Dünya Bülteni/ Haber Merkezi
Balkanlar’da 1850`lerden itibaren sarsılmaya başlayan Osmanlı Devleti`nin bölgeden çekilmeye mecbur kalmasıyla Balkanlar’da büyük bir yönetim boşluğu doğmuştu. Özellikle, Müslüman ahali için ortaya çıkan `sahipsizlik` hali birbiri ardına gelen felaketlerin de yolunu açacaktı. Yerli halkların milliyetçilik akımları etkisiyle artık kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmeyi istemeleri ve bu taleplerin hızla yayılması, dağılma ve kargaşa sürecini hızlandırmıştı.
Toplumun hafızasında 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ile 1912 Balkan Savaşı sonrasında, artık Osmanlı Devleti`nin Balkanlardaki siyasi ve askeri gücü sona ermiş, fakat iş bununla da kalmamış, onun bölgedeki temsilcileri olarak görülen Türk, Arnavut, Boşnak, Pomak, Torbes nüfus için zorlu günler başlamıştı.
Bu çetin dönemin ardından kitleler halinde Anadolu topraklarına başlayan göçler, 1980`lerde Bulgaristan Türklerine uygulanan baskılar ve nihayet 1992-95 Bosna Savaşı ile zorluk ve acı ve sıkıntı hep devam etti.
Buna karşılık Kafkasya`dan, Pamir`e, Balkanlardan Suriye`ye kadar kapılarını her asırda mazlumlara açan Anadolu, her defasında kocaman bir yürekle tekrar tekrar yeni muhacir kafilelerine kucak açmıştı. Fakat bu sahiplenme, problemlerin çözümüne yönelik olmayıp maruz kalınan sıkıntıyı azaltacak paliyatif bir çareydi. Bu sebeple de geride kalanların eski güçlerine dönmelerine veya bölgede kalıcı bir barışın tesisisine sağlamaya yaramadı. Nitekim, Balkanlar, o gün bu gündür, yaklaşık 150 yıldır istikrara kavuşamadı. Hatta 1990`larda yeni devletlerin kurulmasından sonra, bugün istikrara en yakın olması gereken dönemde bile Balkanlarda sular hala durulmadı.
Balkanlarda ayrım, farklılaşma ve çatışma potansiyeli o derece gerçek ki, uluslararası ilişkiler literatüründe bu anlamı karşılamak üzere `Balkanizasyon` olarak adlandırılan bir terim bile türetildi. Etnik kargaşa, ayrışma, bölünme ve buna dayanan savaşları ifade eden `Balkanizasyon` bölgeyi taihçesiyle birlikte anlamakta kelimenin tam anlamıyla anahtar bir kavram.
Dışarıdan bakınca bir çok kimse, insan tipolojisi, müziği, mimarisi ve ortaklaştırılan kültürüyle Balkanların birbirine aşırı derecede benzediğini düşünebilir. Bu kanaatin daha ilk bakışta oluşmasında, bölgede yaşayan milletlerin tarihi ve kültürel yakınlıkları kadar Yugoslavya döneminin milletleri yakınlaştırma ve `tektipleştirme` politikasının yol açtığı benzeştirme de oldukça etkili olmuştur. Buna rağmen, bugün din, etnisite, mezhep temelli farklılıkların ve ayrımın her türlüsünü bölgede gözlemek mümkün.
Bölgedeki milletler din temelinde ayrıldığında, Sırp, Hırvat, Yunan, Sloven, Makedon bir tarafta, Arnavut, Boşnak, Türk bir tarafta görmek kolaycı bir yaklaşım olabilir. Şu sebeple ki dengeler ve ilişkiler, `tarihi bagaj`lar, zannedildiği kadar kestirme yorumlara izin vermiyor. Çünkü Balkanlar’da ayrışma etnik ve hatta kültürel farklılıklara kadar inmiş durumdadır. Sözgelimi aynı dili farklı lehçelerle konuşan, Hırvat, Sırp ve Makedonları aynı kefede değerlendirmek yanlış olur. Hırvat ve Sırp ayrımının temelinde belirgin bir şekilde Ortodoks-Katolik ayrımı ve bunun üzerine ayrışan etnik, tarihi ve kültürel kimlikler görülebilir. Buna mukabil Ortodoksluk, Yunanistan ve Sırpları bazen birbirine yaklaştırabilirken ortada birbirinden tamamen farklı iki kültür ve milletin var olduğu herkesçe bilinir.
Diğer taraftan bugün için bölgede söz sahibi olmak isteyen bir çok aktörün olduğu herkesçe bilinen bir gerçek. Bir yandan Rusya ile NATO arasında kriz sebebi olan nüfuz yarısı, diğer yandan Balkan ülkelerinde tarihi, dini, mezhebi sebeplerle ilişkilerini güçlü tutmaya ve nüfuz alanları oluşturmaya çalışan ülkeler arasındaki rekabet açıkça görülüyor. İnsanî yardım, eğitim, proje destekleri, tarihî dokunun korunması, çevre, enerji, restorasyon, istihdam gibi bölge ülkelerinin yetersiz kaldığı her konuda bölge dışındaki ülkelerin destek girişimleri ortaya çıkıyor. Rusya, Almanya, Avusturya, ABD ve bazı Arap ülkeleri, kendilerine yakın gruplarla temas sağlayarak bölgeye destek olma iddiasında. Bu kervana hatta Çin bile artık katılmış oldu ve ekonomik çıkarları uğruna bölgede yer tutmaya çalışıyor. Özetle, bu konuda ciddi bir rekabet dikkat çekiyor.
Türkiye’ye gelince: Tarihi, kültürel sebepler ile içindeki milyonlarca Balkan göçmeni vatandaşı dolayısıyla Türkiye`nin bölgedeki kendine has duruşu ve etkisi de gayet doğal bir durum.
Bütün bu hatırlatmalardan sonra, Balkanlarda mevcut duruma dair son derece güncel bazı sinyalleri paylaşmak faydalı olacak.
Bugünlerde:
- Rusya`nın, nüfusuna göre en fazla yatırım yapmış olduğu ülke olan Karadağ`ın NATO`ya davet edilmesi,
- Bosna`da Dayton Planı`nın revize edilmesinin tartışılıyor olması,
- Bosna Sırp Cumhuriyeti`nin Bosna-Hersek mahkemelerinin yetkisini tartışmaya açacak ve onun yerine yerel mahkemelerin kararlarının geçerli sayılmasını oylayacakları bir referandum planlamaları,
- Bosna Sırp Cumhuriyeti`nde Bosna-Hersek istihbaratı tarafından tutuklama, arama ve elkoymaların yapılması,
- Bosna-Hersek Anayasa Mahkemesi`nin Sırp Cumhuriyetindeki resmî tatil günlerini değiştirerek kutlamalarının anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali, Sırpların ise buna karşı Bosna mahkemelerini ayrımcı ve `müslüman mahkemesi` olarak suçlama söylemi,
- Hırvat partilerinin Bosna`da `üçüncü entite` sözünü telaffuz etmeye başlamaları,
- Kosova`da ülkenin kantolara bölünüp ileride bazı özerk yerel bölgelerin oluşturulması fikrine karşı çıkan milletvekillerinin tutuklanması,
- Bu coğrafyanın farklı bölgelerinde asker ve polislere yönelik münferit saldırıların görülmeye başlaması,
- Makedonya`da son 10 yıldır başbakanın Makedonya Ortodoks Hristyanlık üzerine kurulu olduğu gerekçesiyle ayrımcı faaliyetlerini hükümet eliyle sürdürmesi ve nüfus içerisinde büyük bir orana sahip olan azınlıkların bu konuda dikkate alınmaması,
- Bosna-Hersek`te Sırp ve Hırvat çoğunluğun yaşadığı yerlerde ve Balkanların genelinde Arnavutların çoğunluk olduğu yerlerde devlet değil, etnik bayraklarının asılıyor olması...
gibi günyüzündeki işaretler, Balkanlarda suların bir türlü soğumadığını açıkça gösteriyor.
Ortalık daha fazla ısınmadan yapılması gereken diplomatik girişimlerin, siyasi görüşmelerin hızlandırılmasıdır.
Ülkelerin bölgedeki nüfuzlarını barışın devamı yönünde kullanmaları şart. Aksi halde, Kosova veya Bosna Sırp Cumhuriyetinden başlayabilecek bir kıvılcım, bütün bölgeye yayılma potansiyeli taşıyor. Ama bütün bunlara karşılık umutsuz da olmamak gerekiyor. Çünkü mesela, hiç değilse Boşnakların ısrarlı bir şekilde barıştan yana oldukları ve gerilimi yükseltmemek için sorumlu davrandıklarının gün gibi aşikar olduğunu söylemek, özellikle vurgulamak gerekir.