Suriye iç savaşı ne zaman ki bir umut ışığı doğdu, çok geçmeden sönmüştür. Washington ile Moskova arasında Eylül'de varılan ateşkes anlaşması mesela. Kuşatma altındaki Halep'e yardım götüren Kızılay (Red Crescent) kamyonlarının Rus menşeli olduğundan şüphelenilen jetler tarafından bombalanmasından sonra mutabakat hemencecik sona erdi.

Ateşkesten kuşkusu olanlar için bu akıbet şaşırtıcı olmadı. Fakat anlaşmanın feshi Rusya'nın iki yüzlülüğünden ziyade aslında Rusya'nın en başta muhatap alınmaması gerçeğiyle alakalıydı evvela. Beşar Esad rejiminin haricî destekçileri hamilerinden Suriye'de en etkin olanı ise, yüzlerce askerini ülkeye gönderen ve birkaç bin gayr-i Suriyeli Şii militanı Esad'a takviye olması için organize eden İran. 

Rusya ve İran'ın Suriye'deki hedefleri aynı değil. İran'ın çıkarlarının Ruslar tarafından layıkıyla temsil edildiğini düşünmek için de bir sebep yok. Eğer Amerika Suriye'de barışı tesis etmeyi arzuluyorsa İran'la doğrudan müzakereden kaçınamaz ki bu gerçekleşse bile barış hemen gelecek diye bir şey yok.

Washington'un evvela İran'ın Suriye'deki kökleri neden bu kadar derin, onu anlaması lazım. Hafız Esad idaresindeki Suriye, 80'lerde Irak'la olan yıkıcı savaşında İran'a arka çıkan tek Ortadoğu ülkesiydi. İran'ın mevcut askerî liderlerinin hepsi o savaşın emektarları. İran'ın Sünni komşularının başlattığı ve yüz binlerce İranlı'nın canını alan ve sakat bırakan o savaşın hem hissî hem fizikî izlerini hala üzerlerinde taşıyorlar. Tahran'ın müttefik listesi uzun değil, onların da çoğunu en eski dostu, yani Suriye için feda edecektir.

Ancak bu dostluk şahsî bir bağlılıktan fazlası. İran ve Suriye 1990'larda İsrail'e karşı olan müşterek düşmanlıkları münasebetiyle daha da yakınlaşmışlardı. Suriye, Lübnan Hizbullah'ına verilen destekte bir kanal olmuş, o Hizbullah da İsrail'e tehdit arz eden baskı unsuru ve de İran'ın Washington'a karşı caydırma stratejisinin bir taşeronu olarak kullanılageldi. 

Suriye toprağıyla teması kaybetmek demek İran'ın caydırıcılığının baltalanması ve İsrail ile Amerikan baskısına daha kırılgan hale gelmesi demek. İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu'nun eski subaylarından birisinin de ifade ettiği gibi, Suriye stratejik olarak o kadar mühim ki İran orayı "35. eyaleti" şeklinde telakki ediyor ve devam ediyor: "İran için Suriye'yi kaybetmektense, petrol zengini güneybatı eyaletini düşmanlarına kaybetmek (İran-Irak Savaşı'nda vuku bulduğu gibi) daha evladır. Çünkü Suriye'yi elimizde tutarsak Huzistan'ı (eyalet) tekrar alabiliriz, fakat Suriye'yi kaybettik mi Tahran'ın bile elimizde tutamayız."

İran tarafından bakınca Suriye'de bir rejim değişikliğini desteklemek için fazla sebep yok. Suriye'deki Sünni isyancılar Şiilere karşı kuvvetli bir ön yargı sergilediler. Nusret Cephesi, Ahraru'ş-Şam ve DEAŞ gibi cihat hareketleri şedit bir Şii aleyhtarlığı güdüyorlar. DEAŞ bu düsturu bir adım ileri götürüp Suriye'deki Alevileri ve Irak'taki Şiileri katletmek suretiyle tatbikata döktü. İran Suriye'deki diğer asî grupların da kendilerine iktidar verilmesi durumunda benzer hareketlere girişeceğini ve Sünni aşırılığın hızlıca Lübnan ve Irak'a taşınarak oradaki Şiileri tehdit edeceğini addediyor. İran'ın ilaveten kendi içinde, bilhassa batı ve güneydoğu eyaletlerindeki, Sünni mezhepçi militanlarla da başı dertte.

Daha büyük bir tehlike ise Suriyeli isyancıların arkasındaki beynelmilel destek. ABD ile Suudi Arabistan bu destekte başı çekerken, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve Türkiye de mühim roller oynuyor. Washington hala İran'ın en başta gelen düşmanı, S. Arabistan hakeza bir diğer hasım ve diğer devletler de İran'ın ya aleyhtarı ya da rakibi. Suriye'de bu ülkeler tarafından kollanacak Şii karşıtı bir rejim İran'ın sadece Levant'taki stratejik yatırımlarını mahvetmekle kalmayıp bölgedeki tüm nüfuzunun külliyetine zarar verebilir.

İşte bu nedenledir ki İran, Esad'ın askerî stratejisinin mimarı olması için en seçkin kuvvetini, yani Devrim Muhafızları'nı Suriye'ye gönderdi. 2011'in ilk aylarından itibaren, Devrim Muhafızları Suriye'ye para, silah ve yüzlerce asker sevketti. Tümgeneral Kasım Süleymanî komutasındaki üst rütbeli DM subayları Suriyeli meslektaşlarına danışmanlık yaptılar, isyancılara karşı operasyonların planlamasında yardım ettiler. Muhafızlar Esad yanlısı koalisyonun can alıcı unsurlarını şekillendirdiler. Suriye hükümetinin aslî askerleri bu ittifakın sadece bir parçasını teşkil ediyor. İran, her ikisi de DM taşeronu olan ve cephe hattında ihtiyaç duyulan birlikleri temin eden Lübnan Hizbullah'ı ve Iraklı Şii milislerin iştirakini de sağladı. Yerli Suriyeliler arasında milis birlikler organize etti ki bunlar rejim için etkili bir yardımcı oldular. Afgan ve Pakistanlı Şii sürgünlerden mürekkep paralı asker bölükleri teşkil ettiler. İkinci grup yani Pakistanlılar aylık maaş ve İran vatandaşlığı gibi muhtelif teşviklerle silah altına alındı ama ayrıca mezhep sadakatiyle de hizmet ettikleri de söyleniyor. Süleymanî'nin de ilaveten Moskova'yı askerî olarak müdahil olması için Eylül 2015'te şahsen ikna ettiği söyleniyor.

İran'ın Suriye meselesinde kendisini bu denli merkezi bir konuma getirmesinin sebebi savaş sonrası geleceğini tayin etmek. John Kerry ile Sergei Lavrov'un Eylül'deki ateşkes müzakerelerinden Tahran'ın dışlanması işte bu yüzden iyiye işaret etmemişti.

Moskova ve Washington resmî olarak savaşın iki ana tarafını da temsil etmiş olabilirler lakin iki başkent de sahada savaşan çok sayıda aktöre bu şartları dikte ettirecek pozisyonda değildi. İran'ın aksine, Amerika ve Rusya sahada böylesine dişli bir mevcudiyet sergilemediler ki en çok ehemi bu husus arz ediyor. 

Suriye'deki yoğun varlığı ve muhaliflerin askerî bir zafer ihtimaline karşı, İran siyasî herhangi bir çözümün parçası olmak zorundadır. ABD ve İran cihatçılara karşı zaten ortak ülküye sahipler ve Irak'ta DEAŞ'e karşı savaşta aynı tarafı destekliyorlar. Suriye konusundaki Amerikan-İran ittihadı her iki ülkenin hedeflerini gerçekleştirmesine katkı sağlayabilir. Sadece bu bile ikili müzakereler için yeterli olmalıdır.

Eğer İran'ın savaşa bakışı sadece stratejik hükümlerle olsaydı, böylesi pazarlıkların barış için gerekli ilerlemeyi sağlayacak bir potansiyeli de olurdu. Velakin Tahran'ın savaşa bakışı Washington yahut Moskova'dan daha farklı. İran, Rusya veya Amerika'ya kıyasla uzlaşmaya daha az meyilli, zira Suriye'deki kaygısı yalnızca stratejik: İran, Suriye'deki Aleviler ve komşu ülkelerdeki Şiiler için bu savaşı şahsî, mezhep kaynaklı bir mesele; hatta bir ölüm kalım meselesi olarak değerlendiriyor. İran ve müttefiklerine göre eğer Esad rejimi Suriye'yi kaybederse, kendileri de bölgeyi kaybedebilir. Haliyle İran Esad'a olan desteğinde hiç bocalamadı ve Esad'ın hıncını törpüleyecek de bir şey yapmadı.

İran'ın dinî lideri Ayetullah Hamaney'in ABD-İran görüşmelerinin nükleer anlaşmanın dışına taşmasını reddettiğini de ifade etmeye değer. Hamaney geçen sene bu politikayı açıklığa kavuşturdu: "ABD ile yalnızca nükleer konusundaki görüşmelere razı geldik... Diğer bir deyişle, Amerika ile müzakere edilmesine müsaade etmedik ve onlarla pazarlık etmeyeceğiz." Ağustos'ta bu tavrını yineleyerek şunu söyledi: "Amerikalılar bölgedeki sorunlar hakkında kendileriyle pazarlık etmemizi istiyorlar ama nükleer anlaşma tecrübesi bize onlarla pazarlık yapmanın ölümcül bir zehir olduğunu söylüyor. Suret-i katiyede Amerikalıların sözüne güvenemeyiz."

Hamaney'e, Amerika ile uzlaşmaya benzer şekilde karşı çıkan İran ordusu arka çıktı. Geçtiğimiz Eylül ayında, İran genelkurmay başkanı general Muhammed Hüseyin Bageri: "İran Devrim Muhafızları Ordusu'nun düşmanla görüşülmesini kabul etmiyor. Düşmanlarımız, bilhassa Amerika, müzakerenin bir tarafın tavizler vermesi, diğer tarafın da (Amerika) taleplerini dayatması anlamına geldiğini zannediyorlar. Ancak bu türden bir müzakere düşünmeye bile değmez ve İDMO bunu onaylamıyor. İDMO ihtiyatlıdır ve salak yerine konamaz," dedi.

Washington'la bölge sorunlarına dair mutabakatın açıktan reddi İranlılar için pazarlık konusu edilecek bir manevra değil. Bu bir politika. Rejim yanlısı askerler tarafından kullanılan "Ya Esad ya Esad, yoksa ülkeyi yakarız" sloganı İran'ın düsturu olarak da kullanılabilir rahatlıkla. İDMO Amerika'ya güvenmiyor. İslam Cumhuriyeti'nin talepleriyle uyuşmayan hiçbir şey de bunu değiştirmeyecek.

İran, "ya hep ya hiç" yollu Suriye stratejisinden ancak ve ancak kendisini mecbur hissederse vazgeçer. Şu anda bunun olması için çok az sebep var. Rusya İran tarafının özgüvenini sağlamlaştırdı ve ABD baskısını dengelemiş oldu. İran ricali ise zafer yolundaki itibar ve ahlak maliyetine (reputational ve moral cost) pek aldırış ediyor görünmüyorlar. Kendi tarafları için daha çoğunu feda etmeye Sünni komşularından daha istekliler. ABD ve müttefiklerinin önündeki soru ise acaba İran'ın bu sadakatinin nereye varabileceğini keşfetmeye hazır olup olmadıkları. İran'ın halihazırda, üst rütbeli İDMO subayları da dahil olmaz üzere 400 asker kaybı var. İran-Irak Savaşı'ndaki herhangi bir muharebede verilenden daha fazla zayiat verilmiş oldu. Savaş masraflı ve külfetli. İran ancak kazanımlarını garanti altına alacağı en iyi yol olduğuna hükmettiğinde uzlaşıya açık hale gelebilir. Her iki taraf da doyumsuz inatçılıklarından vazgeçmezse savaş sadece bir taraf kaybettiğinde bitecek. Bu olmadan savaş ve Suriye'nin tahribatı hep sürecek.    

İran Suriye meselesinde çözümün parçası olabilir ve milyonlarca masum sivilin acılarının son bulmasına katkı sağlayabilir. Tahran masada kendisine bir sandalye kazandı. Fakat bu sandalyenin bir uzlaşı için kullanılmasının ihtimal dahilinde olmadığının farkında olmamak da aptalca olacaktır.  

Kaynak: foreignpolicy.com
Dünya Bülteni için tercüme eden: Mustafa Doğan