Çin 2011'den beri Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde Rusya Federasyonuyla hareket edip Suriye hakkındaki önergeleri veto etmesi sert eleştirilere yol açıyor. Yine böyle bir vetodan hemen sonra dönemin ABD BM büyükelçisi Susan Rice "Birleşik Devletler olarak bu Konsey'deki birkaç üye ülkenin buradaki yegane amacımızı yerine getirmemizi engellemesinden sıkıldık." Bu ağır eleştiriye karşılık Çin'in BM geçici temsilcisi Li Baodong veto kararını "BM Tüzüğü'nün uluslararası ilişkileri, egemenlik hakkını, bağımsızlığı, bölgedeki ülkelerin birliğini ve toprak bütünlüğünü esas alan prensip ve normlarına ciddi biçimde sahip çıkmalıyız." şeklinde savundu.
Çin son 30 yıldır uluslararası ilişkilerinde ülkelerin egemenlik hakkına riayet eden pozisyonuna sadık kaldı. Yani Çin'in Suriye'de takındığı tavır yeni değil. Hakeza öne sürdükleri gerekçeler de... The Diplomat Dergisi'ndeki makalesinde yazan Adrien Morin "Çin, prensipleri ve gelenekleri ile uyumlu olarak Suriye krizinde tutarlı bir dış politika izledi. Bunlar "Bir Arada Yaşamanın Beş Prensibi" (the Five Principles of Peaceful Coexistence) adı verilen antlaşmada açıkça belirtiliyor.
Ancak bu nokta yanlış anlaşılmaya müsait. Her ne kadar Çin hala müdahale etmeme ilkesine bağlı kalsa da, daha önce görülmemiş derecede gösterdiği atılganlık ve "Ortadoğu ülkeleriyle dostane ve işbirliğine dönük ilişkiler gütme" duruşundan taviz vermesi bu krizde kendini çoktan belli etti. Muhammed Olimat'a göre "Çin Arap Dünyası'nda bir Batı müdahalesine hep karşı oldu ama bu, son bir yılda olduğu kadar şiddetli bir karşıtlık da değildi."
Çin 4 Şubat 2012 tarihinde Fas tarafından masaya getirilen S/2012/77 sayılı BMGK önergesini Rusya ile hareket edip veto etti. Önerge Konsey'den geçseydi, Suriye'de kötüleşen durumla ilgili endişeleri bildirecek, ülkedeki insan hakları ihlallerini ve her nereden gelirse gelsin şiddeti kınayıp Suriye hükümetinden Arap Ligi ülkelerinin önerdiği planı gecikmeden hayata geçirmesini talep edecekti. Sadece 24 saat sonra, Demokratik Değişim için Ulusal Koordinasyon Komitesi'nden bir heyet Çin Dışişleri Bakanlığı'nın daveti üzerine Afrika ve Batı Asya'dan sorumlu bakan yardımcısı Zhai Jun ile görüşmek için Pekin'i ziyaret etti. Çin bundan kısa bir süre sonra da Suriye, Mısır, Suudi Arabistan, Katar, İran, Ürdün, İsrail ve Filistin'e askeri operasyona alternatif seçenekler hakkında fikir alışverişinde bulunmak üzere üst düzey heyetler gönderdi. Bu diplomatik çabalara ilaveten Çin savaş gemilerini Akdeniz'e gönderip Suriye'deki Rus donanmasıyla beraber boy gösterme konusunda da kararlı gözüktü. Bu adımlarla Çin geleneksel duruşuyla bağlarını koparıyor ki bu yeni duruş bölgedeki ülkelerin içişlerine bulaşmaktan kaçınan bir niteliğe sahip olduğu şeklinde de tanımlanıyor.
Öyleyse bu değişimi nasıl kafamızda nasıl canlandırabiliriz ? Degang Sun ve Yahia Zoubir gibi akademisyenler "adem-i müdahaleden yapıcı müdahaleye doğru" bir değişiklik şeklinde tanımlıyorlar. Wudan Üniversitesi'nden Chengqiu Wu değişikliği "koruma sorumluluğu" normunun tatbik edilmesine yönünde bir aşama olarak yorumluyor. Diğerleri, mesela Michael Swaine ise bu değişime "kendinden emin, yeni bir Çin"in doğuşuna ait bir unsur şeklinde yaklaşıyor.
Diğer taraftan, eğer Çin son yıllarda tutumunu gerçekten de temelden değiştirdiyse ve böylece "kendinden emin yeni bir Çin" olduysa, 2003 Irak Savaşı gibi hadiselerde takındığı düşük profilli rolü ne açıklıyor ? Yine ek olarak, müdahalesizlik düsturunu kararlı biçimde bertaraf etme politikasını ne açıklıyor ? Ve Çin hakikaten uluslararası bir düstur olarak "koruma sorumluluğu"nu aşama aşama gündemine aldıysa, öyleyse neden masum Suriyeli sivilleri korunması için güç kullanımı yetkisi veren tasarıyı veto etti ?
Bu değişimi ve Çin'in adem-i müdahale prensibiyle olan ilişkisini anlayabilmek için Çin'in son on yıl sırasında ve öncesinde dahil olduğu bölgesel krizleri mukayese etmeye değer. Son yıllarda Çin Ortadoğu'da başlıca üç krizle karşı karşıya kaldı: 2003 Irak Savaşı, 2011 Libya Krizi ve 2012 Suriye İç Savaşı. On yıl önce Çin'in Ortadoğu'ya olan ve petrolün şekillendirdiği yaklaşımı taoguang yanghui yani hiçbir şey yapmamak olarak niteleniyordu. Son on yıldır ise Çin'in "dinyaya daha çok katkıda bulunmak" hedefiyle yönlendirilen yeni diplomatik stratejisi tedricen biçimlendi. Fakat bu tutum da çok tutarlı değil.
Kasım 2002'den Kasım 2003'e kadar Irak Savaşı boyunca Güvenlik Konseyi'nden yedi önerge geçti. Bunların özellikle ikisi (S/2002/1441 and S/2003/1511) müdahalesizlik prensibiyle alakalıydı. Çin tüm önergelere lehte oy verirken Çin temsilcileri toplantılar boyunca S/2003/1511 sayılı teklifin güç kullanımını öngören kısmını tam olarak desteklemediğini belirtti. Çin'in o dönemki geçici BM temsilcisi Wang Guangya'nın bu hususu konuşmasında "bu önergelerin lehine oy vermemiz içerikleriyle tamamen mutabık olduğumuz anlamına gelmiyor." şeklinde vurgulamıştı. Ve Çin çatışmaya müdahil olmakta isteksiz olduğu için pasif kaldı. Çinli yetkililer defalarca politik bir çözümün ve barışçıl bir uzlaşmanın yürürlüğe girmesi çağrısında bulundu ama hiçbir zaman ABD öncülüğündeki askeri işgale ciddi olarak karşı gelmediler. Yitzhak Schichor'un söylediği gibi:
Çin bir taraftan olarak anlaşmazlıkların barışçıl şekilde çözümüne dair sözde destek verirken, barışçıl bir uzlaşma için parmağını pek oynatmadı ve ABD liderliğindeki koalisyonun işgaline BM çerçevesinde kalarak veya kalmaksızın rıza gösterdi.
Suriye örneğinde ise durum farklıydı. Krizle ilgili Kasım 2011'den Eylül 2013'e kadar yedi BMGK önergesi masaya getirildi. Çin bunların üçü aleyhinde rey verdi. Lehte oy verdikleri 2042, 2043, 2059 ve 2118 sayılı kararlar oldu. 2042 ve 2043 sayılı olanlar dönemin BM Özel Elçisi Kofi Annan'ın Altı Maddelik Barış Planı'nın uygulanması ve ateşkesi denetleyecek gözlemcilerin görevlendirilmesiyle alakalıydı. Bu iki kararla ilgili dikkat edilmesi gereken, ne güç kullanımı yetkisine veya tehdidine dair bir dile yer verilmesi ne de yaptırımların uygulanması. Annan'ın planı daha ziyade "Suriyelilerin öncülüğünde kurulacak kucaklayıcı, politik bir dönemin" başlamasının gerekliliğini vurguluyordu. Bu spesifik farklılık Çin'in müdahalesizlik ilkesine dair pozisyonunu yansıtıyordu.
Pekin penceresinden ise müdahalesizlik ilkesine bağlılık hareketsiz kalmakla aynı anlama gelmiyor. Birleşmiş Milletler'in karar almasına engel olmak demek de değil. BM Tüzüğü'nün 2.7. maddesinde tanımladığı üzere, müdahalesizlik prensibi 7. Bölümde tanımlanmış olan yaptırım tedbirlerinin tatbikine zarar vermeyecek ve Güvenlik Konseyi'ne "barışa yönelik tehdidi, barışın ihlali veya saldırı fiilini" tespit etme ile uluslararası barışın ve güvenliğin korunması veya tamir edilmesi için hangi tedbirlerin alınacağına karar verme yetkisini verecek. Irak ve Suriye meselelerindeki dahlinden de çıkarılabileceği gibi Çin müdahilliği meşru kaldığı ve ilgili BM maddelerinde şartlarla uyuştuğu sürece sorumluluk üstlenmeye istekli. Dolayısıyla Çin'in Irak'ta güç kullanımıyla ilgili teklife lehte oy vermesi müdahalesizlik prensibinden bir sapma teşkil etmedi. Suriye örneğinde, yaptırımların uygulanmasını öngören üç tasarıyı veto etmiş olarak Çin yine de krizin çözümü için sorumluluk alma hususunda çok aktif ve istekli oldu.
1990'larla kıyaslandığında Çin Ortadoğu'da daha faal bir rol oynamaya başladı. Lakin manzara tartışmasız da değil. Irak ve Suriye örneklerini karşılaştırarak bu daha aktif Çin modelinde de farklılıklar olduğunu görebiliyoruz. Bu farklılıklar yüzünden Çin'in müdahalesizlik prensibini terk ettiğini ve "koruma sorumluluğu" düsturunu benimsediği sonucuna da varamıyoruz. Fakat Çin'in "norm belirleme projesi" (norm-building project) ve müdahalesizlik prensibine dair konumunun kademe kademe değişiyor.
Ortadoğu'nun Çin için stratejik ve ekonomik etkisinin arttığını göz ardı etmek ve Çin'in diplomasi modelinin ideal politik olduğunu öne sürmek gittikçe zorlaşıyor. Çin'in kendi tarzını oluşturduğunu, koruma sorumluluğu anlayışını ve bölgedeki somut çıkarlarını dengelediğini söylemek daha makul olacaktır. Açık olarak bu adaptasyon Çin'in Ortadoğu'ya yönelik tavrında olumlu değişikliklere yol açtı. Mesela son krizlerdeki girişkenliği, 2002'de daimi bir Ortadoğu temsilcisini tayin etmesi ve 2003'te Çin- Körfez Arap Ülkeleri İş Birliği Konseyi Forumu ile 2004'te Çin-Arap Forumu'nun teşekkülü gibi. Bu adaptasyon modeline bakıp yakın gelecekte Çin'in kendi etkisini planlama peşine düşeceği ve Ortadoğu ile daha meşgul olabileceği söylenebilir. Ancak Ortadoğu'nun Çin için arz ettiği ekonomik ve stratejik önem ortadayken Pekin'in Ortadoğu politikasında veya BM üzerinden bölgesel krizlere yaklaşımında esaslı bir değişiklik beklemek gerçekçi değil. Bunun yerine öngörülebilir gelecekte Çin'in ulusal çıkarlarını ve norm faktörlerini dengelemeye devam edeceği beklentisinde olabiliriz.
Kaynak: Middle East Institute
Dünya Bülteni için çeviren: Mustafa Doğan