Suriye Başbakan’ı Beşar Esad, kişisel emniyetine yönelik tehditleri göz önüne alarak, 2011’de başlayan savaş boyunca halkın önüne olabildiğince az çıktı. Fakat tabii ki, Şam cephe hattına baskın yapmak ya da hayatını kaybetmiş askerlerin çocuklarını ziyaret etmek gibi nadiren gerçekleşen propaganda etkinliklerine katılıyordu. Medya röportajları ancak çok uzun sessizliklerin ardından yayımlanıyordu. Bir de önemli tarihlerde ve resmi vesilelerle yapılan, halka yönelik konuşmalar vardı.
Fakat bu sefer, Başbakan eskisinden daha farklı bir şekilde göründü. 26 Temmuz’da, Suriye devlet televizyonu normal yayınını keserek, Başbakan’ın konuşmasını yayımlamaya başladı. Belediye Sarayı’nda Baas yandaşlarından oluşan bir izleyici karşısında gerçekleşen konuşma bir saatten fazla sürdü ve 2011’de krizin başlamasından beri Esad’ın yaptığı en alenen siyasi ve tartışmaya açık konuşmasıydı.
Konuşmada Başbakan Suriye’deki çatışmayı, halk ve ordu (ikisi de kendisi tarafından yönetiliyor) arasında yaşanan, yabancı kaynaklı terör tehdidine karşı gerçekleşen bir çatışma olarak tanımladı. Muhalifleri bu açıklamayı tamamen bir yalan olarak görecek ve destekçileri bile bir basitleştirme yaptığını düşünecek. Ama önemli değil. Baasçı retorik her zaman kendine has bir otoriter rejim içinden bakıyor. Büyük olasılıkla bu durum aynı zamanda mevcut sorunun da kaynağı. Her halükarda bu, Suriyeli muhalefetin her zaman yaptığı kendi kendini kandırma şekillerinden farklı değil.
İç açıcı olmayan bir durum
Konuşmadaki asıl mesele, ne Batı’nın kullandığı “anti-terörist” söylemi ne de milliyetçi coşkuydu. Asıl ilginç olan şey, Esad’ın ordusunun yaşadığı son yenilgileri fazlasıyla uzun şekilde tartışmasıydı.
Mart ayında Esad birlikleri İdlip eyalet başkenti ve Busra’yı İslamcı isyancılara teslim etmek zorunda kaldılar. Nisan ayında, ordunun İdlip’te ayak basabileceği son yer, Ariha ve Cisr eş Şuur ile birlikte kaybedildi. Ürdün’den geçen geriye son kalan sınır de aynı şekilde giderek, kara ticaretini zarara uğrattı. Mayıs ayında İslam Devleti olarak bilinen aşırı grup Sukna’yı ve Deyrizor’u izole eden stratejik şehir Palmira’yı ele geçirdi. Daha sonra ise, Suriye’nin enerji altyapısına zarar vermeye başladı. Haziran ayında, sonradan yaptıkları saldırıyla Sera’yı ele geçirmiş olsa bile, daha ılımlı isyancılar Güney Dera’da önemli bir ordu üssünü aldılar. Kürtlerle kurdukları çıkar ittifakı sayesinde daha sonrasında direnebilmiş bile olsalar, İslam Devleti cihatçıları Esad güçlerini Haseke’de de bozguna uğrattılar.
Hükümet, Lübnan Şii milis kuvveti Hizbullah tarafından desteklendiği bölge olan Suriye Lübnan sınırındaki Zabadani bölgesinde ilerleyebilmişti. Ama şu anda durum Esad için biraz ümitsiz görünüyor. Suriye Arap ordusu yetkililerinin çoğu milisler tarafından tamamlandı veya değiştirildi. Ama o zaman bile Esad yanlısı güçler karada tehlikeli bir şekilde yayıldılar. Nükleer anlaşmasından sonra kendinden son derece emin olan İran, geçtiğimiz günlerde Suriye ekonomisine yardım etmek için 1 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladı. Fakat görünen o ki, Esad savunabileceği en çok mitkarda toprağı elinde tutmaya çalışıyor.
Artık dur deme zamanı
Bu yıl Mart ayında İdlip’in düşmesinden sonra Esad üzerindeki iç ve İran’dan gelen artık durmasına ve cepheyi küçültmesine, mevcut Suriye topraklarının yeterliğini kabul etmesine yönelik baskılar arttı. Hangi kelimelerle anlatılırsa anlatılsın, asıl mesele toprakları kaybetmekle ilgili. Bu topraklar herhangi bir bölge olabilir. Bazıları rejimin kuzeyin büyük ödülü Halep’ten geri çekilmeyi bile düşündüğünü söyledi.
Bu konular hakkında konuşurken Esad panik yaymak ve yerel halkı yabancılaştırmak için düşünerek hareket etmek zorundaydı. Konuşmasında, Esad şöyle diyordu: “Suriye’nin her parçası çok kıymetli ve paha biçilemez ve her nokta demografik ve coğrafi olarak diğer her noktayla aynı derecede önemli.” Sonra biraz geriye yürüdü ve ekledi: “Yine de, savaşın kendi koşulları, stratejileri ve öncelikleri vardır.”
Suriye lideri ordunun öncelik sırasına koymak zorunda olduğunu açıklamaya devam etti; “kaybetmekte olduğumuz bölgeleri koruyabilmek için hayati olan alanları elimizde tutmalıyız.” Bu cümleleriyle Esad, bunun askeri olarak stratejik öneme sahip olan alanları, siyasi olarak sembolik şehirleri ve temel hizmetleri sunan kurumların ve altyapıların bulunduğu bölgeleri içerdiğinin ipucunu veriyordu.
Suriye hükümeti içindeki yüksek seviyeli bağlantılarla elde edilen kaynaklara göre, 26 Temmuz’daki konuşma uzun zamandır planlanıyormuş. Bu konuşma yeni gerçekliklerin görünmesinden sonra tüm Suriye’yi savunmaya yönelik eski retoriği değiştirmeye yönelik bir çabayı temsil ediyordu. “İdlip’ten sonra iki kamp vardı,” diye açıklıyor kaynak. “Bunların sadece biri tekrar ele geçirilmek isteniyordu. Tam bu sırada büyük bir darbe ile Cisr eş Şuğur kaybedildi. Tam Cisr eş Şuğur’u geri almak için saldıracaklarken, Palmira düştü.”
Topkeyün savaşa karşı seferberlik
Çatışmaları sırasındaki önceki konuşmaların aksine, Esad fikirlerini bildirmekten ve muhalefeti suçlamaktan memnun değildi. Dikkatli bir şekilde argümanlarını sunarak bir gerekçe açıklamaya çalışıyor ve buna destekçilerini inandırmaya uğraşıyor gibi görünüyordu. Ana fikri toprakları kaybetmeye devam edecekleri, askeri liderliğin zor kararlar almak zorunda olduğu ve şu anda vatandaşların orduya destek olmaları gerektiğiydi.
Bunun muhalefet tarafından abartıldığını söylese de (ki bu kesinlikle doğru), Esad ilk defa ordusunun insan yapımı bir sorunla karşı karşıya olduğunu kamusal bir ortamda kabul etti. Vatandaşları parmaklıklardan kurtulmaya ve savaşa katılmaya ikna etmeye çalıştı, çünkü “ordunun enerjisi insan gücünden geliyor, ve eğer ordunun en iyisini yapmasını istiyorsak, biz de elimizden gelen en iyisini yapmalıyız.”
Bu yılın başlarında, Esad’ın genel seferberlik ilan edeceğine, yedek ordu mensuplarını aktifleştireceğine ve daha çok sivili savaşa sokacağına yönelik söylentiler dönüyordu. O dönemlerde söylentiler inkâr edildi, aynı daha önce yapıldığı gibi. Ama Esad şimdi açık bir şekilde, daha önce 2011 yılının başlarında söz konusu olan ve seferberlik yasalarını düzenleyen qanoun al-taabia (seferberlik yasası)’na referans veriyordu. “Savaşın tüm ülkede ve tüm toplum üzerinde başlaması nedeniyle” “arabalar ve makineler” gibi “sivil kaynaklara” ihtiyacı olduğunu açıkladı.
Bir Varoluş savaşı
2011’deki genel seferberlik emri Esad’a, toplumu topyekun savaşa sokmak için gerekli yasal araçlı veriyor ama hükümet daha şimdiden tökezlemiş durumda. Rejimin, bir baskı uygulamaksızın, gerçekten önemli miktarda ilave askeri silâhaltına alıp alamayacağı şüpheli.
Ama Esad’ın savaşma konusundaki kararlılığı konusunda şüphe yok. Konuşmasında muhaliflere karşı nihai zafer fikrine zar zor değinebildi. Fakat Arapça bir kelime olan ve tahammül anlamına gelen sumoud kelimesini bolca kullandı. Bu, vatandaşlarının ümit edebileceği tek şeydi. Suriyeli yandaşlar için zafer, muhaliflere engel olmak olarak yeniden tanımlandı ve dolayısıyla Esad, kendilerini ve milletini canlı tutacağını ileri sürdü. “Bunun bedeli ağır çünkü manzara çok korkutucu. Bu savaş bir varoluş savaşıdır; olmak ya da olmamak,” dedi.
Esad taktiksel olarak, eninde sonunda Suriye’nin bazı bölümlerinden feragat etmek zorunda olduğunu kabul edebilir ama hiçbir zaman teslim olamayacaktır.
Dünya Bülteni için tercüme eden: Cansu Gürkan