Davranışlarındaki hoyratlıktan, değer bilmezliklerinden yakındığımız kişilerin, başka insanlarla ilişkilerinde özenli ve hassas olmaları canımızı sıkar. Herkese gösterebildikleri duyarlılığı bizden neden esirgediklerini düşünür dururuz. Bu durum öyle bir hal alır ki, gün gelir kendi değerliliğimizi sorgular, kendimizi kendimize kızarken buluruz.

Kendimize sitemimiz çok da haksız değildir aslında. Çünkü insanlar, bizim onlara izin verdiğimiz kadar üzebilirler bizi ve sınırlarımızı izin verdiğimiz kadar ihlal edebilirler. Bu yüzden arada kendi kırmızı çizgilerimizi kontrol etmekte fayda var. Son dakikada birikmiş öfke patlamaları yaşamak ya da her seferinde affettiğimize pişman olmak istemiyorsak, bardak dolmadan “bir dakika bu kadarına izin veremem” demeyi öğrenmek zorundayız.

Peki neye ne kadar izin verebildiğimizi kendimiz biliyor muyuz?

İnsanın kendini tanımadan, kendi sınırlarını bilmeden başkalarına “dur” diyebilmesi mümkün değildir. Diğerlerinin davranışlarını sorgulamaya kafa yorduğumuz kadar kendimizi de tanımaya ve anlamaya çalışmak gerekir. Nerede sabrımız tükeniyor? Hangi durumlarda kendimizi kullanılmış hissediyoruz? Eleştiriye ne kadar açığız? Reddedildiğimizde ne hissediyoruz? Tüm bu sorulara verdiğimiz cevaplar biraz olsun kendimize yaklaşmamıza yarayabilir. Fakat bizi asıl götürmesini istediğimiz nokta, sevdiklerimiz söz konusu olduğunda bu sınırları nereye kadar esnetebildiğimizdir. En çok değer verdiklerimizin, bizi en kolay kıranlar olduğunu düşünüyorsak en yakınlarımıza daha toleranslı olabildiğimiz içindir. Bu bir zaaf değildir. Bilakis yakın ilişkiler daha çok anlayış gerektirir. Sorun, ilişkide anlayış gösteren tarafın her seferinde kendimiz olduğu düşünmemizdir. Şüphesiz bizim böyle hissediyor olmamız ilişkinin mutlak böyle olduğu anlamına da gelmez. İlişkilerimizi genelliyor, herkesin bizi yok sayarak davrandığını düşünme eğilimi taşıyor olabiliriz. Bu durumda yapmamız gereken üstü örtülmüş bir yaranın olduğunu kabul edip, destek alarak o yaraya neşter vurmaya karar vermektir. Bu yüzleşmeden kaçmak, gelmiş geçmiş tüm insanların el birliği yapmış gibi bize değersiz hissettirdiğine inanarak kendimizi oyalamak, mutsuz ve küskün bir insan olarak yaşamayı seçmektir.

Sürekli sorunlarını anlatan insanları bir düşünün. Herkese fikir sorup, adeta başkalarını da kendi çaresizliklerine inandırmak istercesine, durmadan yakınırlar. Vereceğiniz tavsiyeler, önereceğiniz çözüm yolları anlamsızdır. Saatlerce dinlersiniz, dakikalarca fikir verirsiniz, en sonunda hiç bunları konuşmamışsınız gibi yeniden “ben şimdi ne yapmalıyım” derler. Kabul etmek gerekir ki bazılarımız sorunlarımız hakkında konuşmayı severiz. Çünkü konuşmak, çözüm bulmak ve harekete geçmekten daha kolaydır. Belki de farkında olmadığımız kazançlarımız vardır. Mağdur olmak, biraz da kahraman olmaktır. Fedakâr olmak, takdir toplamaktır. İnsanlar sizin için üzüldüklerinde değerli ve anlaşılmış hissedersiniz. Oysa insanların sizi kullanmasına izin vermeme kararı aldığınızda tökezleyebilirsiniz. Hayır demek isterken bir yandan da alıştığınız gibi davranabilirsiniz. Filmin sonunda kendinizi zayıflığınıza üzülürken bulmak, sizi üzen insanlardan yakınmaktan daha can sıkıcıdır. 

Elbette tüm bunları aşmak, “yaratılanı, Yaradan’dan ötürü hoş görmeyi” öğrenmek de mümkün. Ancak bu öğretiye öyle söylendiği kadar kolay yaklaşılamıyor. Çünkü insan, doya doya almadığını kolay kolay veremiyor. Doğduğumuzdan beri şartsız koşulsuz bir sevgi ile yetişmiş olmamız ya da yaşarken insanları tanıya tanıya pişip olgunlaşmamız gerekiyor. İlki bizim seçimimiz değilken, ikincisi kişisel bir yolculuk süreci gerektiriyor. Kendi davranışlarımızın sorumluluğu bize ait, seçim bizim. Ne de olsa insan kendi seçtiği hayatı yaşıyor!