ABD yönetimi, İran’a karşı yürüttüğü askerî, ekonomik ve diplomatik mücadelenin yanına giderek daha yoğun bir psikolojik söylem kampanyası ekliyor. Başkan Donald Trump ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıklamalarında sürekli tekrarlanan “İran anlaşma için yalvarıyor” ifadesi, Tahran yönetiminin iradesinin kırıldığı ve Washington’ın şartlarını kabul etmeye hazırlandığı algısını oluşturmayı amaçlıyor. Ancak İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki tutumu, ticari gemilere yönelik saldırıları, geçiş güzergâhları konusunda geliştirdiği fiilî kontrol politikası ve ABD saldırılarına rağmen çatışmayı sürdürme kararlılığı, söz konusu iddiayı sahadaki gelişmelerle uyumsuz hâle getiriyor.
Trump, mart ayında İran’ın savaşın sona erdirilmesi için anlaşma yapmaya “yalvardığını” savunmuş, mayıs ayında da Tahran’ın yeniden anlaşma istediğini öne sürmüştü. İran yönetimi ise söz konusu açıklamaları açık biçimde reddederken askerî karşılıklarını sürdürmüş ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hak iddiasından vazgeçmemişti. Reuters’ın aktardığı bilgilere göre Trump, 19 Mayıs’ta İran’ın anlaşma için yalvardığını ileri sürmesine rağmen ABD’nin İran’a yeniden saldırmak zorunda kalabileceğini de söylemişti. Aynı açıklama içerisinde hem İran’ın teslim olma noktasına geldiği izleniminin verilmesi hem de yeni bir Amerikan saldırısına ihtiyaç duyulabileceğinin belirtilmesi, Washington’ın psikolojik üstünlük söylemi ile sahadaki güç dengeleri arasındaki mesafeyi ortaya koymuştu.
İRAN İKİNCİ ÇATIŞMA DÖNEMİNİ BAŞLATMAKTAN ÇEKİNMEDİ
İran’ın “yalvardığı” yönündeki anlatımla en açık biçimde çelişen gelişme, geçici ateşkes sürecinin ardından Hürmüz Boğazı’nda yaşandı. Haziran ayında oluşturulan geçici düzenlemenin ardından Washington, gemileri İran kıyılarından daha uzakta bulunan ve Umman tarafına yakın alternatif bir güzergâha yönlendirmeye çalıştı. Tahran ise boğazdan geçen gemilerin İran kıyılarına yakın kanalı kullanmasını talep etti ve ilerleyen dönemde geçiş ücreti uygulayabileceğini açıkladı. İran güçlerinin 8 Temmuz’da ticari gemilere saldırmasıyla geçici ateşkes fiilen çöktü ve savaşın ikinci dönemi başladı. Gelişmeler, Tahran’ın ABD tarafından desteklenen deniz geçiş düzenini kabul etmediğini ve kurallarına uymadığını düşündüğü gemilere karşı askerî güç kullanmaktan kaçınmadığını gösterdi.
Tahran’ın saldırılarının hukuki ve siyasi meşruiyeti ayrı bir tartışma konusu olsa da söz konusu adımların teslimiyet veya yalvarma davranışıyla açıklanması mümkün görünmüyor. Anlaşma yapabilmek için karşı tarafa yalvaran bir devletin, yürürlükteki geçici düzenlemeyi riske atarak dünyanın en kritik enerji geçiş noktalarından birinde ticari gemileri hedef alması, çatışmayı yeniden başlatması ve kendisine yönelik yeni saldırıları göze alması hayatın olağan akışına aykırı bulunuyor. İran’ın attığı adımlar, uzlaşma arzusundan tamamen uzak olduğu anlamına gelmese de Washington’ın şartlarını koşulsuz biçimde kabul etmeye hazır olmadığını açıkça ortaya koyuyor.
RUBIO’NUN AÇIKLAMALARINDAKİ “YALVARIYOR AMA CİDDİ DEĞİL” ÇELİŞKİSİ
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Filipinler’in başkenti Manila’da düzenlenen ASEAN toplantısının oturum aralarında yaptığı açıklamalarda “İran anlaşma için yalvarıyor” ifadesini kullandı. Rubio, hemen ardından İran’ın anlaşma yapmaya hazır görünmediğini ve böyle devam etmesi hâlinde bedel ödeyeceğini söyledi. ABD’li bakan başka bir açıklamasında ise Tahran’ın anlaşma konusunda ciddi olmadığını savunarak İran yönetimiyle anlaşma yapmanın temel sorununu, imzalanan anlaşmaların daha sonra bozulması veya değiştirilmeye çalışılması şeklinde tanımladı.
Rubio’nun sözleri kendi içerisinde önemli bir tutarsızlık taşıyor. Bir devlet gerçekten anlaşma için yalvarıyorsa görüşme sürecinde ciddi davranması, çatışmanın yeniden başlamasına neden olabilecek eylemlerden uzak durması ve karşı tarafın temel taleplerine yaklaşması beklenir. Rubio ise aynı zaman diliminde İran’ın hem anlaşma için yalvardığını hem de anlaşma yapma konusunda ciddi olmadığını ileri sürüyor. İki söylemin birlikte kullanılması, açıklamaların diplomatik bir durum tespitinden çok İran’ın psikolojik olarak çöktüğü algısını oluşturmayı hedeflediğini düşündürüyor.
Manila’daki temaslarda Rubio’nun temel gündemlerinden biri de İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol talebi oldu. ABD Dışişleri Bakanı, İran’ın gemileri kendi kıyılarına yakın bir rotayı kullanmaya zorlamasının ve geçiş ücreti talep etmesinin tehlikeli bir uluslararası örnek oluşturacağını savundu. Washington’ın seyrüsefer serbestisini öne çıkaran yaklaşımına karşılık İran, boğazdaki askerî ve coğrafi üstünlüğünü siyasi pazarlık aracına dönüştürmeye çalışıyor. Güneydoğu Asya ülkelerinin Orta Doğu’dan gelen enerjiye yüksek ölçüde bağımlı olması nedeniyle kriz, ASEAN toplantısının da başlıca gündemlerinden biri hâline geldi.
“BİR GÖZE KARŞILIK BİR BAŞ” TEHDİDİ
Rubio, İranlı yetkililerin misilleme politikasını tanımlarken kullandığı “göze göz” yaklaşımına da sert bir karşılık verdi. Trump’ın politikasını “bir göze karşılık bir baş” sözleriyle savunan Rubio, İran’ın gerçekleştirdiği eylemler nedeniyle çok ağır bir bedel ödeyeceğini söyledi. İran’ın söz konusu bedeli şimdiden ödemeye başladığını ileri süren ABD Dışişleri Bakanı, ülkenin endüstriyel altyapısının büyük ölçüde tahrip edildiğini ve zararın milyarlarca dolara ulaştığını iddia etti.
Açıklamalar, Washington’ın İran’ı yalnızca askerî operasyonlarla değil, sonuçların büyüklüğünü sürekli vurgulayan caydırıcı bir iletişim stratejisiyle de baskı altına almaya çalıştığını gösteriyor. “Bir göze karşılık bir baş” ifadesi, orantılı karşılık anlayışının ötesine geçen ve İran’a atacağı her adımın çok daha ağır bir Amerikan misillemesiyle karşılanacağı mesajını taşıyor. İran’ın buna rağmen Hürmüz Boğazı’ndaki kontrol politikasını sürdürmesi, gemilere müdahale etmesi ve ABD üslerine yönelik saldırılara devam etmesi, tehditlerin Tahran’ın geri çekilmesini henüz sağlamadığını ortaya koyuyor. ABD’nin İran’a yönelik hava saldırıları devam ederken İran güçlerinin boğazdaki tankerleri durdurduğuna ilişkin açıklamalar da askerî baskının henüz kesin bir siyasi teslimiyete dönüşmediğini gösteriyor.
RUBIO: İRAN ORTA DOĞU’NUN EN ZENGİN ÜLKESİ OLABİLİR
Rubio, İran yönetimini ülkenin ekonomik kaynaklarını halkın refahı yerine bölgesel müttefiklerine ve silahlı yapılara aktarmakla da suçladı. İran’ın “radikal din adamları” tarafından yönetildiğini söyleyen ABD Dışişleri Bakanı, yöneticilerin ekonomik sorunlara karşı duyarsız kaldığını ve ülkeyi yıkıma sürüklediğini ileri sürdü. İran’ın doğru politikalar izlemesi hâlinde Orta Doğu’nun en zengin ülkesi olabileceğini belirten Rubio, Tahran yönetiminin kaynaklarını Hizbullah’a, Hamas’a, Husilere, Şii milislere ve dünyanın farklı bölgelerindeki silahlı faaliyetlere verdiğini savundu.
İran’ın ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıya bulunduğu tartışmasız olsa da Rubio’nun değerlendirmesi, ekonomik baskıyı doğrudan rejim değişikliği tartışmasına bağlayan Amerikan yaklaşımını da yansıtıyor. Washington, İran halkına ülkenin sahip olduğu enerji kaynakları ve ekonomik kapasitenin mevcut yönetim tarafından tüketildiği mesajını verirken Tahran yönetimini içeriden baskı altına almayı hedefliyor. İran’ın bölgesel aktörlere sağladığı desteğin maliyeti, ABD tarafından yalnızca güvenlik sorunu olarak değil, İran halkının refahını engelleyen temel nedenlerden biri olarak sunuluyor.
WASHINGTON’IN ÖNCELİĞİ NÜKLEER SİLAHLARDAN ARINDIRILMIŞ İRAN
Rubio, ABD’nin temel hedefinin nükleer silahlardan arındırılmış bir İran olduğunu belirterek Tahran’ın nükleer silaha sahip olmasına kesinlikle izin verilmeyeceğini söyledi. İran’ın nükleer silah elde etmesi hâlinde dünya için büyük bir tehdit oluşturacağını savunan Rubio, Washington’ın askerî ve diplomatik politikasının merkezinde nükleer programın bulunduğunu vurguladı.
Nükleer silahların engellenmesi hedefi, Trump yönetiminin İran’a karşı kullandığı en güçlü meşruiyet gerekçesini oluşturuyor. Ancak Washington’ın talepleri nükleer programla sınırlı kalmıyor; İran’ın balistik füze kapasitesi, bölgesel silahlı yapılara verdiği destek ve Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol girişimleri de müzakere başlıkları arasında yer alıyor. Tahran açısından böylesine geniş bir talepler dizisini kabul etmek, yalnızca nükleer program konusunda taviz vermek değil, onlarca yıldır oluşturduğu bölgesel güvenlik mimarisinin önemli bölümünden vazgeçmek anlamına geliyor.
İRAN GERİ ADIM ATMIYOR
İran’ın karşı karşıya kaldığı askerî ve ekonomik zararın büyüklüğü, ülkenin ağır bir baskı altında olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Sanayi altyapısının zarar görmesi, yaptırımlar, yüksek enflasyon, enerji ihracatındaki sorunlar ve sürekli Amerikan saldırıları Tahran’ın hareket alanını daraltıyor. Buna karşın İran yönetimi, Hürmüz Boğazı üzerindeki iddiasından, bölgesel güç unsurlarından ve ABD’ye karşı misilleme politikasından vazgeçmiş değil.
Washington’ın “İran yalvarıyor” söylemi, Amerikan kamuoyuna ve müttefik ülkelere savaşın kazanıldığı mesajını vermek açısından işlevsel olabilir. Sahadaki gelişmeler ise İran’ın anlaşmaya tamamen kapalı olmamakla birlikte ABD’nin belirlediği şartlar altında teslim olmaya hazır bulunmadığını gösteriyor. İkinci çatışma dönemini başlatan gemi saldırılarının doğuracağı askerî sonuçları göze alan, boğazdaki kontrolünü korumaya çalışan ve yeni Amerikan operasyonlarına rağmen karşılık vermeyi sürdüren bir yönetimin “yalvardığını” söylemek, diplomatik gerçeklikten çok psikolojik savaş dilinin parçası olarak öne çıkıyor.





