Oğul Bush, meşhur (veya meşum) “teröre karşı savaş” (war on terror) konuş-masında “haçlı seferi” (crusade) benzetmesini yapmasa idi, belki de bugün ne Müslümanlar ne de Hristiyanlar “evanjelizm” kavramını tartışıyor olacaklardı. Ama bu talihsiz konuşma ile hem “teröre karşı savaş” gibi tanımlanamayan, bütün tanımlama çabalarına rağmen -ya isteyerek ya da istemeden- anlamı dışında kullanılan bir kavram uluslararası tartışma diline girdi hem de evanjelizm, ABD’nin “teröre karşı savaş” sonrası geliştirdiği stratejilerin açıklamasında yerli yersiz kullanılır oldu.

Önce şu “teröre karşı savaş” teriminden işe başlayalım.

ABD Başkanı George Bush, 20 Eylül 2001 Perşembe gecesi, Temsilciler Meclisi ve Senato’nun ortak toplantısında yaptığı konuşmada bu terimi şu bağlamda kullanmıştı:

“Teröristler, fiilen İslam dinini korsanlıkla ele geçirmeye çalışan, kendi inançlarına ihanet eden kişilerdir. Amerika’nın düşmanı, birçok Müslüman dostlarımız, birçok Arap dostlarımız değildir. Bizim düşmanımız, teröristlerin radikal ağı ve onları destekleyen her hükümettir. Teröre karşı savaş, El Kaide ile başlıyor ama orada sona ermiyor. (Bu savaş) Her bir terörist grubun küresel erişimi bulunup, durdurulup ve yenilinceye kadar durmayacaktır.”

Konuşmayı kendi sesinden dinlediğinizde ve nasıl yapılacağına dair açıklamaları öğrendikçe, buradaki “teröre karşı savaş” teriminin aslında en doğru ifadesinin “te-röre karşı terör” olduğunu, ancak demokratik şekilde seçilmiş bir siyasetçinin ül-kesinin, teröre karşı da olsa, bir terör kampanyası açacağını söylemesinin gerçekten zor hatta imkânsız bulunduğu için kullanılmadığını görüyorsunuz. Nitekim teröre karşı verilen savaş, gerçekte Afganistan ve Irak halklarını ve oradan geçerek tüm Or-tadoğu halklarını terörize etti: Önce köylere, sonra kentlerin banliyölerine, sonunda kent merkezlerine “terör bombardımanı” yapıldı. Bağdat’ın, Kabil’in Pazar yerleri, camileri, El Kaide mensuplarını gizledikleri iddiasıyla medreseler, külliyeler ve hat-ta hastaneler bombalandı. Bombardımanın sonuçları, Batı gazeteleri, televizyonla-rı tarafından verilmedi; gizlendi. Gizlenemez olunca, mesela Pakistan hükümeti, El Cezire televizyonu ve ana akım medyada çalışmakla birlikte, artık bu kadar fahiş bir terörü gizlemeyi, meslek ahlakıyla bağdaştıramayan Batılı bir gazeteci yazmak zorunda kalınca, ABD başkanı veya onun Avrupa’daki suç ortağı İngiliz başbakanı adına herhangi bir bakanlığın beşinci derecede bir sözcüsü, “çok üzgünüz ama bir hata oldu galiba...” tarzı bir açıklama yaparak, konuyu geçiştirmeye çalıştı.

Bombardımandan Müjdeye

Başkan Bush, bu savaşı açarken, meşru iş yaptığını zanneden her lider gibi, Ame-rikan halkının sağlayacağı ahlaki desteğe güvendiğini söylüyordu. Kongre konuş-masında “Amerikalılar bu savaşı nasıl kazanacağımızı soruyorlar” diyen Bush, Allah’ın kendilerine yardımcı olacağını belirtiyor ve şöyle diyordu:

“Bu çatışmanın izleyeceği yol bilinmiyor; ama sonucu kesindir: Özgürlük ve korku, adalet ve zulüm her zaman savaş halinde olmuştur ve biliyoruz ki Allah bunların arasında tarafsız değildir.”

Belki bu sözler de ortaya 15 yıldır süren bir evanjelik tartışması çıkartmayabilir-di; ama George Bush ve eşi Laura Bush, ABD’nin gelmiş-geçmiş en dindar ve bunu her fırsatta dermeyan eden ilk başkanı ve First Lady’si idi. Bushlar, Beyaz Saray’a gelinceye kadar Amerikan siyasetinde bir siyasetçinin Hristiyan mezhepleri arasın-da ayrım yapan bir tarzda dinini veya mezhebini ya da gittiği kilisenin temsil ettiği Hristiyanlık akımını açıkla söylemesi yaygın bir davranış değildi.

Gandi’nin, “Dinle siyasetin bağdaşmayacağını söyleyen, her ikisini de bilmi-yor demektir.” sözüne rağmen, ABD başkanlarının dinle ilişkisi sadece göreve gel-diklerinde İncil’e el basarak yemin etmelerinden ibaret kalmıştı. Yakın tarihte, De-mokrat Başkan Jimmy Carter’ın dine inanmadığı bir dönemden sonra Hristiyanlığı yeniden benimsediği öne sürülmüş, kendisi de “re-born Christian” (Yeniden doğan bir Hristiyan) olduğunu söylemiş, Cumhuriyetçi Başkan Ronald Reagan’ın bir iki kere kilisede fotoğrafı çekilmişti. Ama o kadar. Karı-koca Bushlar ise bütün hayatlarını din üzerine kurmuşlar ve bunu da açık-seçik ifade etmekten hiç çekinmemişlerdi.

Örneğin, Bush hayatının bir döneminde alkolik olmuş ve bu yüzden evini-ailesini kaybedecek hale gelmişti. O tarihte kimsenin tanımadığı bir Metodist rahip Billy Graham, Bush ve karısını, kilisedeki odasına davet etmiş ve ona alkolizmi yenmesi için yardımcı olabileceğini söylemişti. Gerçekten de Billy Graham, Bush’tan önce o çevredeki birçok kişiye, iş adamına, yerel siyasetçiye, yardım etmişti. Bush, 1980’le-rin sonlarına doğru yer alan bu iki saatlik görüşmeden sonra içkiyi bırakmış ve kız-larını yeniden toparlamış, kendi hayatına yeniden çeki-düzen vermişti. Daha sonraki yıllar içinde arkasına milyonları takarak ABD’nin bugüne kadar en çok üyesi olan tarikatını kuracak olan Billy Graham, o tarihten sonra Bushların adeta özel papazı oldu. Graham, Bush’a yardım etti; Bush da Graham’a. Elbette ki Başkan’ın her hafta gittiği kilise, ötekilere oranla daha çok ilgi çekecekti. Bush, başkan olduktan sonra Billy Graham da adeta Beyaz Saray’ın papazı statüsüne terfi etti.

Bush’un “evanjelizm” taraftarı olarak bilinmesi sebebiyle onun Teröre Karşı Sa-vaş söylemine “iyi ile kötünün ebedi savaşı” inancını temel dayanak yapması, ABD içinde hemen hemen hiç kimsenin itirazı ile karşılaşmadı. New York’un birkaç libe-ral-laik ve Ateist aydını dışında ABD başkanının son derece seküler bir siyasal-askerî meseleyi dini temellere oturtmasına kimse ters bakmadı. Dünyada da fazla itiraz ol-madı. Birkaç Türk ve Arap aydını, konuşmadaki “haçlı seferi” (Crusade) kelimesine takıldı; ancak bir bakanlığın beşinci derece sözcüsü, “İngilizcede ‘crusade’ büyük çaba anlamına da gelir.” dedi ve onun da üstü örtüldü.

Ama bilenler, özellikle Metodist kilisesinin 20 milyon üyesi biliyordu ki Bush “Tanrının onlara yüklediği görevi” veya kısaca “iyi iş” (Good Work) yapıyordu. Bu “Tanrının müjdesini Tanrının kuzularına” ulaştırma işiydi. Bu “evanje-lizm” idi.

Tebliğcilik… Müjdecilik…

Evanjelizm, doğrudan çevirirsek, “İncilcilik” demektir. İncil kelimesi Türkçe’ye Aramice (Süryanice) “engīliyun” kelimesinden geçmiştir; onlar da bu kelimeyi Ha-beşçe yoluyla Eski Yunanca “euangēlion” (εαγγέλιον) kelimesinden almışlardır. Yu-nanca bu kelime “müjdeci” anlamına gelir. Dolayısıyla bugün, Evanjelist, “İncili yayan” demektir.

Bugün Yeni Ahit dediğimiz İncil’i oluşturan dört ayrı kitaba verilen İngilizce genel isim “gospel” kelimesi de Eski İngilizce “god spel” “Tanrı’dan gelen güzel haberler” anlamına gelir ve eski Yunanca “εύαγγέλιον” (evangelion) kelimesinin doğrudan tercümesidir.

Peki her Hristiyan İncil’i yaymaz mı? Yani Tanrı’nın bu müjdeli haberini bütün insanlara ulaştırmak, bu müjdeye iman etmiş herkesin görevi değil midir?
Bu sorunun cevabında işler biraz karışıyor.

Bir yoruma göre, dört aynı İncil’de de yer alan farklı paragraflara göre, Hazreti İsa kendisine inanan 12 havarisine de onlara söylediklerini bütün milletlere aktarma görevi vermiştir. (“Benim bütün milletlerden havarilerim olsun.”)

Amerikalı rahip, Peace Catalyst International isimli dinsel anlaşmazlıkların ve çatışmaların barışçı yollarla çözülmesi konularında hizmet ve danışmanlık veren ör-gütün üyelerinden Dr. Richard D. Love, Georgetown Üniversitesi Müslüman-Hris-tiyan Diyaloğu Forumu’nda verdiği bir bildiride “Evangelism” kavramının bugün sadece Hristiyanlığı bir misyoner olarak yaymaya çalışmak anlamına geldiğini be-lirtiyor. Zaten “misyoner” kelimesi, Hristiyanlığı yayma misyonunun kendi üzerine farz olduğuna inanan Hristiyan anlamına geliyor. Dr. Love, Hristiyan mezhep ve tarikatlarını “misyon” telakkilerine göre 7’ye ayırıyor. Bir uçta “Ben Hristiyan’ım!” demenin yeterli olduğunu söyleyenler yer alıyor; diğer uçta “Başkalarının Hristi-yan olması için onlara maddî-manevî zorlama ve yardım yoluyla teşvik etmenin mubah olduğuna inanan ‘yardım evanjelikleri’” yer alıyor. Arada dereceleri farklı başka tür evanjelikler de var.

Hristiyanlığı ilim olarak inceleyen ilahiyatçılar arasında Missiology denen di-siplinle uğraşanlar, Hz. İsa’nın vekaleti, Allah’ın insanlara verdiği görev anlamında “manda” (mandate) gibi “misyon” kavramını çok daha ince ayrıntılarına kadar ele alıyorlar ve ortaya 20’ye yakın grup çıkartıyorlar.

Burada bir parantez açalım ve İslam’ın da Allah’ın Müslümanlara verdiği başkala-rını “davet” görevi (misyonu) açısından Hristiyanlıktan daha az yoruma sahip olma-dığını belirtelim. Burada parantezi kapatalım ama ileride bu paralelliğe döneceğiz.

Bu noktada sahneye tekrar Billy Graham geliyor.

Billy Graham, misyon açısından en radikal tarikatın sahibiydi. İnanıyordu ki iyi bir Hristiyan olmak için kişinin Hz. İsa’nın kurtarıcılığına inanarak kendisini kurtarma-sı yetmez; başkalarını da kurtarması gerekir. Ona göre kişinin gerçekten kurtulması için başkalarını da kurtarması şarttı; insanın sadece inanması yetmez, çünkü herkesin Tanrı nezdindeki derecesi, kurtardığı başka kişilerin sayısı ile belirlenecekti.

Teknik ayrıntılara girmek gerekmez, ama kısaca eschatology (eskatologya) denen ilahiyat dalından da söz etmek gerekir. Her dinin bir eskatologyası vardır; bu o dinin dünyanın nasıl sona ereceğine, insanların “öbür dünyada Tanrı tarafından nasıl muamele göreceklerine” dair inançları irdeler. Din sosyolojisi ile uğraşan bilim in-sanlarına göre bizim bugün bu dünyada başkalarına verdiğimiz değer, onlara “öbür dünyada” Tanrı’nın vereceği değere ilişkin inancımızdan kaynaklanır. Örneğin, ti-pik bir Hristiyan düşünüşü şöyledir: Bir kişi eğer Hz. İsa’nın “kurtarıcı” (Mesih) olduğuna inanmaz ise onun sonu kötüdür; dolayısıyla benim gözümdeki yeri de dü-şüktür. Aynı düşünce aslında bütün dinlerin müminleri için aşağı-yukarı geçerlidir. İnsanları dinlerine göre ayrı muamelelere tabi tutarız; insanlara dinlerinden dolayı küçültücü sıfatlar takarız. Bizim bu dünyada değer vereceğimiz kişi, mutlaka öbür tarafta kurtulmuş olduğuna inandığımız bir kişi olmalıdır. Bunun da örneğin bir Hristiyan için tek yolu vardır: karşımızdaki kişinin Hz. İsa’nın hem yaratılmış hem de yaratıcı olduğuna inanmak. İnsanları buna inandırmak, Hz. İsa’nın kendisine ina-nan herkese verdiği “vekalet” yani “misyon” sayılır. Bunu sağlamak için insanları icabında zorlayarak, “Onları Hz. İsa’dan uzaklaştıran şeyleri onlardan uzaklaş-tırarak” (bu uzaklaştırma kavramına döneceğiz) kurtarmak, her Hristiyan’ın göre-vidir. Dünyadaki mevki ve imkanına göre bu görevi yerine getirmesi, Cennete gide-bilmesi için şarttır.

Hz. İsa’nın bu dünyadaki görevini tamamlayamadığı, Hristiyanlar arasında yay-gın bir inançtır. Hatta bazı İncillerdeki bazı ifadeler, onun kendisinden sonra gelecek peygambere işaret ettiği, kendisinin yarım kalan görevinin onun tarafından tamam-lanacağı şeklinde yorumlanır.

Bu noktada Hz İsa’nın görevinin nasıl ve ne zaman tamamlanacağına dair hem Hristiyan hem de Müslüman yorumcular arasındaki paralele dönelim.

Aşırı radikal Hristiyan evanjelistlere göre, Hz. İsa cismen dönerek görevini ken-disi bizzat tamamlayacaktır. Hz. İsa’nın çarmıhta öldükten sonra dirildiği inancı-na işaret eden Hristiyan ilahiyatçılar, kendisinin şu anda bu dünyada “gizlendiği” teorisini ortaya atıyorlar ve ortaya çıkması için büyük bir kaos olması gerektiğini söylüyorlar. Dünyayı o kadar karıştırmak gerekir ki sonunda (çarmıha gerildikten sonra dirildiğinde aslında insan değil üç başlı tanrının bir başı -tanrının oğlu, yani tanrı- olduğunu anlamış olan) Hz. İsa ortaya çıksın ve kıyamet kopsun, dünya bitsin, insanlar hesaba çekilsin.

Billy Graham’a göre, bu kaosu çıkartacak olan “oğul tanrı” değil “baba tanrıdır” ve Hristiyan kilisesinin görevi o tarihe kadar mümkün olduğu kadar çok insanı Hz. İsa’nın tanrı olduğuna inandırmaktır; bunu yapabilmek için fakir halklara yardım etmek; onların Hz. İsa’ya inanmasına engel olan yöneticilerden kurtulmalarını sağ-lamak gerekir. Billy Graham’dan daha aşırı evanjelistler olduğunu da belirtmemiz gerekir. Örneğin, kaosun ortaya çıkması için ABD’nin her Müslüman ülkeyi işgal etmesi gerektiğini söyleyenler bile var. İnternet, bu gibi sözde din adamlarının web siteleri ile dolu.

İşgal teorisinin altında Müslüman yöneticilerin, özellikle laik olmayan “cihatçı” veya “İslamcı” yönetimlerin, (Hatta “siyasal İslam yanlısı ılımlı Müslümanlardan olu-şan hükümetlerin dahi uzun vadede” [-bu paranteze dikkat edin çünkü bu ifade bizi Türkiye Meselesi’ne götürecek-]) ridda’yı yasaklamış olmaları inancı yatmaktadır.

Ridda (Riddah) Savaşları, ilk halife Hz. Ebubekir’in 632’den sonra birkaç yıl süren zekât ve diğer vergileri vermemek için İslam’dan döndüklerini öne süren kabilelere karşı mücadelesine verilen genel isimdir. Kur’an’da “Dinde zorlama yoktur. Gerçek şu ki doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Al-lah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Al-lah, işitendir, bilendir,” (Bakara Suresi, 256) hükmü ile Ridda Savaşları’nı irdeleyen Osmanlı ilahiyatçıları ve tarihçilerin ortak yargısı ilk halifenin, bu savaşları dinden dönme sebebiyle değil, düşman saflarına geçme sebebiyle açtığı olduğu halde radikal bazı tarikatlar (ve günümüzde ne olduğunu hala kimsenin çözümleyemediği DEAŞ isimli terör örgütü, Afganistan’da El Kaide gruplarına vücut ve teori sağlayan bazı fakihler, imamlar) İslam’ın dinden dönmeyi yasakladığı ve irtida edene ölüm cezası verdiği kanaati, evanjelistlerin, İslam’ın reforme edilmesinden tutun, Kur’an’ın ye-niden yazılmasına, “Müslümanları, Müslüman liderlerin yönetiminden kurtar-mak” için bu ülkelerde darbe yaptırmaktan savaş açmaya kadar değişen bir cetvel üzerinde değişik formüller ürettiler ve üretmeye de devam ediyorlar.

Armageddon

Bush’un Billy Graham’a, Kongre Altın Madalyası ve Başkanlık Özgürlük Madal-yası vermesi, bu sıradan güneyli Baptist vaizi, önce milyonlarca takipçisi olan te-levizyon vaizine, sonra 30 milyona yakın üyesi olan bir tarikat liderliğine (ve mil-yonlarca dolar servete) kavuşturmuş, sonra da evanjelizm teorisinin kuruculuğuna terfi ettirmiştir. Billy Graham’ın kendi kilisesinde siyah-beyaz ırk ayrımcılığına izin vermemesi, Richard Nixon başkan seçilinceye kadar Demokrat Parti’yi destekleme-si, Cumhuriyetçi Parti’yi destekleme başladıktan sonra da bu partinin içindeki “ile-rici” adaylara destek olması, Graham’ın ABD siyasal yelpazesinde Baptist papazlara takılan küçültücü sıfatlardan kurtulmasını sağladı. Bush’un siyasal karizmasının iyi-ce yıpranması, Tea Party denen aşırı radikal sağ düşüncenin muhafazakâr dünyaya egemen olmaya başlaması ve bu gelişmelerin sonunda Trump’ın siyaset sahnesinde belirmesi, ile Billy Graham, “Hz. İsa’nın da partisi yoktu!” diyerek, Cumhuriyetçi

Parti’yi terk etmesine sebep oldu. Bu “partiler-üstü” tavrı, sadece Billy Graham’ın takipçilerinin artmasına yol açmadı; aynı zamanda savunduğu evanjelizm türünün adeta bütün ABD Protestanları arasında ana akım haline gelmesini sağladı.

Billy Graham Evangelistic Association adlı dernek, bugün sadece Graham’ın Southern Baptist Convention adlı 1939’da kurduğu kilisenin değil, fakat çok sayıda başka kiliselerin de cemaatlerini bünyesine çekiyor.

Kâğıt üzerinde bu dernek, Tanrı’nın insanlara sevgisini yaymak, insanlara Hz. İsa’yı sevdirmek için faaliyet gösteriyor. Fakat bilinen o ki derneğin faaliyetleri ABD içinde ve dışındaki askerî üslerde er ve subaylara din hizmeti (pazar ayinleri) sun-maktan tüm dünyada Hristiyanlara eğitim malzemesi sağlamaya kadar her alana ya-yılmış bulunuyor. Ne Evangelistic Association adlı dernek ne de Southern Baptist Convention kilisesi, diğer evanjelistlerin siyasal amaçlı konferanslarına katılıyorlar. Bu kurumların yayınlarında ve vaazlarında hiç kimse, kaos teorisinden, Hz. İsa’yı bir an önce geri getirterek, kıyametin kopmasını sağlamaktan söz etmiyor. Ancak Graham gibi, dernek ve kilisesinin yayınlarında ve televizyon vaazlarında da sık sık “Armageddon” kelimesi geçiyor.

Bu, günümüzde radikal evanjelizmin anahtar kavramıdır. Nerede bu kelimeyi görürsek, arkasında kolayca kaos teorisini bulabiliriz. Evanjelistler, Eski ve Yeni Ahit’e tümüyle inanırlar. Evangelistic Association adlı derneğin ve Southern Baptist Con-vention’ın yayınladığı “Kutsal Kitap” iki bölümdür; birinci bölümde Tevrat (Eski Ahit), ikinci bölümde ise dört kitaptan oluşan Yeni Ahit (İncil) yer alır. Tevrat’ta, Allah’ın dünyayı Hz. İbrahim peygamberin oğullarına vaat ettiği yazılıdır. Bu vaat, Hz. İbrahim’e (Yaratılış 15-18 ve 26) ve torunu Hz. Yakub’a (Yaratılış, 26) yapılmış ve sınırları Mısır Nehri ile Nil) Fırat’ın arasındaki alan olarak (Çıkış, 23-31) tayin edil-miştir. Evanjelistlere göre sadece Yeni Ahit’e inanmak yetmez, Eski Ahit’e dolayısıyla da Musevilerin seçilmiş kavim olduğuna inanmak ve Nil-Fırat arasının onlara ait olabilmesi için çaba göstermek gerekir. Ancak bu yapılırsa, Hz. İsa tekrar yeryüzüne çıkacak, krallığını kuracak ve inananlarla inanmayanlar arasındaki büyük savaş (Ar-mageddon) başlayabilecektir.

Nasıl İslam fıkhında “Cihat”, İslam devletlerinin ortaya çıkması (ve savaş kav-ramının dinsel değil siyasal bir nitelik kazanması) ile kılıçla yapılan savaş anlamını yitirip insanın nefsinde iyi ile kötünün mücadelesi olarak değerlendirdi ise Katolik ve Ortodokslar da “Hz. İsa’nın krallığı” kavramının insanın Allah’a inanması ve “Ar-mageddon” kavramının da Hz. İsa’nın yöneteceği fiziksel bir savaş değil, insanın dai-ma iyinin yanında yer alması ve kötülükle mücadelesi olduğu yorumunu yapmışlardır.

Ne var ki Başkan Bush’un terörle mücadelenin savaş şeklinde yapılacağı ve bu savaşın Haçlı Seferi sayılacağı sözlerinden bu yana, gizli-açık evanjelistler, değişik derecelerde Haçlı Seferleri’nin getirmek üzere yapıldığı Hz. İsa’nın Krallığı ve onun devamı olan Büyük Savaş’ın (Armageddon) geleceği, Hristiyanların Cennete gitmek istiyorlarsa bu savaşı çabuklaştırmaya çalışmaları gerektiği mesajını yayıyorlar. Bir siyasal programa çevrilmesi gerekirse, bu önce Büyük İsrail’in kurulmasını öngörü-yor. Bunun ilk adımı ise Allah’ın Musevilere vaat ettiği Kudüs’ün Musevilere veril-mesini sağlamaktır. Bu, Büyük İsrail yolunda ilk adım olacaktır.

Bu, bir siyasal program olarak ne kadar afakî görülürse görülsün, Evanjelik Pro-testanlar, kendi inandıkları türden bir Hristiyanlığın yayılması için hem misyonerlik çabalarına hız verdiler hem de Tevrat’ı da içeren İncil yayımını arttırdılar. ABD’de Katolik ve Ortodoksların oranı hızla azalıyor. Ortadoğu’da özellikle Afganistan ve Irak’ta misyonerlik çabaları hız kazanmış bulunuyor. Ne kadar siyasal endişelerle yapılmış olursa olsun, ne kadar kendisini görevden azil davasından korumak için Yahudi Lobisi’nin desteğini kazanmak gibi çıkarcı amaçlar taşırsa taşısın, Başkan Donald Trump’ın İsrail’in başkenti olarak İsrail işgali altındaki Arap toprağı olan Kudüs’ü tanıma ve ABD büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma kararı, evan-jelistlerin tam desteğine bu sebeple sahip. Bu kararı bütün Protestan kiliselerinin desteklemiş olması da ayrıca dikkat çekicidir.

Allah’ın Yardımcıları

Dünyanın bir an önce sona ermesini isteyenler sadece radikal evanjelistler değil. Hemen hemen aynı çizgide bir inanış da İran’da var. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejat, 26 Eylül 2012’de Birleşmiş Milletler genel kurulundaki konuşmasında bu inancın temel taşlarını şöyle açıklamıştı:

“Allah Teâlâ, bize şefkatli, insanları seven, mutlak adalete aşık, insanların en mükemmeli olan bir kişi vaat etti: Onun adı İmam Mehdî’dir. O, adil ve hak-tanır İsa Mesih’in -Allah’ın selamı üzerine olsun- refakatinde dünyaya gelecek-tir. Nihai kurtarıcı İmam Mehdî’nin dünya üzerinde yeniden belirmesi, yeni bir başlangıç ve yeniden dirilişi simgeleyecek, böylece ebediyen kalıcı barış kuru-lacak, güvenlik sağlanacak ve gerçek hayat başlayacaktır.”

İran Cumhurbaşkanı, bu konuşmasıyla dünya milletlerini çok şaşırttı ama Şia’nın eschatology (eskatologya) kuramını bilenler, Ahmedinejat’ın Kayıp 12. İmam (Meh-dî-i Muntazar - Beklenen Mehdî) inanışını dile getirdiğini anlamışlardı. Bütün Şiilere mal edilemeyecek olan bu inanca göre, Hz. Ali’nin başlattığı “İslam imamlığı” geleneğinin son temsilcisi Hz. Mehdî isimli imam, dünyadaki gidişatın kötülüğünü görerek, “dünyadan çekilmiştir.” Bu imam, kıyamet yakınlaşınca yanında Hz. İsa olduğu halde gizlendiği yerden çıkacak ve dünyada Cenneti kuracaktır.

Buna çok yakın ve İslam aleminin geri kalan bölümünde inanılan eskatologya-da da bir Mehdî ortaya çıkmaktadır. Ancak burada “mehdî” kelimesi Şia’da olduğu gibi “kayıp imamın ismi” değil, zuhur edecek şahsın sıfatıdır. Buna ilişkin hadisi, Ebu Davud, Tirmizî, İbn Mace, vd., rivayet etmişler, “zayıf” olduğuna ilişkin ifa-deler olmuş, ancak “uyduruk” olduğuna dair kayıt bulunmamıştır. Burada mehdî, Hz. Peygamber’in kıyamete yakın bir zamanda geleceğin haber verdiği sâlih kuldur:

“Mehdînin çıkması kıyametin alâmetlerindendir. O, dini kuvvetlendirecek, yeryüzünde adaleti yayacak ve tüm Müslümanlar kendisine uyacaklardır. Mehdî-den sonra Hz. İsa inecek ve Deccalı öldürecektir.” (Bir diğer versiyonda mehdî ile Hz. İsa birlikte inecekler ve Deccalı birlikte öldüreceklerdir.)

Bu bir kıyamet inancı olmakla birlikte, Ahmedinejat’ın bu konuşmasına kadar hiçbir Müslüman siyasetçi, böyle bir konuşmayı ne ulusal ne de uluslararası kür-süde yapmıştı. Ahmedinejat sadece bu konuşmayı yapmakla kalmadı, Evanjelist ve Siyonist ateşine benzin dökmekle aynı sonucu veren başka sözler de söyledi. Örneğin, İsrail devletini haritadan sileceklerini öne sürdü. Bunun için “atom bombası” yapmakta olduklarını ifade etti. Bu, İsrail’e ait olduğu öne sürülen “bazı” uçakların İran’a ait nükleer enerji tesislerini bombalamasına, ülkede bitmek bilmeyen bilgisa-yar virüsleri yayılmasına ve ülke ekonomisinin ardı arkası gelmeyen ambargolara, yaptırımlara uğramasına sebep oldu.

O günden sonra evanjelistlerin Kudüs planı hız kazandı, Müslüman ülkelerini hedef alan Arap Baharı ateşi, bütün Ortadoğu’yu sardı. Bu konuşma ile ne kadar ilgisi vardır, bilinemez; ama 9 ay sonra Türkiye’yi sarsan olaylar zinciri başladı. 28 Mayıs 2013’de Gezi Olayları başladı; 17 ve 25 Aralık 2013’te emniyet örgütü adeta tümüyle yürütme organına başkaldırdı. Ve bu süreç sonunda 15 Temmuz 2016 darbe girişimine müncer oldu.

Sadece Türkiye’de değil, Saddam-sonrası dönemde nispeten istikrar kazanmış olan ve kendisini Baas’sız bir rejime hazırlamakta olan Irak’ta Sünni ve Şii Arap-lar arasında Araplarla Kürtler arasında ve belki de daha önemlisi Kürtler arasında yeniden iç mücadeleler hız kazandı. Suriye’de hükümetle muhalefet arasındaki çe-kişmeler, silahlı çatışmaya döndü ve bu vakte kadar, mesela sıradan bir Avrupalının varlığını bile bilmediği Kürtlerin 10 yıl önce bir parti kurmuş oldukları, kendi silahlı güçlerini oluşturdukları (YPG) ve ülkenin Türkiye sınırının beşte ikisine denk gelen kısmını işgal etmekte oldukları anlaşıldı. Türkiye, bu örgütün ne oldğunu daha ilk açıklamasında anlamış, bunun 40 yıldır faaliyet gösteren kanlı terör örgütü PKK’nın Suriye şubesi olduğunu dünyaya ilan etmişti.

Bu kadarla da değil: Ortaya DEAŞ diye bir sözüm-ona Şeriatçı İslam Devleti kur-ma amacında bir örgüt çıktı; bu örgüt adeta tek kurşun atmadan Irak’ın ve Suriye’nin bütün petrol alanlarını ele geçirdi. DEAŞ’in dünyanın bütün evlerinde bilinen bir isim olmasını sağlayan eylemler art arda gelmeye başladı. DEAŞ kurbanlarını sıraya diziyor ve büyük bir tören ciddiyeti içinde kafalarını keserek bunu YouTube’de yayınlıyordu! Gerçi YouTube bir süre sonra şiddet içerdiği gerekçesi ile videoyu siliyordu ama olan oluyor, herkes bu vahşeti, bayrağı Hz. Peygamber’in mühründen alınmış bu “İslam Devleti” isimli terör örgütünün nelere kadir olduğunu görerek titriyordu. ABD ve İngiltere’nin girişimi ile Birleşmiş Milletler’de DEAŞ’i yenmek üzere bir koalisyon oluşturuldu; 72 ülke bu koalisyona katıldı.

Daha da anlaşılmaz olanı, bu koalisyon açık ve seçik bir tarzda PYD-YPG’yi DEAŞ ile mücadelede ortağı ilan ediyor, Türkiye’nin “bir terörist örgütü bir diğer terörist örgütle bastıramazsınız” şeklindeki itirazlarına rağmen, ABD, PKK’lı teröristler-den ibaret PYD-YPG’yi eğitmeye ve donatmaya hızla devam ediyordu.

Irak’ta, İran’da Türkiye’de ve Suriye’de olup bitenleri sadece İran eski Cumhur-başkanı Mahmud Ahmedinejat’ın İsrail tehdidine veya Amerika’da yükselen evanje-list komplolara bağlayamayız. Ortada evanjelizm kadar ve hatta ondan daha örgüt-lü bir Neo Conservative (Yeni Muhafazakârlık) akımı var. ABD’de Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde Ortadoğu’da 7 devletin içinden 12 yeni devlet çıkartmayı öngören harita da 2006 yılında yayınlanmıştı. Bu haritanın arkasında evanjeliklerin adını bile bil-meyen 1916’da İngiltere ile Fransa arasında yapılmış olan Sykes-Picot anlaşmasının artık ömrünü doldurduğunu düşünen nice laik Avrupalı aydının fikirleri, görüşleri ve sağladıkları sözüm-ona veriler vardı.

Romancı Joel Rosenberg’nin “Tahran Girişimi” isimli romanında 12. İmam dün-yaya döner ve dünyayı İran’dan yönetmeye başlar! İsrail, İran’ın her an atom bombası atacağını düşünerek, kendi nükleer saldırısını başlatır. Bunun ABD’ye bölgede sınırsız at oynatma imkânı kazandıracağından korkan Rusya, Amerika’ya nükleer saldırı başlatır. Doğalgaz akımı kesilir, petrol fiyatları fırlar ve dünyanın birçok ülkesi yakıt-sız kalır. Nükleer Kış başlamıştır.

“Da’wa”cılar (İslam’da başkalarını dine davet etmenin iman esaslarından oldu-ğuna inananlar), 12. İmamcılar, Büyük İsrailciler, Ralph Petercı harita mühendisleri! Ortadoğu’da yeni petrol hatları kurulması gerektiğine inananlar...

Kim sebep? Kim sonuç? Hangisi neyin önceliği?

Şu bir gerçek ki hepsinin temelinde Evanjelizm yatıyor.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi (Nisan-Mayıs-Haziran 2018 4.Sayısı)