Hala süren Yunanistan kriziyle tehlike altına giren Euro bölgesinden sonra Avrupa Birliği şimdi de Schengen bölgesinin genişleme süreci ile ilgili bir krizle karşı karşıya kalmıştır. Bu yeni kriz Avrupa Birliği ve dünya piyasalarından geçen ve hala süren iç ekonomi krizi gibi doğrudan tepki çekmese de, Yunanistan krizi kadar ciddi bir sonuç doğurma ihtimali de olabilir.

Sınır denetlenmeleri ve Schengen meselesi bu yıl Avrupa'da ve dünyanın birçok yerinde ses getiren Arap Baharının Tunus'taki zaferinin ardından söz konusu olmaya başlamıştı. Bunun nedeni devrimden sonra özellikle İtalya ve Malta'ya çok sayıda gelen mülteciler idi. Daha sonra, Libya'da çatışmalar başladıktan sonra İtalya kıyılarına yine günde yüzlerce mülteci geliyordu ve buna yanıt olarak İtalyan yetkililer çok sayıda mülteciyi memleketine geri gönderip yasa dışı yollardan ülkeye girmeyi kanunen suç olarak nitelendirdiler.

Bunun ardından İtalya'nın on binlerce mülteciye geçici oturma izni vermesi Fransa tarafından hoş karşılanmadı ve sınır meselesinde tartışmaların çıkmasına neden oldu. Çünkü Fransa İtalya ile ortak kara sınırını da geçici olarak kapatıp ülkeye gelen mültecileri geri çevirmeye başladı. Fransızların asıl iddiası ise İtalya'nın Lampedusa kıyılarında bekleyen Tunus ve Libyalılara Schengen vizesi vermesi ile dolaylı olarak onların diğer AB ülkelerine geçmelerini teşvik etmesi idi. Daha sonra bu anlaşmazlık Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'nin AB Konseyi Başkanı José Manuel Barroso'ya ortak bir mektup göndermeleri ile sona erdi.

İki lider Brüksel'den Schengen anlaşmasının kendilerine göre tekrar gözden geçirilmesi gerektiğinden onun revizyonunu talep edip üye ülkelerin gerekli gördükleri ve tehdit edici buldukları durumlarda geçici olarak sınırda kontroller yapabilme haklarını elde etmek istemişlerdi, ancak buna dair bir karar geçen yılın Haziran ayında daha sonraya ertelendi. Daha o karar çıkmadan, AB Konseyi geçen yılın Temmuz ayında adları geçen iki ülkeye ilişkin diplomatik çatışma ile ilgili bir tebliğ çıkarıp iki ülkeden hiç birinin düzenlemeyi aksatmadığını, yani Schengen Düzen Kodeksine aykırı bir şekilde davranmadığını tespit etti. Ancak tebliğde Kodeks'te Schengen vizesinin hangi koşullar altında verileceğinin bulunmadığından da bahsedilmiştir.

Bununla birlikte İtalya ve Fransa arasında çıkan Schengen meselesi ile ilgili tartışmaya diğer AB ülkeleri de tepkisiz kalmadı. Danimarka, AB Konseyi mesele için daha çözüm bulamadan suç işleme ve uyuşturucu kaçakçılığı amaçlı sınırları geçen yani yasa dışı göçe karşı mücadele edeceklerini açıklayarak İsveç ve Almanya ile ortak sınırı yine sistemsiz bir şekilde denetleyeceğini belirtti. Ardından Almanya Danimarka'yı AB'nin temel ilkelerinden biri olan dolaşım serbestliğini aksattığı söyleyerek özellikle eleştirdi.

Bu arada Fransa ve AB Konseyi arasında çıkan ilk Schengen tartışması yukarıda bahsettiğim tartışma değildi. Yaklaşık bir yıl önce meydana gelen olaylarda Fransa ülkeye gelen ve yerleşen binlerce Doğu Avrupalıyı, özellikle Romanya ve Bulgaristan'dan gelen Romanları sınır dışı edip ülkelerine geri gönderdi. Fransa kanunlarına göre ülkede ikamet eden yabancının devletin sosyal hizmetlerini suistimal ettiğine veya suç işlediğine dair herhangi bir şüphe ortaya çıkarsa, o zaman o kişi ülkeden sınır dışı edilebilir. Bu madde daha sonra hem AB Konseyi hem uluslararası insan hakları organizasyonu Human Rights Watch tarafından da eleştirilip muamelenin Avrupa Birliği göç ilkelerine aykırı olduğu kaydedildi. İki taraf sert bir tepki gösterdikten sonra Fransa söz konusu maddeleri tadil etse de gerçekte uygulamaya geçirmedi. En son gelişmelere göre ise AB Konseyi'nin geri adım attığı, daha doğrusu Fransa ile çatışmadan kaçınmaya çalıştığı söylenebilir.

Bu domino etkisine benzer olaylar İsviçre'nin yeni ilan ettiği bakış açısı ile devam etmeye başladı. SVP'nin (İsviçre Halk Partisi) genel başkan yardımcısı gereken bir durumda ülkeye gelen yabancıların yine kontrol edilmeye başlanabileceğini ve ülkesinin Danimarka gibi Avrupa Birliği üyesi olmadığı için Schengen bölgesinden çıkabileceğini belirtti, bununla birlikte İsviçre'de seçimler yakında düzenleneceği için açıklamanın ne kadar ciddi olduğu bilinememektedir. Aynı zamanda Danimarka uyum bakanı ülkesinin Schengen bölge düzenlemesini ve dolaşım serbestliğini aksatmadığını, ancak var olan sistemin dezavantajlarının konuşulması gerektiğini ifade etti.

Schengen meselesinin öte yanını oluşturan Romanya ve Bulgaristan'ın Schengen bölgesine entegre olması da Avrupa Birliği yetkililerini baştan, yani iki ülke AB üyesi olduğundan itibaren düşündürmüştü. Geçtiğimiz Haziran ayında Avrupa Birliği dönem başkanlığını yapan Macaristan'ın içişleri bakanı Şandor Pinter iki ülke Schengen üyeliğinin en geç Polonya dönem başkanlığı sürecinde gerçekleşebileceğini kaydetmişti. O zamanda Schengen'e girişleri aşamalı bir şekilde, ilk önce iskele ve havalimanlarının, daha sonra kara sınırlarının açılması konuşulurdu. İki Schengen adayı ülke üzerinde ilk kara bulutlar geçtiğimiz Temmuz ayında, AB İşbirliği ve Değerlendirme Mekanizması raporunun çıkarılmasıyla oluşmaya başladı. Rapor Bulgaristan'ın kararlılığını kabul ediyor, ancak ülkenin yolsuzluk konusunda gerçek adım atmadığını ve organize suçlara yeterince karşı çıkmadığını açıklamıştır, Romanya'nın durumunun önceki yılda yapılan uyum süreci değerlendirmesine göre daha uygun olduğunu ve özellikle yargılama yetkisi alanında çeşitli gelişmeler kaydettiğini, ancak üst düzeydeki yolsuzluk davalarının hızlandırılması gerektiğini belirtmiştir.

Aday ülkeler açısından raporun önemi yalnızca onun Schengen'e entegre süreci için vazgeçilmez olmasında değildir. Fakat rapor, Fransa, Almanya ve ardından Hollanda'nın, bakış açılarını çıkacak dokümana göre oluşturacaklarını ifade ettikleri için önem kazanabilir, çünkü bazı üye ülkeler genişleme prosedürlerini doğrudan yukarıda bahsedilen rapora bağlıyor. Başka bir deyişle, Schengen genişleme prosedürünün resmi bir belgesi veya kriteri olmadığı için bölge üyesi olan ülkeler rapora prosedür açısından vazgeçilmezmiş gibi önem vermektedir.

Yakın geçmişte üç ülke zaten raporda bahsedilen meselelerde iki aday ülke yeterli ve etkili adımlar atmadığı takdirde onların Schengen bölgesine girmesini engelleyeceklerini belirtmişti. En son olarak ise, geçtiğimiz Eylül ayında daha önce Schengen bölgesine girmesi Fransa tarafından reddedilen Romanya ve Bulgaristan'a bu sefer Hollanda ve Finlandiya'dan da veto geldi.

Romanya Hollanda'nın kendisinin Schengen'e dahil olmasını veto etmesi üzerine Hollanda'dan gelen altı kamyonluk bir lale nakliyatını Macaristan sınırında lalenin bulaşıcı bir virüs taşıdığı gerekçesiyle durdurup reddetti. Bulgaristan ise, veto edildiği takdirde Schengen reformları ile ilgili bakış açısını değiştirebileceğini açıklamıştı. Aslında tüm kriz güven, daha doğrusu güvensizlik meselesi olarak da adlandırılabilir. Hollanda ve Finlandiya aday ülkelerin Schengen kriterlerine uyduğunu kabul ediyor, ancak net bir şekilde iki yeni Balkan ülkesinin AB sınırlarına yeterince güvenlik sağlayamayacağına inandığını belirtmiştir.

Güvensizlik meselesi zaten yukarıda bahsettiğim Fransa'daki Roman meselesinde ortaya çıkmıştı, fakat sürpriz olarak geldiği söylenemez. Ayrıca şunu da eklemek gerekirse, zaten Avrupa Birliği'nin Batı Avrupalı eski üyelerinin, 2004 ve 2007'de Birliğe yeni giren Doğu Avrupa ülkelerine karşı bir çeşit güvensizlik duyduklarından bahsedilebilir. Bu endişelerin çoğu birden bire Batı Avrupa'ya çok sayıda ucuz iş gücünün istila etmesinden ve dış sınırların yeterince kontrol edilememesinden kaynaklanmaktadır.

Veto krizi ve en son çıkan olayların ardından AB Konseyi Bakanı Jose Manuel Barroso, Avrupa Birliği tarihinin en şiddetli kriziyle mücadele etmek gerektiğini ve krizin yalnızca reformların ve Avrupa ülkeleri arasındaki dayanışmanın devam etmesi ile atlatılabileceğini kaydetti.

Güvensizlik konusu aslında çok karmaşık bir meseledir ve aynı zamanda AB yetkilileri arasında doğrudan konuşulmamaktadır. Avrupa Birliğinin gerçekleşmesini arzu ettiği hedefler için yalnızca çözümler bulması üye ülkeler arasında güven sağlanacağı anlamına gelmez. Doğu ve Batı Avrupa ülkeleri arasında var olan eşitsizliklerin azaltılması da gerekmektedir. Buna ulaşmak ancak iyi düşünülmüş ve üzerinde uzlaşma sağlanmış uzun vadeli politikalarla mümkündür.