Dünyanın üçte ikisine karşı savaş – Osmanlı Devleti, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Üçler, Enver Paşa – “Tek dayanak noktası” – Yıldız – Kader’in işareti – “Bizim simgemiz” – “Enerji kaynağı” – Kökten temizlik – “Anarşi kangrenini dağlayan kızgın demir” – “Kendisinden korkulan adam” – Düzeni mükemmel bir ordu – Dört yıl dokuz cephede savaşan; görevini, sonuna kadar onurla ve bağlılıkla yapan ordu – Fransız ordusundaki Jön Türkler – Medine – Enver’in alayı kan olukları arasında, ilahîler içinde, yakıcı güneş altında, ağır ağır, Medine’ye gidiyordu – Enver Paşa sessiz sessiz ağlıyor – Asıl başkumandanın huzuruna giden başkumandan vekili –Şeftali ağaçlarından sofranın üstüne sarkan şeftaliler – Enver Paşa, oruçlu – Enver Paşa, ölüme inanmaz, ecele ve alınyazısına inanırdı – Amanos dağlarında, uçurumlar boyunca, yüz kilometre hızla – ” Doksan dokuz defa bir şey olmasa yüzüncü defa yapmak gene yanlıştır” – General Bronzart Von Schellendorf – “Harekât şubesi başkumandana yetişemiyor” – Enver Paşa’nın üslûbu – Nietzsche – Enver Paşa, sesini yükseltmek gereğini hiç duymazdı – Uçan kuşlar – Kanuna en çokk uyan nezaret, Harbiye Nezareti – Çanakkale Savaşı – Sağduyu, basiret ve hikmet – Türk orduları savaş tarihine sonsuzlaşmış adlar armağan ettiler – “İyi kurmay subayı” – İyi kurmay subayı, iyi stratej olmadı – Talih – Gerçekçilik, Hayalseverlik – Zavallı büyük adam! – Enver Paşa ve Hitler – Hayat sahası ve hayal sahası – Gezegenin yaklaşık üçte birine yakın bir alan

Kasım 1330 (1914). Alman amirali Souchon komutasındaki Osmanlı donanması Odesa’yı bombardıman etti. Osmanlı Devleti savaşa giriyordu… Osmanlı Devleti savaşa girdi. Ve dünyanın üçte ikisine karşı savaşa girdi.

Osmanlı Devleti’nin alın yazısını, İttihat ve Terakki Cemiyeti; İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni, İttihat ve Terakki Genel Merkezi; Genel Merkezi “Üçler”; “Üçler”i de Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın güçlü iradesi yönlendiriyor ve yönetiyordu.

Goeben ve Breslav savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı’ndan içeriye alınmaları emrini –hükümete sormaya gerek görmeden– Başkumandan Vekili Enver Paşa vermişti.

İsmet Bey, bizim, Almanların yanında savaşa katılmamıza hiç taraftar değildi. İki tarafın güç ve dayanma oranına ve durumuna göre Almanların üstün gelmelerini çok kuşkulu, sonunda yenilmelerini ise pek olası görüyordu.

Schlieffen planına göre Alman orduları, altı haftada Fransız ordularına karşı kesin sonuç alacaklar; ondan sonra Alman ordularının büyük kısmı Doğuya gönderilip Avusturya-Macar ordusuyla beraber Ruslara saldıracaklardı.

Oysa ki, Batıda Marne Savaşı kaybedilmiş; Fransa’ya karşı zafer hayal olup gitmiş; Doğuda ise Avusturya-Macar ordusu yenilmiş ve seçkin öğeleri bozguna uğramıştı.

Osmanlı Devleti işte böyle bir zamanda savaşa girmişti.

Savaş, bizim için, bir oldu bittiye getirildikten sonra ne yapmalıydı? İsmet Bey ne düşünüyordu?

İhtilal mi yapmak? Hayır! Onun düşüncesine göre; hiç istenmeyen bu savaşa ancak bir defa girdikten sonra, var gücümüzle savaşı kazanmaya çalışmaktan başka yapacak bir şey yoktu. İsmet Bey bana demişti ki: “Memleket, bir boşluk içinde, sonsuz hızla, bilinmezliğe doğru gidiyor. Bu korkunç durumda, üzülerek söylüyorum ki, Enver Paşa’dan başka dayanak noktamız yok. Enver Paşa başarılı olursa memleket kurtulur. Başarılı olamazsa çöküntü kesindir. Onun başarısına hizmet etmekten başka kurtuluş çaresi yoktur.”

* *

Enver Bey genç, savaşçı ve özgürlük kahramanıydı. 1324 (1908) Haziranında özgürlük mücadelesi için dağa çıktığı zaman Neue Freie Presse gazetesine gönderdiği kısa mektupta şöyle demişti: “Abdülhamid’in istibdat idaresine son vermek için dağa çıktım. Şimdiye kadar Bulgar çeteleriyle yirmi yedi çarpışma yaptım ve hepsini de kazandım…” Bu iki satır yazı Avrupa’da bomba etkisi, karanlığı yırtan şimşek etkisi yaptı.

Enver Bey kendi yıldızına güveniyordu. Sol kaşında bir beyaz nokta vardı ki yıldız, “yazgının işareti”, galiba bu nokta idi.

Enver, bir “yazgı adamı” idi ve onda, bir yazgı adamının imanı, kendine inanması, soğukkanlılığı, sükûneti ve sükûnetli yiğitliği vardı.

Talât Paşa, onun için, “Bizim simgemiz” dermiş.

Balkan Savaşı’nda Illustration muhabiri, Enver Bey için, “Hem sert hem kadınsı bir sima – une physionomie dure et féminine à la fois” demişti.

Bu nitelendirme bana başka bir nitelendirmeyi hatırlatır: Fransız büyük ihtilalinin önemli şahsiyetlerinden Saint-Just hem genç ve güzel hem pek kan dökücü olduğu için ona “ange de la mort – ölüm meleği” derlerdi.

Başka bir muhabir de Enver Bey’in azim ve iradesinin tükenmezliğini anıştırmak için ona “enerji kaynağı” demişti.

Enver Bey otuz üç yaşında paşa, Harbiye Nazırı, Genel Kurmay Başkanı; otuz dört yaşında Başkumandan vekili oldu.

Balkan Savaşı’nda yenilen Osmanlı ordusunda, yönlendirme ve yönetimce zayıf, emir ve komutaca yumuşak birçok komutan vardı. Ordunun disiplini gevşekti ve ordu kısmen, siyasete karışmıştı.

Enver Paşa, Harbiye Nazırı olur olmaz, generaller ve üst subaylar arasında kökten ayıklama yaptı. Yüzlerce üst subayı ve generali bir anda emekli etti. Komuta ve kurmay makamlarına genç ve enerjik adamlar getirdi. Anarşiyi kökünden giderdi. Bir Fransız yazarı Enver Paşa’yı, “Anarşi kangrenini dağlayan kızgın demir” diye nitelendirmişti. Başka bir yazar da Enver Bey için, “L’homme dont on a peur – kendisinden korkulan adam” demişti. Bu kadar köktenci ve güçlü işleri ancak “kendisinden korkulan adam” yapabilirdi ve yapmıştı. Enver Paşa, az zamanda disiplini mükemmel, emir ve komutası iyi bir ordu meydana getirdi.

Bu ordu, dört yıl, dokuz cephede –Çanakkale, Kafkas, Irak, Sina, Filistin, Hicaz, Galiçya, Romanya, Makedonya cephelerinde– sayıca üstün düşman ordularıyla dövüştü. Harikalar da yarattı. Ve görevini, sonuna kadar, onurla, içten bağlılıkla, özveriyle yaptı.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında Fransa ordusunda da “yönlendirme ve yönetimce zayıf, emir ve komutaca yumuşak ve yaşlı” birçok general vardı. Sınır kavgalarında Fransız orduları yenilmiş, geri çekiliyorlardı. Genel Komutan General Joffre’un karargâhında genç, yetenekli, güçlü kurmay albayları vardı. General Joffre bunları görevle cephelere gönderir, onlardan, büyük birlikler komutanlarının azim ve iradeleri ve yönlendirme ve yönetim güçleri hakkında bilgi alırdı. Sınır savaşlarıyla Marne Meydan Savaşı arasındaki birkaç hafta zarfında, General Joffre, güvendiği bu kurmay subaylarının sözlü raporlarına dayanarak, güçlü olmayan birçok tümen, kolordu ve ordu komutanını emekli etti ve yerlerine genç ve güçlü adamlar atadı. Fransız ordusunun emir ve komutası ve şansı değişti. Bu ordu Marne’da savundu. Saldırdı. Alman ordularını geri attı.

General Joffre’un çevresindeki bu kurmay subaylarına –ki sonraları, çoğu savaşta ölmüşlerdir– Enver Paşa’yı anıştırarak “Jön Türkler” dediler. Gerçekte bu Genç Türklerdir ki, Fransız ordusunu kurtarmışlardı. Hâlâ, Fransa’da siyasi partilerde, yönetimlerde, orduda köktenci temizleme ve düzenleme yanlısı olanlara Jön Türkler denmektedir.

Sultanahmet meydanındaki mitingte hatip, Enver Paşa’yı “İslamın sancağını kahramanlık elinde tutan Enver!” diye nitelendirmişti. Ziya Gökalp onun hakkında, “Melekler bu milletin kurtulacağını ona fısıldadılar,” demişti.

* *

Enver Paşa bu savaşta Almanya’nın üstün geleceğine inanıyordu. Almanya kazanacağı sırada savaşa girmenin yararı olmazdı. Zaferin meyvelerinden faydalanmak için zaferin kazanılmasına yardım etmeli ve bu uğurda özveride bulunulmalıydı. Yani savaşa, elden geldiğince erken girmeliydi.

Enver Paşa’nın kanısınca bu savaş, yalnız Balkan Savaşı’nın lekesini silmeyecek ve savaş sonucunda yalnız Osmanlı Devleti bağımsızlığına kavuşmayacak, bütün İslam dünyası da kurtulacaktı. Bu savaş, yalnız Osmanlı Devleti’nin değil, bütün Müslüman dünyasının kurtuluş savaşı ve bağımsızlık savaşıdır. Tarihinin “kader”i ve Tanrı’nın iradesi bu merkezdedir ve kendisi, Enver, bu alınyazısının gerçekleşmesine Tanrısal yönden memurdur.

Enver Paşa’nın bu inan ve inancına, savaş sırasında, Medine’yi ziyaretinde yakından tanık olmuştum:

Enver Paşa Medine istasyonuna iner inmez, doğru, yaya olarak, Peygamberimizin Kabrine (Ravza–i Mutahhare) gitti.

İstasyondan oraya epey uzaklık vardı. Cemal Paşa (ordu kumandanı), Faysal Bey (müstakbel Irak Kralı Şerif Faysal), şerifler, ileri gelenler, Medine ileri gelenleri ve zenginleri, sivil ve üst düzey askerler Enver Paşa’nın iki yanında ve gerisinde gidiyorlardı. Halk, yolun iki tarafında saf tutmuştu. Kasideler ve ilahiler okunuyor; bütün yol boyunca, yer, yer her elli adımda, karşılıklı birer deve kesiliyor; bu develerin, fıskiye gibi fışkıran kanları caddenin iki tarafından oluk gibi akıyordu. Enver’i izleyen alay bu iki kan oluğu arasında, ilahiler içinde, yakıcı güneş altında, ağır ağır, ilerlemekte idi.

Başkumandan Vekili kendisine okunan kasideleri ve ilahileri işitmiyor, kendisi için kurban edilen develeri görmüyor gibiydi. Enver Paşa, benliğinden geçmiş, iki elini göğsünün üzerinde saygıyla bağlamış, başını öne eğmiş, sessiz sessiz ağlamakta idi. Ve bütün yürüyüş esnasında gözlerinden bir düziye yaşlar aktı. Onun bu hali yüce, soylu ve heyecan vericiydi.

Enver Paşa asıl başkumandanın, peygamberin huzuruna gidiyordu; Peygambere saygılar sunmaya, asîlin vekile emanet ettiği görevin hesabını sunmaya gidiyordu; ve Peygamberin mezarına yaklaştıkça küçülüyor, küçüldükçe küçülüyor ve… küçüldükçe de büyüyordu.

Enver Bey’i ve Enver Paşa’yı hiçbir zaman bu kadar güzel, sevimli, nurlu görmedim.

Ne 1324 (1908) baharında, Selânik’te, dağa çıkışının arifesinde, göğsünde Bulgar çetelerinin izlenişinde aldığı üstünlük madalyası, elinde Almanca Löbell askerî yıllığının son sayısı, ayaklarında parlak rugan çizme, bakışları olayların ötesine yönelmiş… özgürlüğün müjdecisi iken;

Ne özgürlük kahramanı ve Berlin askeri ataşesi genç Kurmay Binbaşısı Enver Bey iken;

Ne hareket ordusunun “Yıldız”ı hedef tutan bir saldırı kolunun muzaffer komutanı olarak Harbiye Nezaretinin koridorunda, taht’a çıkış topları atıldığı sırada ufacık bir sakal koyuvermiş, üstü başı toz içinde, savaş kılığında… ve yanındaki genç ve gayet güzel bir Amerikalı gazete muhabiri bayanın tutkun ve hayran bakışları kendisine yönelmiş, fakat o, kayıtsız… yeni Padişahı beklerken;

Ne Talât Bey’in ve arkadaşlarının önünde, at üstünde, ayaklanma sancağı gibi, Bâb-ı Âli baskınına giderken;

Ne Paşa ve Harbiye Nazırı olduğu zaman;

Ne de Başkumandan Vekili olduğu zaman;

Ne yenilmek bilmez İngiliz donanması Çanakkale’de yenildiği zaman;

Ne yenilmiş İngiliz ordusunu Gelibolu Yarımadası’ndan çekilip gitmeye mecbur ettiği ve Tanin gazetesi, başmakalesinde, Enver Paşa’ya güvenerek, gururlu ve küçümser “Gene buyurun efendiler!” dediği zaman;

Ne Kutulâmare’de bir İngiliz kolordusu teslim olduğu zaman;

Ne bizzat İngilizlerin “Büyük İngiliz yenilgisi” diye nitelendirdikleri İkinci Gazze Meydan Savaşı’ndan sonra cepheyi teftişe gelip kıtalara, memnun olduğunu söylediği zaman… Ve hiçbir zaman!

Bu güzellik başka türlü bir güzellik, manevi bir güzellikti. Enver Paşa’nın, son derece saygıyla, ağlaya ağlaya, huzuruna gittiği Peygamberin nuraniliği, onun yüzüne yansımış gibiydi.

Enver Paşa dindardı. Ömründe bir damla içki içmemiştir. Berlin’de askeri ataşeyken, imparatorun sofrasında, imparator ona şarap sunduğu zaman, kadehi dudaklarına kadar götürür, şarabın yalnız merasimini yapardı.

Savaş sırasında, Enver Paşa Suriye’ye bir teftiş gezisinde idi. Temmuzdu. Çok sıcaktı. Ve Ramazan ayıydı. Enver Paşa sabah çok erkenden öğleye kadar teftiş yapmıştı. Öğleyin, bir bahçede, şeftali ağaçlarının altında, yemek hazırlanmıştı. Buzlu sular, limonatalar, renk renk yemişler ve renk renk çiçeklerle süslenmiş olan sofranın üstüne, şeftali ağaçlarının iri pembe-kırmızı şeftalileri sarkıyordu.

Enver Paşa sofraya davet edildi. Hep birlikte sofraya oturduk. Yemek dağıtılırken Enver Paşa oruçlu olduğunu söyledi. Ordu, sefer halinde olduğu için, oruç tutulmamasına fetvâ çıkmıştı. Fakat Başkumandan Vekili, bütün ordunun yerine, oruç tutuyordu.

Bir saat yedik ve içtik. Enver Paşa neşeli neşeli konuşuyor; herkesin buzlu suları, limonataları bardak bardak nasıl içtiğini, şeftalileri ağaçtan koparıp sularını akıtarak ve şapır şapır nasıl yediğini sadece seyrediyor ve hiç imrenmiyordu. O, kendi iradesini sınavdan geçirmekteydi; şeftali yemekten ve buzlu su içmekten çok, oruçlu olduğu halde, sofrada oturup, yemeyerek içmeyerek kendi iradesinin gücünü tatmaktan büyük haz ve zevk duyuyor gibiydi. Enver Paşa’nın kendine hâkimiyetine hayran kalmıştım.

Enver Paşa Meclis-i-Vükelâ’da (Bakanlar Kurulu) bir sorun görüşülürken kendi düşünce ve görüşlerini söyledikten sonra geçici bir zaman uyurmuş. Tâlat Paşa, kendisini uyarmak isteyince, “Ben düşüncemi söyledim. Tartışma sonucunda hangi düşünce çoğunluk kazanırsa o kabul edilir.” dermiş. Bunu kendisi anlatmıştı. Uyku, onun iradesine bağlıydı: Günün veya gecenin herhangi saatinde, kendisine uyumak emrini verirse, hemen uyurdu ve istediği kadar uyurdu. Bu Enver Paşa’nın, kendisine nasıl kumanda ettiğini gösterir.

Enver Paşa son derece cesurdu. Onda korku kavramı yoktu. Ölüme inanmaz, yalnız ecele ve alın yazısına inanırdı.

Teftiş gezilerinde, Toros ve Amanos Dağlarında, dar virajlarda, uçurumların kenarında, otomobilini yüz kilometre hızla sürer, Kurmay Başkanı General Bronsart’ın biraz yavaş gidilmesi hakkındaki yalvarmalarına kulak asmazdı. Enver Paşa gibi işi Tanrı’ya bırakmayan general, sonraları, gezilerde; onunla birlikte otomobile binmez, başka otomobille giderdi. Enver Paşa dağlardan indikten sonra, “İşte bir şey oldu mu?” derdi.

İsmet Bey bana bunun cevabını verdi: “Doksan dokuz defa bir şey olmasa, yüzüncü defa yapmak gene yanlıştır.” Enver Paşa’nın yaptığı, işi Tanrı’ya bırakmaktı; kadere ve kendi talihine inançtı. İsmet Bey’in düşüncesi sağgörüydü, sakınmaydı.

Enver Paşa, cepheleri teftişinde, en ileri hatta gidip orada açıkta durmaktan zevk alırdı.

Gene bir teftiş gezisinde, Enver Paşa, taşlık ve arızalı bir arazide, beygirle hep hızlı gidiyordu. General Bronsart bana dedi ki: “Böyle bir arazide bir düziye hızlı gitmek hayvanların ayaklarını bozar. Cemal Paşa’ya söyleyiniz. Enver Paşa’dan rica etsinler de hep böyle hızlı gitmesinler.” Anladım ki General Bronsart’ın kendisinin söylemeye cesareti, yahut söylerse yararı ve etkisi olacağına güveni yoktu. Generalin söylediğini Cemal Paşa’ya arzettim; dinledi. Anlamlı anlamlı sustu ve Enver Paşa’ya bir şey demedi. Taşlık ve arızalı arazide hızlı gitmeye devam ettik.

Enver Paşa, Irak cephesini teftiş gibi uzun gezilerde, gene kendisi tarafından onaylanmış ve emredilmiş olan gezi programına bağlı olmak istemez, iki günlük uzaklığı bir günde almaktan zevk duyardı. Programa göre akşam kalınacak olan konak noktasına öğleyin varır, biraz sonra hareket ederek akşam üzeri ertesi günkü konak noktasına ulaşırdı. Halbuki programa göre, orduların, her gün raporlarını ve telgraflarını nereye gönderecekleri saptanmış ve bildirilmişti. Ve harekât şubesi konak noktalarında bu raporlar ve telgraflar üzerinde çalışacaktı. Enver Paşa belli bir konakta kalmayıp hareket edince harekât şubesi ya çalışamaz yahut Enver Paşa’ya yetişemezdi. Harekât şubesi müdürü Feldman bir gün, “Harekât şubesi Başkumandana yetişemiyor” diye haber göndermiş. Enver Paşa, “Öyle ise Feldman Bey harekât dosyalarını Tahsin Bey’e –Feldman’ın yardımcısı– versin” demiş.

Bu cevap, Enver Paşa’nın, harekât şubesi müdürüne ihtiyacı olmadığı ve kendisini, Feldman’a ve onun yaptığı programa uymakla yükümlü görmediği anlamını ifade ediyordu. Feldman Bey bunu anlamış; ondan sonra, bütün Irak gezisi esnasında bir an geri kalmamış; Enver Paşa’nın hemen peşinden gelmişti. (Tahsin Bey, Enver Paşa’nın bir Suriye gezisinde, fena yollarda, Başkumandan Vekilinin otomobiline yetişmek çabasıyla, bindiği otomobilin devrilmesi üzerine ölmüştür.)

Enver Paşa hiç uzun söylemez ve uzun yazmazdı.

Enver Paşa’nın yazıları ve emirleri özlülük ve kesinlik örnekleri; yoğunlaşmış enerji ve irade idiler; sözlerinde ve yazılarında inandırmaya, kanıtlamaya çalışmaz ve hiç tartışmazdı.

Enver Paşa’nın “yaratılışı ve huyu” ile Almanların “emir dili” –kısa, kuru, sade, açık, kesin olan, gerekçelerden, gereksiz kelimelerden, eşanlamlı sözlerden, açık bir anlamı olmayan sözlerden, sözü uzatmaktan kesinlikle temizlenmiş olan emir dili– pek güzel uyuşmuşlardı. Enver Paşa tarafından karar verilen, Almanlar tarafından yazılan –Başkumandanlık karargâhının şube müdürlerinin hemen tümü Alman idiler– Türkçeye çevrilen, Enver Paşa tarafından düzeltilen ve imza edilen yazılar sadelik, güzellik, özlülük örnekleriydi.

Ordu kumandanlarının birçok neden ve kanıt ortaya koyarak yazdıkları raporlara Enver Paşa genellikle gayet kısa cevaplar verirdi. Dördüncü Ordu Kumandanı ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın uzun bir şifresine şu cevabı vermişti: “Düşüncelerinize katılamıyorum efendim.” Yedinci Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’nın Halep’ten yazdığı altı sayfalık uzun bir raporuna Enver Paşa altı satırla cevap vermişti.

Nietzsche demiş ki: “Ben herkesin kullandığı harfleri ve kelimeleri kullanmam. Benim harflerim kıvılcımlar, kelimelerim süngü parçalarıdır. Cümlelerim de yıldırım!” Enver Paşa’nın Nietzsche’yi çok okumuş olduğunu tahmin etmem. Ancak üslubu Nietzsche’ninkine benzer ve onun bu sözünü hatırlatır.

Enver Paşa çok otoriterdi ve “kendisinden korkulan adam”dan herkes korkardı. Enver Paşa, “Bizi sevsinler ne demek? Yeter ki, bizden korksunlar” derdi ve kendisi kimseden korkmazdı.

Enver Paşa’nın otoritesi o derecede idi ki ve iktidar alışkanlığı onu gücünden o derece emin bir hâle getirmişti ki, emirlerini verirken ya da emrini yaptırmak için, sesini yükseltmek gereğini asla duymazdı.

Çanakkale’de, düşman hattına çok yakın ve ateşle karşı karşıya kalmış bir siper parçasını on beş yirmi adım geri almak için ordu kumandanları Enver Paşa’ya yalvarırlar; fakat, o onaylamaz ya da pek zor onaylardı.

Enver Paşa, savaş sırasında, teftiş ettiği Kırklareli hastanesini fena bulmuş, hastane başhekiminin askerlikle ilintisini kesmiş ve aynı hastanede hademe olarak kullanılmasını emretmişti.

İstanbul’da hastaların hastanelere gönderilmesi iyi düzenlenmemiş ve taşıma sırasında hastalardan ölenler olmuş olduğu için Sağlık Başkanı Süleyman Numan Paşa hakkında da aynı muameleyi yapacağını kendisine bildirmişti.

Galiçya’da savaşan kolordunun bir subayını, tiyatroya, şapkasını vestiyerde çıkararak başı açık girdiği için, oracıkta emekli etmişti.

Enver Paşa Medine gezisi sırasında demişti ki: “Mustafa Abdülhâlik Bey daha önce –Makedonya’da kaza kaymakamı iken– ne iyi adamdı. Şimdi, dilinden yasa kelimesi düşmüyor.” “Kanuna en çok uyan nezaret, Harbiye Nezaretidir. Çünkü ne yapmak istiyorsam onun için bir yasa yaptırırım. Böylece yapılan her şey, yasal olur.” Yasa yapmak için Harbiye Nezaretinde bir yasalar şubesi kurulmuştu. Yasalar şubesi, her gün yasa taslağı hazırlardı.

Enver Paşa çok iyi nişancıydı. Ekspresle Medine’ye giderken, uçan kuşu trenin penceresinden filinta ile vururdu.

İsmet Bey’in, “Memleketin biricik dayanak noktası” dediği Enver Paşa, işte böyle az bulunur bir şahsiyet idi.

* *

Behiç Bey’den –Birinci Dünya Savaşı’nda Harbiye Nezareti Ordu Dairesi Başkanı, Büyükelçi Behiç Erkin– öğrendiğime göre, asker alma hesaplarına göre seferberlikte, üçüncü ordu bölgesinde silah altına alınan erlerin sayısını ve Üçüncü Ordunun ulaştığı mevcudu ve Sarıkamış harekâtından sonra ordunun mevcudunu ve aradaki farkı –ki yitikleri yani savaşta şehit düşen ya da kaybolan, yahut hastalıktan ölen ve soğuktan donanların sayısını belirleyen müthiş bir rakam idi– Behiç Bey Enver Paşa’ya bildirmiş; Enver Paşa, “Bunlar nasıl olsa bir gün ölecek değiller miydi?” demiş ve bu cevap ile sorun kökünden çözümlenmişti.

Enver Paşa’nın bu sözü İmparator Napoléon’un şu sözüne benzer: “Savaşta insanlar nedir ki?” Gene Napoléon dermiş ki: “Benim ordum Paris’te bir gece kalsa, bir meydan savaşında yitirilenler yerine konulmuş olur.”

Çanakkale Savaşı sırasında başkomutanlık vekâleti harekât şubesi müdürlüğünü İsmet Bey yapmıştı. Şube müdürü Alman Yarbay Feldman, Enver Paşa ile beraber Sarıkamış’a gittiği zaman donan ve parmakları kesilen ayağının tedavisi için Almanya’ya gönderilmişti.

Enver Paşa, Çanakkale’de yapılan saldırılarla düşmanın denize dökülemediğini gördükten sonra savunma için çok güce gerek olmadığı ve daha az güçle de Çanakkale’nin savunulabileceği kanaatinde bulunurdu. Harekât şubesi müdürü ise düşmanın, her saldırısı savulduktan sonra daha esaslı hazırlıklar ve daha çok güçle yeniden saldıracağı; kazanılan savma ve kovma başarılarından gururlanmayarak aksine, düşmanın yeni saldırılarını püskürtebilmek için daha güçlü ve hazırlıklı bulunmak gerektiği ve İngilizlere karşı Çanakkale’yi savunmak için ne kadar mümkün ise o kadar güçlü olmak gerektiği kanısını besler ve Çanakkale’ye mümkün olduğu kadar güç yığılmasını sağlamaya çaba gösterirdi. Böylece Çanakkale Savaşı esnasında Osmanlı ordusunun büyük kısmı, en büyük tehlikenin savulabilmesi için Çanakkale’de toplanmış; ikinci üçüncü derecedeki amaçlar uğrunda güç harcamak gibi tehlikeli bir cinnetten kaçınılmış ve Çanakkale ancak bu sayede savunulabilmiştir.

Eğer Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı Genel Karargâhında, yönlendirme ve yönetim bakımından, stratejik sağduyunun ve hikmetin hüküm sürdüğü bir dönem olmuş ise o da Çanakkale dönemidir.

Çanakkale’den sonra Feldman tekrar harekât şubesine geldi. İsmet Bey, şube müdürleri, hemen tamamı Alman olan Genel Karargâhta, Almanlar için sıkıcı idi. Almanlar; sağduyuyu, basireti, hikmeti yani İsmet Bey’i uzaklaştırmak istediler: Çanakkale’de zafer kazanılmış, tehlike giderilmişti. Şimdi Çanakkale’de serbest kalan ve Çanakkale’nin şan ve onurunu taşıyan Türk ordularının en seçkin unsurlarından oluşturulacak bir ordu, Avrupa savaş alanlarında kesin sonuç elde edilmesine yardım etmek üzere Avrupa’ya gönderilmeliydi. Bunun için Çanakkale’de Güney Cephesi Komutanı Vehip Paşa komutasında ikinci ordu oluşturuldu. Almanlar, “Bu ordunun kurmay başkanlığına en değer ve uygun olan İsmet Bey’dir” diyerek onun atanmasına Enver Paşa’yı razı ettiler.

Birinci Dünya Savaşı’nda Türk orduları, savaş tarihine, ebedileşmiş isimler –Çanakkale, Arıburnu, Anafartalar, Conkbayırı, Selmanpak, Kûtülamare, Gazze, Şerîa– armağan ettiler. Lakin Başkumandanlık Vekâleti –Çanakkale Savaşı müstesna– Türk ordularının tümünü ve Türk savaşını iyi yönlendirip yönetemedi.

İsmet Bey, Enver Paşa için, “İyi kurmay subayı” demişti. İzzet Paşa da, bir savaş oyununda, en çok Binbaşı Enver Bey’in kararlarını beğenmişti. Evet. Enver Bey iyi kurmay subayıydı. Lakin Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın hayal ve ihtirası, Enver Bey’in strateji sağduyusuna üstün geldi. İyi kurmay subayı ve iyi stratejist, iyi uzman olmadı.

* *

Almanlar Enver Paşa için, “Her meziyeti var. Yalnız talihi yok” demişlerdir. Bu teşhis doğru değildir.

Atatürk öldüğü vakit bir yabancı düşünür, “Bir eski zaman atasözüne göre bir insanın, ölmeden önce, talihli olduğuna hükmetmemeli. Atatürk talihlidir. Gayet cesurane olan bütün tasavvurlarını ve düşüncelerini gerçekleştirmiş tek adam, ihtimal ki, odur. Atatürk ‘kader’in kendisine verdiği bütün ödevleri başardıktan sonra, onurun doruğunda öldü.” demişti. Bu teşhis de doğru değildir.

Atatürk talihli olduğu için başarılı olmuş, Enver Paşa talihli olmadığı için başarılı olmamış değildir. Talih, hesaptır. “Talih, ayrıntıya özenle dikkatten ibarettir.” Talih, yetenekle ikizdir. Ve devamlı olarak ancak en yetenekli olana yönelir.

Atatürk gerçekçi, Enver Paşa hayalseverdi.

1911’de, Bingazi Savaşı’nda, Enver ve Mustafa Kemal Beyler katında bulunan bir İngiliz gazetesi muhabiri şöyle yazdı:

“Enver, büyük düşüncelerden, büyük planlardan çabuk heyecanlanırdı. Hayale tutkundu. Ayrıntıyla, rakamla pek uğraşmazdı. Mustafa Kemal gerçekçiydi. Parlak projeler, göz kamaştırıcı her şey onda güvensizlik oluştururdu. Belirsiz büyük düşünceler onu bağlamazdı. Amaçları sınırlıydı. İnce hesap, uzun muhakemeden sonra kararını verirdi. Yaklaşık ile, genel ile yetinmez; sağlam esaslar, rakam isterdi.”

Enver Paşa, Birinci Dünya Savaşı’nda, yenileceğimizi, yenilebileceğimizi bir an hatırına getirmemiştir. Savaşın dördüncü yılında, “Bakıyorum. Biz daha savaşabiliriz” demişti. Zavallı büyük adam! Sanıyordu ki savaşa son vermek bizim elimizde idi. “Artık yeter. Barış yapabiliriz” dediğimiz zaman barış oluverecekti.

“Enver Paşa hayaller içinde yaşamıştır ve bir hayal uğruna ölmüştür.”

*

* *

Enver Paşa ve Hitler, düşünce biçimi, yaradılış ve karakter bakımından birbirlerine benzerler.

1941 sonbaharında emekli tümgeneral Hüseyin Hüsnü Erkilet ile birlikte Hitler’in Doğu Prusya’daki genel karargâhına gittiğim zaman, Hitler bana yabancı gelmemişti. Onu çoktan beri tanıyor gibi olmuştum. Hitler’i, o kadar Enver Paşa’ya benzetmiş, âdeta iki adamı birbirine karıştırmış ve bazı anlarda, kendi kendime, “Acaba Enver Paşa ile mi konuşuyorum?” demiştim.

Hitler’den de herkes korkardı. Mareşaller onun huzurunda hazırol vaziyetinde dururlardı.

İkisi de şahsen çok cesur, yıldızlarına güvenir ve inanlı idiler.

Gerçekçilik dereceleri arasında hiç fark yoktu.

İkisi de action-hareket adamı idi.

İkisinin de emel ve ihtirası çok büyüktü.

Lakin Enver Paşa’nın hayal alanı, Hitler’in hayat alanından daha genişti: Bütün Türk ve İslam dünyası! Yani gezegenin hemen üçte birine yakın bir alan!

Hitler’in Röhm baskını, Enver Bey’in Bâb-ı Âli baskınına benzer. İkisinde de, kapıdaki nöbetçi silaha davranmış; Hitler nöbetçiyi derhal öldürmüş, Enver Bey’in sert bir bakışıyla tüfek, selam duruşu almıştı.

Hitler de ulusunu kurtarmaya ve Almanya’yı yükseltmeye Allah tarafından memur edildiği kanısında idi.

O demişti ki: “Biz Almanya’yı, bizim yerimize geçecek bizden iyileri olmadığı müddetçe yönetmek isteriz. Fakat biz, aynı zamanda biliriz ki, Almanya’da, ne bugün, ne yarın bizden başarılı hiçbir şey yoktur ve olmayacaktır da.

Bize yüce ve kutsal bir görev verilmiştir; fakat bir fani tarafından değil, Allah tarafından. Allah ki ulusumuzun yaratıcısıdır; yarattığı bu ulusun mahvolmasını istemedi.

Bize emir veren devlet değildir; devlete emir veren biziz.

Bizi yaratan da devlet değildir; devleti yaratan biziz.

Bazıları bize ‘Parti’ dediler; bazıları bize ‘Teşkilat’ dediler; üçüncüler de bizim için ‘onlar bambaşka bir şeydir’ dediler. Gerçekte biz Alman ulusuyuz ve mücadele ile elde ettiğimizi gene mücadele ederek elde tutacağız.”

İttihat ve Terakki”nin “üçler”i böyle söylememişlerdir; lakin onlar da öyle düşünmüşlerdi.

İki adam arasındaki fark şu iki noktadan ibaretti: Enver Paşa, kurmay subayı, Hitler, duvar boyacısı idi. Hitler bir halk hatibi idi. Enver Paşa, aksine, laf etmesini sevmezdi.

İkisi de savaş meydanında öldüler… Ve hülyaları uğrunda öldüler: Biri düşman kurşunuyla, biri kendini öldürerek. Biri Osmanlı İmparatorluğu yok olduktan sonra, öbürü Almanya’yı yok ettikten sonra.

Kaynak: (Ali Fuad Erden, İsmet İnönü, Bilgi Yayınevi, İstanbul 1999, 14. Bölümden iktibas).