olunca değişimin imkansızlığını öne sürerek, asıl becerinin Kerimov rejiminin mantığını anlayıp onlarla birlikte çalışabilme ferasetini göstermek olduğunu savunuyor.

İstatik yalanları, ortadan kaybolan insanlar, ilahlaştırılan bir lidere özgü pratikler...Hangi birini aktarayım Murray’in bazen bir gözlemden öteye geçen,  içine katılarak sorgulamaya başladığı vakaları... Murray’in özeleştirisi Özbek kadınlarla yaşadığı serbest ilişkileri de kapsıyor ayrıca. Büyükelçi, Özbek kadınlarla yaşadığı serbest ilişkilerin rızaya dayalı olmasının bir anlam ifade etmediğini düşünmeye başlıyor günün birinde, dürüstçe. Niye? Çünkü zengin ve güçlü Batılı erkeğin ortaya koyduğu çekiciliğin Özbek kadınlarda oluşturduğu rıza, sahici bir rıza olmaktan uzaktır ve nihai planda Özbek polisinin kadınlara reva gördüğü zulümle kesişmektedir. Murray’in, kendisinin de yaşadığı kuralsız, bir ahlaki temelden yoksun ilişkilere getirdiği eleştiri bir hayli dikkat çekici.

Kadın özgürlüğü etrafındaki resmi söylem kadının cinsel anlamda metalaştığı iki yüzlü bir anlayışı sergilerken, başörtüsü yasağı da kaçınılmaz olacaktır sanki. Başörtüsü yasağı tıpkı kadın özgürlüğü etrafındaki sloganlar gibi Kerimov rejimini Sovyet döneminin ruhuna bağlıyor. Hiçbir ülke başörtüsü yasağını bu denli katı uygulamadı. Kamusal yasak para cezalarıyla korunuyor, ama hepsi bu kadar da değil: Özbekistan başörtüsü ve tesettür kıyafetlerine yasak getiren belki de ilk ülke. Üstelik bu yolla kadınların  feodal yargılardan bağımsızlaşmasını amaçladığı da yok yöneticilerin. Kadınlar hem geleneğin hem de modernliğin en şekilci kurallarıyla hırpalanarak yaşamak zorundalar.

“Semerkant’ta Ölüm”,  Özbekistan örneğinde Müslümanları terörizmle özdeşleştiren uygulamayı güçlü örneklerle ayrıntılı olarak sergiliyor. Sovyetizm’in aile ve kamu alanında gerçekleştirdiği düzenlemelere rağmen ailelerin taşımaya devam ettiği katı yargılar yüzünden bir taraftan kadınlar şekilci bir namus anlayışının baskısıyla yozlaşmaya açılırken, Muhabbet misali onurlu kadınlara da hayatlarına çeki düzen vermek için gurbet yollarına düşmek kalıyor.