Asım Öz - Dünya Bülteni / DÜBAM
Bazı tartışmalar vardır ki, ideolojik polemik açısından birçok çetrefil meseleye ışık tutar. Aradan yıllar geçmeden en ağır soruların cevabını bile, basit bir olayda bulmak mümkün olabilir. Son günlerde yapılan ortak olan şeyin pay edilmesini sağlayan düzenin işleyişinden kaynaklandığı aşikâr olan operasyonlarda gündeme getirilen/araya sıkıştırılan İmam Hatip okulları mevzusu aslında, geçmişte İslâmcılık tartışmalarında gözden kaçırılan önemli bir politik hamleyi “tekrar” hatırlattı. Hemen ifade edeyim ki bu tartışma esasında bir yönüyle “kendi insan profilini yetiştiren ve bunu da kültürler ötesi, hatta medeniyetler ötesi bir şekilde yapan bir sosyal hareket” olarak tanımlanan yapıya rakip olma ihtimali olan kurumsal düzenlemeye dair süreçlerle birebir ilişkili gözükmektedir. Hal böyle olunca nevrotiklerin kaygıyla baş etme yollarından biri olan fantezi yaratma yoluna sıklıkla müracaat ediliyor.
Tartışmalarda Öne Çıkan Dile Dair
Zaman gazetesinde Temmuz 2012’de başlayan yahut öyle olduğu varsayılan İslâmcılık polemiklerini/tartışmalarını hangi süreçlerin tetiklediğini kolay kolay söyleyemeyiz. Zira mesele oldukça karmaşık bundan dolayı ayrıntılı bir çalışmayı gerektirmektedir. Gelgelelim ayrıntılı çalışma yapmaksızın da birtakım çıkarımlarda bulunmak imkânsız değil. Tartışmanın kalkış noktasının her zamankinden daha somut birtakım siyasi gelişmelerle bağlantılı olduğunu bugünlerde ayan beyan görmekteyiz. Denilebilir ki, İslâmcılığın ölümünü ilan eden çevrelerin kullandığı hâkim dilin İmam Hatip okulları veya dindar nesil konularında neredeyse aynen tekrarlanmakta oluşu, tartışmanın temel ayaklarından birisinin nesil tartışması olduğunu düşündürmektedir. Zira 1960 sonrasında İslâmcılığın hem Müslüman dünyadaki düşünürlerle/eserlerle tanışması hem de farklı kurumsal yapıları oluşturması ve dönüştürmesi sürecinde İmam Hatip okullarında hocalık yapanların ve mezunlarının ihmal edilemeyecek derecede önemli bir rolü olmuştur. İmam Hatip okulları mezunlarının önemli bir kısmı Türkiye’deki İslâmcılığın ana kulvarının hassasiyetleriyle hareket etmiştir. Öte yandan Fethullah Gülen hareketinin nesiller üzerinde neredeyse tek hegemon yapı olması da bu okullara dair doksanlı yılların başında gündeme gelen sistematik saldırının görünür hale geldiği, doksanlı yılların sonuna denk düşer. Buradan hareketle, son günlerde günden güne karmaşık bir hal alan ve aktüel siyasi gelişmeler etrafında gelişen kutuplaşmanın altında yatan sebeplerden birinin nesil tartışması olduğu düşünülebilir. Düzenin normalleşmesi sürecinde İmam Hatip neslinin aynı zamanda “Asım’ın nesli” olarak düşünülmesi hizmet hareketinin “Altın nesil” anlayışını sekteye uğratabilecek bir girişim olarak telakki edilmiştir. Son günlerde köşebentlerinin hedef tahtasına yerleştirdikleri kurumları, bu çerçevede düşünebiliriz. Temeli erken Cumhuriyet devrine kadar uzatılabilecek eski tartışmaları güncel çekişmelerle birlikte düşünmek birtakım meseleleri kavrama sürecine ciddi katkı yapabilecektir.
Bugünden geriye baktığımızda İslâmcılık tartışmasının harareti azalmış olsa da, Zaman gazetesinde çıkan yorumlarda bahsettiğim hususun alttan alta belirleyici olduğunu söylemek abartılı görülmemelidir. Karşılıklı mücadeleyi travmatize eden şeyin ne olduğu sonraki yıllarda daha bariz bir biçimde ortaya çıkacaktır fakat şimdilik tartışmanın fikri ilmihali sadedinde şunları bir yere not etmekte fayda var: “İslâmcı basın”ın kullandığı kelimelerden mescid-i dırar benzetmesi özelinde sürdürülen ve sonu ümmet, imamet/hilafet, şeyhülislama varmak üzere olan- belki de varan- tartışmalar olduğu bilinmektedir. Bununla birlikte ortaya konulan tepkilerden bir kısmının normalliğin dilini zorladığı hemen fark edilmektedir. Tekfirci olarak görülen yapıların dilinin bir benzerini Today’s Zaman ve Zaman gazetelerinin genel yayın yönetmenlerinin gündemde tutmaları ‘öngörülmeyene’ dair olan kaygı halinin dışavurumu olarak anlaşılmaya müsaittir. Kerbela, Yezid, paralel fıkıh, tebbet okuma vb. hususları da unutmamak lazım tabii.
Tartışmanın çelişkili haleti ruhiyesini aşikar kılan iki farklı konumu fark etme sadedinde son bir viraj alıp belli sonuçlara ulaşabiliriz. Fethullah Gülen’in 1 Aralık 2013 tarihli sohbetinde başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı belli noktalarda eleştirirken Seyyid Kutup’un Uhud savaşına dair yorumlarına yer vermiş olmasıyla, eski İslâmcıların Said Nursi üzerinden Neonurculara cevap üretme gayretine girmeleri rakibin argümanlarıyla hareket etmenin güncel örnekleri olarak zikredilebilir. Ayrıca kamuoyunda beddua alarak anlamlandırılan fakat Fethullah Gülen hareketine yakın isimlerin “havale, ahitleşme, mülâane, mübahele, mübaheleye davet, iç yakarış” kavramları etrafında anlamlandırmayı tavsiye ettikleri “olayı” tevil ederken “İmam hatip liseleri başlarımızın tâcı ama bu konuşma imam hatip lisesi bilgileri ile yorumlanamaz” denilmiş olması da temsil gücü yüksek bir örnek olması hasebiyle hatırlanabilir.
Özgül bir şekilde İslâmcılık tartışmalarının içeriğini bütün ayrıntılarıyla ele alamasak da, İslâmcılığa dâhil edilen konuları daha dikkatli bir şekilde ele alıp tartışmaya mecbur olduğumuz günlerdeyiz. Bahsettiğim İslâmcılık tartışmasının yapıldığı zaman diliminde, tarafların konuşma/yazma konumları büyük ölçüde uyuşmazlığı yansıtıyordu. Zira tartışmacılar tartışma sürecinde karşıdakilerin ne dediğini hem anlıyor hem de anlamazlıktan gelmeyi tercih ediyordu. O vakitler belli şeylere ak diyenlerle kara diyenler arasındaki çatışma günümüzdeki kadar bariz olmadığı için, faydacı allayıp pullama mekanizmaları işe koşulabiliyor ve yararlı olabiliyordu. Herkesin pek çok şeyi/durumu İslâmcılığa maletmeye çalıştığı o vasatta, aykırı sesler çıkmış olmasına karşın son günlerdeki tartışmada bu tarz suni teneffüs ayrılıklarının pek yaşanmıyor oluşu dikkat çekicidir.
Rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarının taşıdığı/taşımaya heves ettiği problemler üzerinde durmaktansa son yıllardaki tartışma pozisyonlarını hatırlamanın zamanın teo-politiğini anlama sürecine katkı yapacağını düşünüyorum. Burada unutulmaması gereken sorular olarak ilk etapta şunları gündeme alabiliriz: İslâmcılık tartışması niçin yapıldı? İslâmcılığın yaklaşımları hangi gerekçe ile kaygı uyandırıcı bulundu? Bununla bağlantılı olarak dindar nesil ve İmam Hatip okulları belli çevrelerde neden rahatsızlık oluşturdu? Mesele neden sadece sivillik/devlet karşıtlığı üzerinden okundu, İmam Hatipler devletçi, hizmet hareketi okulları sivil bir konuma yerleştirildi? Esasında bu sorulara verilecek cevaplar tartışmanın fikri ilmihalini kavrama sürecine katkı yapacaktır.
Neonurcu yayın organları zaviyesinden bakıldığında İmam Hatip okullarına dair geliştirilen tahkir edici dilin altında yatan sebepler aynı zamanda İslâmcılığın/İslâmcıların yaşadığı “açmazları” düşünmek bakımından da dikkate alınmalıdır. İslâmcılığın devlet aklına dönüştüğü, İmam Hatiplerin elit yetiştiremediği, Neonurculuğun gelecek vizyonu olduğu fakat İslâmcılığın olmadığı şeklindeki tahkir edici egoist yaklaşım tarzı bu yayın organlarında alttan alta sürdürülmektedir. Tartışma esasında baştan sona politik bir tartışma olmasına rağmen, bir tarafın ısrarla politika dışı bir zeminden söz aldığı yanılsamasını oluşturması meselenin özünü kavramayı engellemektedir.
İmam Hatip Okulları ve Kenetlenme Stratejisi
İslâmcılık ve İslâmcılığın amacı üzerine düşünüm çabasının İmam Hatipler üzerine olanla benzer olması, hatta Türkiye’deki İslâmcıları silahlı mücadeleyi esas alan yapılarla özdeşleştirme işgüzarlığı bir yanıyla 11 Eylül 2001 sonrası küresel politikaların yürürlükte olduğunu işaret etmektedir. Basit gibi gözükebilir ama devam edegelen politik konumun İmam Hatip okullarının hem “sıradan okullar olmadığını” ifade etmeyi zaruri kılması hem de “mezunlarına verdiği mensubiyet duygusu ve kimlik hatta kişilik katkısı azami düzeye çıkabiliyor” oluşundan duyulan kaygı manidardır. Bu kaygı ister istenmez söz konusu tartışma ile İslâmcılık polemiklerini birbiri ile ilişkilendirmeyi zaruri kılmaktadır. Nedense İmam Hatip okullarını bitirenlerin edindiği kimliğin ana çerçevesi hem dini söylem hem de siyasi tercih bakımından Fethullah Gülen hareketinin eğitim tarzını öne çıkaranlar nezdinde tehlikeli addedilmektedir.
Pek çok örnek içinden Mümtaz’er Türköne’nin İmam Hatipler hakkında kurmuş olduğu şu cümleleri birlikte okuyalım:
“Türkiye’nin yeni kuşak elitleri artık imam-hatip mezunları değiller. İmam-hatipler hüzünlü, acılı, meşakkatli hatıralardan ibaretler. Artık sadece nostaljik duyguları tatmin edebilirler; Türkiye’nin gelecek beklentilerini değil. (…) İmam-hatipleri hayırla ve saygıyla yâd ediyoruz; ama hepsi bu kadar.”
Bu cümlelerde dikkat çekici olan, söz konusu kanaatlerin, İslâmcılığın öldüğünü/ölmek zorunda olduğunu adeta davul zurnayla bağıra çağıra ilan eden bir yazar tarafından dile getiriliyor oluşudur. Bahsettiğim çerçevede Türköne’nin Doğum ile Ölüm Arasında İslâmcılık kitabının son cümlelerini okuyalım:
“İslâmcılık zaten bir iktidar talebiydi. İktidarı teslim aldı, görev tamamlandı; ve kendini şaşalı biçimde feda etti.
Cenazesi ise devlet töreniyle kaldırıldı.”
Sadece bu iki yazıyı değil elbette. Türköne’nin her iki konuda kaleme aldığı yazıları bu gözle siyasal konteksti dikkate alarak tekrar okumak lazım gelir. Şayet bu yapılırsa amaçlanan şeyin ne olduğu daha net anlaşılabilecektir. Acaba İmam Hatip okulları ile İslâmcılık, neden geçmişe ait kılınmak isteniyor? Bahsettiğimiz okul ve akımın elan hegemon konumda olan eğitsel yapılara ve durmadan övülen hizmet hareketine rakip olduğu mu düşünülmektedir? Eğitim etrafında gündeme gelen konuların özünde politik bir tartışma olduğunu unutturma sürecinde, Fethullah Gülen okullarının politika dışılığına vurgu yapılıyor oluşu da manidardır. Bununla kalınmayıp sürekli bir biçimde yüceliklerinin telkin edilmesi hatta “orijinal bir saflık” varsayımına yaslanılması da dikkat çekicidir. Kısaca bu tartışmaların hemen hepsinde ana hedef, bağlılarının hizmet olarak anmayı tercih ettiği fakat Neonurculuk olarak tanımlanması uygun olan alışıldık söylevi meşrulaştırma çabası olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Mümtaz’er Türköne, İslâmcılık tartışmalarına “son noktayı” koyma niyetiyle kaleme aldığı yazısının final kısmını, hizmet hareketinin başarıları ile İslâmcılığın başarısızlığı söylemi üzerine oturtmuştur. Aslında bir kimlik siyaseti olan bu yaklaşımın, neticede İslâmcılığa çok çeşitli kiplerde karşı çıkışı köşebentlerden akademisyenlere, haber dilinden twitter mesajlarına değin yaygınlaşmış oluşu dikkat çekmektedir.
Baştan sona politik olan söz konusu çekişmenin, Neonurculuk adına bir araya kenetlenme stratejisi olarak karşımıza çıktığı ihmal edildiğinde tartışmayı anlamlandırmak mümkün olmayacaktır. Bahsettiğim bu konumlanış ‘ilke gazeteciliği” yaptığını zanneden Today’s Zaman başta olmak üzere Zaman gazetesinin belli başlı yazarları tarafından sürdürülmektedir. Ali Ünal, Ahmet Kurucan, Ekrem Dumanlı, İhsan Dağı, Şahin Alpay vb. isimlerin yazdığı yazılar İslâmcılığı “ucube bir akım” olarak kodlamaya matuf olmanın yanında dehşete kapılmış olma halinden kaynaklanan kaygılı bir haldir. Yazılarda ana hatlarıyla şunlar öne çıkarılır: İslâmcılık ölmüştür, yaşıyorsa da kötüdür. İslâmcılar ahlaksızdır, şiddet yanlısıdır vs. Buna mukabil Gülen hareketi iyidir, yararlıdır dolayısıyla nesiller üzerinde kurduğu tekel yararlıdır, devam etmelidir. Hal böyle olunca bu hareketi göklere çıkartmak zararlı olan şeyi( burada İslâmcılığı) defetmek olmazsa en aza indirmek zorunludur. Esasında var olan zayıf İslâmcılığın belli konularda haddini ‘çokça’ aşması, haddinin fazlasıyla ötesine geçmesi olgusu büyük bir rahatsızlık doğurmaktadır. İhtilafın sürekliliği kadar her bir tarafın kendisinden farklılığının farkında oluşu da tartışma üslubunu sertleştirmektedir. Galiba Bülent Keneş’in şu ifadeleri tartışmanın esasını gözler önüne sermektedir:
“Başbakan benimde içinde var olduğum yüzde 50’nin desteğine dayanarak yüzde 5’in ideolojisini toplumun yüzde 100’üne dayatmaya çalışıyor. Bir nevi çıkardığı gömlekleri yeniden giydi. Belki de o gömleği hiç çıkarmadı. Sadece rengârenk yeni gömlekler geçirdi üzerine. Hangi kitleyi arkasına almak istiyorsa ona göre gömlek giydi. Ama şimdi o gömlekleri teker teker çıkarıyor, geriye ne kalıyor teni. O tende ne var rahmetli Erbakan’ın hayatı boyunca giymekten gurur duyduğu Milli Görüş gömleğinden başka bir şey değil. Onun için yüzde 50’nin verdiği oyu istismar ederek yüzde 5’in ideolojisini yüzde 100’e dayatmak istiyor. Bu Milli Görüşçülüktür. Bu siyasal İslamcılıktır. Bu demokratlık değildir. Bu muhafazakâr demokratlık hiç değildir.”
Dershane tartışmalarının devam ettiği vasatta yapılan bu tasvir, tehlikeli bir durumla karşılaşıldığında ortaya çıkan kaygının tarihsel köklerine gidilmesi gerektiğinin de işaretidir. Türkiye’de İslâm, İslâmcılık ve laiklik üzerine çalışmalar yapan bir akademisyenin şu ifadeleri de meseleye başka açılardan da bakılması gerektiğini hatırlatmaktadır: “Başbakanın Milli Görüş çizgisine yönelmesine Nur talebeleri karşı çıkmalı; nasihat ve ikazda bulunmalı. Nurculuk ile İslamcılık bağdaşmaz.” İşte bu düsturun oluşturduğu çelişkilerin ve çekişmelerin bağrında, Nakşilik/Nurculuk çekişmesinden MSP’li yıllara, doksanlı yıllardan günümüze uzanan tarihselliğe bakılmalıdır. Keneş’e göre net bir hasım bulunmuştur artık, gerisi boştur! Dolayısıyla bugünden geriye doğru bakıldığında şu andaki çatışmanın habercisi gibi okunabilir İslâmcılık tartışması. Akabinde gelen dindar nesil, İmam Hatipler hatta AKP hükümetini, İHH’yı el-Kaide ile ilişkilendirmeye dönük yanlış ve sakat değerlendirmelerin tamamı bu tartışma çerçevesinde ele alınabilecek mahiyettedir. Cihadist ifadesi başta olmak üzere analitik dili bir tarafa bırakarak yapılan ‘nesnel’ analizler aslında başka bir parçanın-belki de bütünün- varlığını savunmaya dönüktür. Hele bu karıştırma amelinin, bizzat ideolojik savaş uzmanlarınca zihinleri bulandırmak maksadıyla mahsus yapıldığının ayan beyan ortaya çıkması nedeniyle artık kaygı verici çıkarımlarda bulunmamak elde değildir. Burada dikkate değer olan adını andığımız mesele ve mevzularda Zaman gazetesi tarafından önerilen istikametin her halükârda Fethullah Gülen hareketini kutsama şekline bürünmüş olmasıdır. Dolayısıyla İslâmcılığın öldüğüne dair söylenti aslında Neonurculuğun khimera’sıdır; yani kuruntusu veya boş hayalidir.
Somut düşünsel sonuçlarını ancak önümüzdeki yıllarda görebileceğimiz yeni bir tartışma evleği de açılmış oldu. Ortak iyiye ilişkin düşünüp taşınmaların ve kararların gönüllü laiklikle sağlanılacağının zannedilmesi gelmekte olan zihinsel problemlerin habercisi olarak okunmaya müsaittir. İslâmcılık tartışmalarında Etyen Mahçupyan’ın gündeme taşıdığı “seküler İslâmcılık” kavramı başka bir boyutta günden güne yaygınlık kazanmaktadır. Yolsuzluk operasyonlarının akabinde karşımıza çıkan ilk kavramsal limanın laiklik olması hatta bazılarının “laiklik kazandı” çıkarımında bulunması, tuhaf bir çakışma gibi gözükebilir. Önümüzdeki yıllarda İslâmcılığın açmazlarına dair kurcalamaların, İslâmcılığın sonundan ziyade tarihselci düşünürlerin de desteğiyle laiklik talebi şeklinde bir politikaya evrilmesi yaşanan düşünsel açmazı derinleştirecektir. Gecikmişliğin verdiği fanteziyle Fethullah Gülen hareketine “ılımlı İslâm” anlayışı üzerinden yüklenilmesi gelmekte olan “uyumlu İslâm” telakkisinin gündeme alınmasını da engellemektedir.
Hâsılı kelâm İslâmcılığın belli bir amaca matuf olarak tartışılmış olduğu neredeyse unutulup gitmiş durumdadır. Aynı şekilde İmam Hatip okullarına dair kaleme alınan yazıların ‘pedagojik’ olanları veya Hizmet okullarıyla arasını bulmaya çalışan yazılar da. Merak edenler bir buçuk yıl önce gündeme gelen tartışma sürecine bir daha bu dikkatle bakmalıdırlar. Bu nedenle, arada bir geriye dönüp bakmak çözüme kavuşturulamayan ya da unutturulmak istenen belli konu/m/ları, yeniden ele alıp yorumlamayı sağlayacak ve alışıldık argümanların ötesine geçmeyi sağlayabilecektir.