Son yıllarda kaç kez Hatay sınırına gittim, sayısını hatırlamıyorum. Sınır hattında ve ötesinde dolaşırken hissettiğim kalp acısının etkisi, İstanbul’a döndüğümde bazen haftalar, bazen aylar sürerdi. Türkiye-Suriye sınır hattı bana her seferinde Araf’taymışım gibi hissettirirdi. Bizi dünya üzerinde cehennemin yaşandığı topraklardan ayıran uzun hat… Hatay’dan ya da Kilis’ten karşıya geçtiğinizde gördükleriniz, duyduklarınız zihninizde uzun süre yer edecek, evinize döndüğünüzde içinizde bir çıban gibi sızlamayı sürdürecek acılardan ibaretti.

Rejim bombardımanlarından yalın ayak, üstünde sadece bir kat geceliğiyle kaçmış, sınırın hemen dibindeki zeytin ağaçlarının olduğu yere gelip çökmüş kadınlar, genç kızlar mı görmedim… Ömür boyu sürecek sakatlıklar olarak iç savaşın izlerini vücutlarında taşıyan uzuvlarını kaybetmiş çocuklar mı… Esad’ın zindanlarında gördüğü işkencelerde dişleri sökülmüş, tırnakları çekilmiş kadınlar adamlar mı, gördüklerinden, yaşadıklarından delirmiş yaşlılar mı… Sınır hattından uzaklaşıp derinlere ilerlemeye başladığınızda iç savaşın tehdidini an ben an üstünüzde hissetmeye başlardınız. Her an bir bomba üzerinize düşebilir, pusuya yatmış keskin nişancılar tarafından hedef alınabilir ya da teröristler tarafından kaçırılabilirdiniz.

Yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ