Bir ev ortamında açılan siyaset bahsinde Özal ile Erdoğan’ın politikaları kıyaslanırken, birileri “Abicilik gömleği”nden söz ettiler. Birikim’in “Ağabey” konulu dosyası için hazırladığım yazı nedeniyle kurcaladım sözü edilen gömleğin niteliklerini. Ağabeylikten farklı olarak abicilik, üstlenilen eğreti bir konumun adı. An geliyor giyiniyor ve sıkıntı vermeye başladığında da çıkartıyorsun. Ben söyledim, yapın, demek “abicilik”; pozisyon biçmek...

Aile içinde baba, bütün sorunlarıyla koruması beklenen, buna vazifeli olduğu tartışılmayacak kişiyken ağabey, himaye konusunda ikincil konum yüklenen ya da üstlenen erkek aile ferdi. Abicilik rolüne soyunan ise bir bakıma durumun geliştirdiği bir tavırla, sadakat ve güven duygusunu eksik etmemesi gereken düzensiz bir ilişkiler ağına istikamet vermeyi üstleniyor.

Osmanlı geçmişimizin sunduğu geniş, çok katmanlı ilişkiler ağı nedeniyle Türkiye hem ağabey hem de abicilik rollerine hemen her kesim ve bağlamda açık bir ülke.

Turgut Özal’ın Sovyetler’in çöküşünden sonra Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlere yaklaşımı, bir bakıma abicilik pozisyonuyla açıklanıyordu. Bakü’de yaşadığım yıllarda Azeriler arasında yer yer hoşnutsuzlukla, kırgınlıkla karşılanan bir pozisyondu bu. Türkiyeli esnafın abicilik yaparken takındıkları tutum, “görüyor musunuz komünizm yüzünden, Ruslara kapıldığınız için ne hallere düştünüz, şimdi bizim sözümüzü dinleyin de kurtulun bu bataktan” şeklinde okumaya elverişliydi. Osmanlı bakiyesinin tarihsel yarayı ödünlemek ister gibi fütuhat aşkıyla bir zamanlar göçle terkedilmiş Orta Asya’ya açılması, çoğu kez varsayımsal bir tanımayla gerçekleştiği için anlaşmazlıklara yol açıyordu. Sözgelimi Azeriler gayet anlaşılır bir şekilde, yaşadıkları bütün sıkıntılara karşılık boş, boşu boşuna yaşamış zavallı bir halk olarak görülmeyi kabullenmiyorlardı. Devlet-i ebed müddet olmanın uzağında duran, Batı uygarlık dairesine de kaydını yaptırtmada umduğu başarıyı gösterememiş Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük ölçüde dini hassasiyete sahip, ancak yine de dünya meselelerine ümmet perspektifiyle değil de yerliliğin ham ufkundan mahmur gözlerle bakan vatandaşları, abicilik tarzında bir bağ kurmaya çalışıyordu, küllerinin arasında doğmaya çalışan cumhuriyetlerde.

Aklıma vaktiyle Refah Partili’yken AKP’ye geçen bir cemaate mensup “Osmanlı” bir hanımefendinin Kürt meselesi konusunda sarfettiği şu cümleyi getiren bir etki-tepki gelişiyordu Türki cumhuriyetlerde: “Adam olsalardı kıymetlerini bilirdik!"

Orta Asya’ya doğru Türklük ortak paydası üzerinden bir geri göç başlatan iş adamlarında benzeri bir söylemi şöyle gözlemliyordum: Adam olsunlar da bilsinler kıymetimizi!

Baba ve ağabey arasındaki farkı bu iki cümleden çıkartabiliriz gibi geliyor bana: Sanki ilk cümle babaya, ikinci cümle ağabeye ait olabilir. Abi yamuk yapanı affetmez, ancak kendisi yamuk yapma imtiyazını üreterek abiciliğe kırabilir hassas ilişkinin rotasını.

Özal’ın bir ağabey tutumuyla Ortaasya’ya açılmasına karşılık, Erdoğan benzeri bir tutumla  Arap ülkelerine yöneldi, gerek komşularla sıfır sorun politikası çerçevesinde oluşan iletişim ortamı, gerekse de “One minute!” çıkışının sağladığı sempati dalgalarının yaydığı bir çekimle. Arap toplumlarıyla Türkiye Cumhuriyeti arasında mevcut buzların erimeye başladığı, derken halk hareketleri, devrimleriyle yeni bir mahiyet kazandığı süreç, paranteze alınan akrabalık bağlarını açığa vuran bir coşkuyla ilerliyordu.

Biçildiği oranda üstlenilerek şekillenen ağabey rolü, özellikle Suriye’de zor bir sınavdan geçmeye devam ediyor: Başbakan Erdoğan,  herhangi bir Arap lideri için olabileceğinden daha çok Beşar Esad için ağabeydi, aralarında iyi bir iletişim olduğu izlenimi uyandırıyordu medya yorumları; Arap devrimlerine kadar...  Batılı meslektaşları gibi Erdoğan da Arap devrimlerine hazırlıksız yakalandı. Türkiye Libya’da yaşadığı insiyatif kaybını hızlı bir atakla Suriye üzerinden telafi etmeyi denedi. Erdoğan tezlikle reformlar yapmasını talep etti Esad’dan, hatta on beş günlük bir süre tanıdı bunun için. Baas oligarşisinin on beş gün içinde halkın talep ettiği reformları gerçekleştirmesi muhaldı tabii...  Erdoğan’ın uluslararası ilişkilerde daha önce herhangi bir liderle yaşamadığı farklı bir hassasiyet içinde olduğunu gözlemledik bu süreçte: Yaptığı yardımlara, sunduğu desteğe, gösterdiği anlayışa ve hâlâ büyük bir çabayla sunduğu ilgiye, gösterdiği çözüm yollarına rağmen Esad bildiğini okuyor ve böylelikle, yakın geçmişte kendisine sunulmuş akrabalık bağıne saygı duymadığını gösteren bir fütursuzlukla Baas yöntemlerini uygulamayı sürdürüyor.

İyi de  Erdoğan’ın Esad’la içtikleri suyun ayrı gitmediği dönemlerde de Baas yöntemleri hâkimdi Suriye’ye. Zindanlar dolu, sansür muhakkak, işkence berdevamdı.  Fakat, uluslaraası sistemin gözden çıkarttığı Esad’la ilgili her konuda pireyi deve yapmaya izin veriyordu artık gelişmeler, hâlâ da veriyor. Katliamlar çeşitlenerek sürüyor, Suriye kan ağlıyor. Tutulmamış sözleri, burnunun dikine gittiğini gösteren ikili tavırlarını öne sürerek Erdoğan, Esad’a mesafesini bildirdi. Ancak bu tavrın muhaliflere bir yararı olmasını sağlayacak bir şekilde ilerlemedi zaman. Tersine, Esad daha da sertleşmek suretiyle bağımsız ve duruma hakim bir lider olduğunu kanıtlama yolunu tuttu. 

Bu ülkede işler zıvanadan çıkmış durumda; siyasal çekişmelerin ya da stratejik hesapların bedelini masum kitleler ödemeye devam ederken kimi odaklar da mezhep çatışması kartını işlek hale getirme çabasında. Türkiye’nin böyle bir dönemde  Suriye’nin iç dengelerini hesaba katan –çok da zaruri- öngörülü bir siyaset geliştirememesinin çeşitli açıklamaları olabilir, ancak bana kalırsa bölgede kendisine biçtiği ağabeylik rolünün bariyerleri bu sebeplere ilişkin çözüm arayışlarının da önünü kesiyor. Alınganlık, kırılganlıkla ya da duygusal restlerle yürümüyor siyaset.  

Bütün olarak Arap halklarında Türkiye’nin ağabeyliği konusunda Azerbaycan ve diğer Türki Cumhuriyetler ekseninde dile getirdiğim bir rahatsızlığı farketmemek imkansız. Ulusalcı Türklerin Batı uygarlık dairesine kaydını yapma ısrarıyla eşsüremli olarak geliştirdikleri Arap/İslam fobisinin Arap aydınları çevresinde bulduğu bir karşılık var. 

Türkiye’nin Arap devrimlerine bakışı bu karşılık içinde şöyle okunabilir: Sanki Araplar “işte bu şekilde” bazen devrim olduğu öne sürülen hareketleri hasbelkader başlatmış olsalar da bir ağabey eli olmaksızın mantıki sonuçlarına kadar götürecek yetenek ve kapasiteden yoksundurlar!

Tabii, Türkiye Cumhuriyeti’nin en az yarım asır boyunca Arap halklarını rejimleriyle birlikte medeniyet ve kültür alanında tarihin dışında görüp de uzağında tutmaya çalıştığı kibirli tavırla yaklaşmıyor Erdoğan bu hareketlere, ancak yine de  köprülerin altından onca su akmışken İslamcı siyasetçi imajıyla hâlâ etkili olabilecek bir Osmanlı/Baba bakiyesi temsiline göndermeleriyle, laiklik ve demokrasi gibi konularda akıl verme tutumuyla yaklaştığı oranda bir mesafeyle yüz yüze geliyor.

İlişkilerin tabiileşmesine izin vermeyen bir sertlikte ilerliyor siyasal gündem. Bir duygusallık, akraba sıcaklığı, beklentileri hiç mi yok arada, elbet var. Yine de sanki ne baba, ne de ağabey olarak görmek istiyor şimdilerde Türkiye’yi Arap politikacılar, liderler, aydınlar, bu kuşkulu dolayımlılık içinde; herhalde “devrim” olarak da isimlendirilen, Badiou’nun “tarihin uyanışı” diye tanımladığı hareketlerin kazandırdığı bir güvenle, eşit, yüz yüze ilişkiler talep ediyorlar.

Suriye için ise bambaşka bir şecere oluşuyor. Uluslararası planda belirsiz bir zamana terkedilen çözüm arayışı, adeta Rus ruleti masası dehşeti sergiliyor uzun sınır komşumuzda. Ne iktidar sözlerini tutuyor, ne muhalafet onca kan aktığı halde, iktidara uluslararası baskıyı meşru kılacak bir devrim gücüne dönüşebiliyor. Suriye herhangi bir komşu değil Türkiye için, çok daha yakın, muhakkak ki öyle. Üstelik uzun iletişimsizlik yıllarının ardından kazanılan yakınlaşma döneminde karşılıklı oluşturulan beklentiler, her katliam haberinde biraz daha bir uçurum boşluğuna dönüşüyor. Türkiye’nin ağabeylik rolü kendi kendi kendini askıya alma konusunda hiç bu kadar zora düşmemişti.