Prof. Dr. Yasin Aktay

Türkiye’nin 24 Haziran itibariyle Başkanlık sistemine geçişi, kendi iç siyasetiyle, devletin yeniden yapılanmasıyla ilgili bir durum. Kuşkusuz bu durum Türkiye’nin kendi iç yapılanmasında birçok eski siyasi kurumu ilga edecek, yerine ya yenilerini koyacak veya bambaşka bir yapılanmayla işlerin önem sırasını yeniden belirleyerek yeni bir devlet hiyerarşisini ortaya koyacaktır. Bu esnada gözetilen en önemli amaç, devlet işlerinin daha hızlı, daha verimli ve sonuç alıcı bir biçimde yürütülmesi olacaktır. Birçok alanda gerçekleştirilen bu değişimin iç siyasetin mantığını da işleyiş biçimini de baştan sona değiştirmekte olduğunu şimdiden görüyoruz. Bunun etkilerinin ne olacağı hususunda bu karara varış aşamalarında epeyce tartışmalar yapıldı, ama işin gerçek renginin ne olacağını en iyi sistemin işleyişini hep birlikte yaşarken görmüş olacağız. Tabii, Başkanlık sistemine geçtiğimizde iç siyasette veya siyasal davranış örüntülerinde yaşanmakta olan değişime paralel bir değişimin dış siyasette de ne ölçüde yaşanacağı ayrı bir sorudur ve bu  bağlamda sorulmayı da üzerinde epeyce durmayı da hak ediyor. Türkiye bu değişimi yaşamaktayken, dış dünyada da dünya dönmeye devam ediyordu. Kendi tarihsel sürekliliği içerisinde hiçbir sorun Türkiye halkının kendi iç yapılanmasını tamamlamasını beklemeden devinmeye devam ediyor. Türkiye kendi yapılanmasını yaşarken, tıpkı zaman zaman kendi seçimlerini yaparken, kendi içinde darbeler yaşarken, depremler yaşarken, doğal veya sosyal afetlerin içinden geçerken dünyanın geri kalanının kendi seyrinde dönmeye devam ediyor olması gibi...

Bu bağlamda, bu yazıda “Yeni Türkiye ve gelecekte yeni bölgesel ve küresel ittifak- ların geleceği” üzerine bazı mülahazalara, bilhassa Türkiye’nin Ortadoğu, ABD ve mün- hasıran Suudi Arabistan ile ilişkilerinin bu yeni bölgesel ve küresel ittifak arayışlarına nasıl yön vereceği veya bu ilişkilerin bu arayıştan nasıl etkileneceği sorusuna cevap aramaya çalışacağız. Bütün bu mülahazalara yön veren soru tahmin edileceği gibi “Yeni Türkiye” kavramının içinde saklı ve Başkanlık sistemine geçişle birlikte Yeni Türkiye’nin dış siyasetinde geçmişe nazaran önemli bir değişim olup olmayacağıdır.

İktidara geldiğinde, “sıfır sorun” iddiası veya arayışıyla yola çıkan AK Parti yönetimindeki Türkiye’nin şu anda bölge ülkeleriyle de AB ve ABD ile  de  gelmiş olduğu nispeten daha sorunlu alandan yeni veya farklı bir çıkış noktası olacak mıdır?

Uzun mülahazalar gerektiren bir soru tabii. Cevabı, Türkiye’nin bütün dış politikasını gözden geçirmeyi gerektiriyor. Türkiye’nin İsrail, ABD, AB, Körfez ülkeleri, Mısır, Suriye, Irak ve Rusya ile olan ilişkilerini ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor. Belki birçok ülkeyle ilişkiler başka ülkelerle ilişkilere bağlı olarak gelişiyor. Mısır’la ilişkiler, Körfez ülkeleriyle ilişkileri etkiliyor. ABD’nin Suriye ve Irak’ta karıştırdığı işler Türkiye ile olan ilişkileri de etkiliyor ve orada kendi siyasetinde bir değişikliğe gitmediği sürece ilişkilerin normal seyrine girmesi mümkün değil.

Öncelikle, seçimlerin bir buçuk sene öne alınarak Erdoğan yönetimindeki bir ülkenin “topal ördek” gibi algılanmasının önüne geçilerek dış siyasette çok büyük bir avantaj elde edilmiş olduğunu kaydetmemiz lazım. Bu durumun, dış siyasette herkesin hesabını en azından beş yıllığına yönetim sorununu çözmüş, istikrar sorunu  olmayan  bir  muhataba göre yapmasını sağlamayı hedeflemiş son derece stratejik bir karar olduğu söylenebilir.  Elbette böyle bir erken seçim kararı AK Parti açısından da dolayısıyla bütün Türkiye açısından da çok büyük bir kökten değişim riski içeriyordu. Zira AK Parti dışındaki, hatta AK Parti içinde Erdoğan dışındaki bir liderlik altında Türkiye’nin dış politikasının aynı seyri izleyeceğini beklemek, siyasette veya sosyolojide liderliğin payını gereğinden fazla küçümsemek anlamına geliyor.

İkincisi, Başkanlık sisteminin fiilen uygulanmaya başlandığı 24 Haziran seçiminden sonra bu uygulamanın ilk işaretlerini göreceğimiz Cumhurbaşkanı kabinesinde Dış İşleri Bakanlığında bir değişikliğe gidilmemiş olmasını, ilk anda, önümüzdeki dönem için Türkiye’nin dış siyasetinde bir süreklilik mesajı olarak okumak mümkün. Aslında aynı okuma, İçişleri bakanının tensibinde de aynı şekilde yapılabilir. Mevlüt Çavuşoğlu, Türk dış politikasında baştan beri benimsenmiş çizgiyi istikrarla temsil eden ve sürdüren bir isim olarak temayüz ediyor. Aynı şekilde Süleyman Soylu da iç siyasette en azından iki yıldır uygulanmakta olan yeni güvenlik konseptinin en önemli uygulayıcısı sayılabilir. Bu iki tercih, elbette yeni dönemde her şeyin eskisi gibi olacağı anlamına gelmiyor, ama Türkiye’nin çok hayati meselelerinde yaklaşım sürekliliğinin korunacağı anlamına gelebilir.

Üçüncüsü, Türkiye dış siyasette baştan beri ülke çıkarlarıyla insani ilkeleri dengeli bir biçimde gözetmenin müstesna bir örneğini ortaya koydu. Çıkarları için ilkelerinden vazgeçmedi, ama ilkeli duruşuyla da her bakımdan kazandı. Zaman zaman, Türkiye’nin AK  Parti liderliği altında idealizme gereğinden fazla ve ülke çıkarlarının aleyhine işleyecek şekilde yer verdiği eleştirileri yapılır. Türkiye’nin Ortadoğu’ya yeniden dönüşü, buradaki insani meselelerde taraf tutuyor olmasını ülke çıkarlarıyla tersleşme olarak okuyanlar olabiliyor. Tam da bu ilkeli veya idealist dış siyaset konsepti dolayısıyla başta sorunları sıfırlama hedefiyle koyulduğumuz yolda sorunumuz olmayan kimsenin kalmadığı, dostsuz bir dünyaya gelmiş olduğu bile söylenebiliyor. Elbette o kadar da değildir. Doğrusu sıfır sorun politikası ilk başta sorunsuz bir dünya vehmetmek gibi bir naifliği üstleniyor gibi görünse de bu politikanın en sık dillendirildiği dönemde bile Türkiye’yi  yönetenler sorunlarla dolu bir dünyanın bütün sorunlarını bitirebileceği saflığına hiçbir zaman sahip olmamışlardır.  Ancak sorununuzun olduğu herkesle sorunları halletmeye hazır olduğunuzun ilanı, böyle   bir hedefin gerçekleşebileceğine dair gerçekçi bir iç değerlendirmeniz yoksa bile başlı başına değerli bir davranıştır. Türkiye’nin sorun üreten değil, sorun çözen, ilişkisizlik değil diyalogtan yana olan, çözümsüzlüğü değil çözümü en iyi çözüm olarak gören bir yaklaşıma sahip olduğunu göstererek kendine özgü rolünü uluslararası ilişkilerde üstlenmiş oluyordu. Bu yaklaşım, Türkiye’nin dış politikasının karakteri haline gelmiş oldu ve bu karakter Türkiye’nin kendine özgü rolünü oynayabilmesi için önemli bir avantaj sağlamış oldu. Kabul edelim ki nihayetinde Türkiye’yi bugün bulunduğu noktaya getirmiş olan tam da bu siyasettir ve bu nokta Türkiye adına hiçbir değerlendirmede şikayet edilecek bir  nokta değil. Neticede bu dış siyasetin bir sonucu olarak Türkiye ekonomisi dünyanın 17. Büyük ekonomisi ve AK Parti yönetiminde yola çıktığından bu yana neredeyse dört kat büyümüş bir ekonomi olmuştur.

Sorun çözmeye çalışan Türkiye, yolun bu aşamasında daha önce nispeten daha az sorunumuz olan birçok ülkeyle de sorunlu hale geldi, bu açık. Örneğin, Türkiye eskiden beri ABD ile müttefik ama bugün aralarında ciddi sorunları var. Ancak bu sorun ortaya çıktığında aynı zamanda eskiden beri ilişkilerin çok da sorunsuz olmadığını ortaya  çıkarmış oldu. İlginç bir biçimde Türkiye’nin bugün bazı ülkelerle sorun dosyaları Türkiye’nin başa- rısızlığıyla değil, daha ziyade başarılarıyla, gücünün artışıyla ve bu gücün başka uluslararası aktörler nezdinde bir meydan okuma, bir tehdit, bir risk olarak değerlendirilmesiyle birlikte açılmaya başlanıyor. Türkiye’nin gerçekten sorunlu olmaması için bu güç iddiasından, talebinden veya arayışından belki vazgeçmesi gerekiyordur. Örneğin, Türkiye’nin yükselişi ve Ortadoğu’ya en olumlu, iyi niyetli ve barışçıl yaklaşımının bile bazı Arap ülkelerinde Türkiye’nin yeni-Osmanlı gelişimi ve bir tehdit olarak algılanmasıyla bir oluyor.

Oysa Türkiye’nin hiçbir zaman bir yeni-Osmanlı iddiası olmadı ve hiçbir tavrıyla eskiden Osmanlı tebası olan ülkeleri bu mevhum yeni Osmanlı yönetimine almak gibi bir iddiası olmadıysa da bu ülkelerin kendi tarihleriyle, kimlikleriyle Türkiye ile her karşılaşmalarından yüzleşmeleri gibi bir mukadderatın olduğu anlaşılıyor. Türkiye kendisi sorun çıkarma niyeti olmasa da salt kendisi olmak dolayısıyla her hareketinin böyle bir soruna yol açma riskinin var olduğunu bugün gelinen noktada daha iyi görebiliyoruz.

Sadece Arap dünyası ile değil, örneğin Soğuk Savaş sonrası yıllardan beri müttefiki olduğumuz ve galatı meşhur olarak aramızda bir sorun olmadığı kabul edilegelen ABD ile bu dönemde sorunlu hale gelmiş olduğumuz bir gerçek. Sorunsuz olduğumuz galatı meşhuru diyoruz, çünkü aslında sözkonusu sorunsuzluk aradaki ast-üst ilişkisinin ABD lehine mutla olarak kabul edilmesi sayesinde gerçekleşen bir sorunsuzluk. Üstelik böyle  bir  dönemde bile ABD işine gelmeyen her hükümete karşı darbe yaparak, kendisiyle çalışan yönetimlere bile hiçbir vefası olmadığını göstermiş bir müttefik. Bugün ABD ile yaşanan sorunların da Türkiye’den değil ABD’den kaynaklı olduğu apaçık bir gerçek. Belki eskiden ABD’den yana bu sorunları sorun edinmeyen bir Türkiye vardı, bugün ise Türkiye kendisine yapılan yanlışları görmezden gelen sahte bir dostluk ilişkisini sürdürmeye niyetli olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Bu meyanda bir müttefik olarak Türkiye’ye karşı savaşan terör örgütleriyle ABD’nin ısrarla devam eden işbirliğinin Türkiye için oluşturduğu ciddi güven sorunu en  açık şekilde ifade edilmiş, edilmeye devam edecektir.. Türkiye, ABD’yi bu tavrını değiştirmeye zorlayacaktır ve yeni dönemde bu konuda kendini daha iyi anlatma, ABD’yi doğru çizgiye çekme fırsatlarını değerlendirecektir. Kimse ABD’nin bu halde ısrar ettiği takdirde Türkiye’den daha iyi bir dış politika adına haklarından taviz vermesini beklememeli.

Rusya’dan S400 satın alması dolayısıyla ABD çevrelerinde Türkiye’ye karşı ciddi bir eksen kayması kaygısı yaşandığı görülüyor. Bunu Türkiye cephesinden anlamak  mümkün değil. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu bir savunma sistemini ABD ısrarla ve  sudan bahanelerle vermediği halde Türkiye’nin başka bir arayışa girmesine hangi hakla itiraz edebiliyor? Belli ki birileri Türkiye-ABD ilişkileri için malum bir resim tahayyül ediyor ama Yeni Türkiye bu resmi reddediyor.

Diğer yandan Türkiye’nin Körfez ülkeleriyle ilişkilerini etkileyen  birçok  faktör  var. İran, Mısır, Katar, Filistin, İhvan, İsrail ve ABD’nin her biri bu ilişkileri etkileyen faktörler arasında yer alıyor. Bu ilişkiler ağının içinde biriyle ilişkiler diğerleriyle ilişkileri etkiliyor. Herkesle aynı anda mükemmel ilişkiler içinde olmak mümkün olmuyor. Türkiye, herkesin kazançlı çıkacağı, barış ve anlayış içinde bir dünya için bütün taraflarla diyaloğu önemsese de tarafların hepsi aynı anlayış içinde olmayınca böyle bir dünya işlemiyor.

Doğrusu tam da bu yüzden bazen tercihler yapmak lazım geliyor. Bu tercihlerde ilkeleri çiğnemeden çıkarları da gözeterek bir yol tutturmak o kadar kolay değil. Türkiye bu kolay olmayan mecrada yürüyor.

Yeni Türkiye, yeni sistemiyle, karar alma ve uygulama konusundaki etkinliği ve çevikliğiyle temayüz edecektir. Tazelenmiş gücüyle, iddialarıyla ve tezleriyle dünya siyasetinde etkili bir aktör olarak sahnedeki yerini alacaktır. Biz bu ilişkiler içinde Türkiye’nin Suudi Arabistan’la ilişkilerine odaklanarak bu ilişkileri etkileyen faktörler dolayısıyla İran, Katar, Mısır, İhvan ve ABD ilişkilerine biraz daha odaklanalım.

Türkiye ve Suudi Arabistan İlişkileri

Türkiye ve Suudi Arabistan, Sünni İslam dünyasının en önemli iki ülkesi. İki ülkenin tarihine baktığımızda, sadece yüz sene öncesine kadar diğer Ortadoğu Arap ülkeleriyle birlikte Suudi Arabistan da Osmanlı idaresi altında bir belde idi. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı’nın dağılmasıyla sonuçlandıysa da bu  dağılmada Suudi Arabistan’ın kurucu kararı İngilizlerle birlikte Osmanlı’yla savaşarak ayrılma yönünde gerçekleşti. Bu kurucu dönemin ve  kararın sonradan iki taraf için de  mukadder kıldığı tarihi hepimiz biliyoruz. Türkiye tarafından “bizi arkadan vurmuş Araplar”, Arap tarafında ise “Arapları asırlarca sömürmüş Türk hakimiyeti” anlatıları araya konulan mesafenin besleyici-koruyucu ideolojileri olarak işledi, hala birçok zeminde işlemeye devam ediyor. Bu tarih ve bu tarihin ideoloji olarak işleyen boyutu ortada duruyor, ancak olaya bu tarih açısından  bakmaya devam etmenin artık çok gereksiz olduğu bir noktadayız. Bugün yüz yıl önceki şartlarda değiliz. Bölgesel ve küresel gelişmeler, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın kaderini birbirine bağlıyor. Bir ülkede yaşanan gelişmeler kaçınılmaz olarak diğerini de etkiliyor. Bir ülkeye yönelen tehdit doğrudan diğerine de yöneliyor, onu da etkiliyor. İki ülkeden birindeki ge- lişme diğerine de olumlu olarak yansıyor. O yüzden stratejik olarak bu iki ülkenin baştaki yöneticilerden bağımsız olarak birbirlerine tutunmaktan başka çareleri yok.

Ne var ki ülkeleri yönetenlerin siyasetleri, bu siyasetleri izleyen ve yorumlayan medyanın tutumları bu stratejik ilişkiyi etkileyebiliyor veya etkileyemese bile farklı bir görüntü ortaya koyabiliyor. Çoğu kez medyanın yansıttığı ile gerçek dünya arasında çok açık mesafeler olabiliyor. Mesela bu aralar Suudi Arabistan medyasına yansıyan Türkiye ile Türkiye medyasına yansıyan Suudi Arabistan görüntüsünün tam da yukarıdaki tarihi de öne çıkaran ideolojik açmazın içinde debelenmeye davet edenlerin çabalarıyla iç açıcı olduğunu söylemek mümkün değil. Sadece medyaya bakıldığında arada aşılamayacak ciddi sorunların olduğu düşünülecek. Oysa bir yandan da Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler en üst düzeyde gelişmeye devam ediyor. Tabii medya yansımalarının iki ülke halkları arasında yeni ukdeler oluşturmasına geniş fırsat alanları bırakmamak lazım. Bunun için belki iki ülke ilişkilerinin mevcut durumunu, iki ülkenin medya mensuplarının tanıklığında bütün açıklığıyla gözden geçirmekte fayda vardır.

Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün (BYEGM) Ramazan ayında düzenlediği, Türk ve Suudi gazetecileri bir araya getiren “Türkiye-Suudi Arabistan Medya Buluşması”nda Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçisi Velid Abdülkerim el-Khreici yaptığı konuşmada Türk medyasına Suudi Arabistan hakkında yansıyan haberlere dair çarpıcı örnekler verdi:

“Örneğin İstanbul’da Kudüs konulu her iki olağanüstü İslam Zirvesine Suudi Arabistan’ın hangi seviyede katılım gösterdiğine dair haberler, iki ülke arasında bir mesafe var olduğu şeklinde yorumlanmaya çalışıldı. Hatta ilk Zirve’ye ve Türkiye’ye gereken önemi vermediği şeklinde yorumlandı.

Oysa zirveye katılım gösteren kişi tam da İslam İşbirliği teşkilatının işlerinden sorumlu olan bakandı ve bu toplantı için Dışişleri bakanından daha uygundu ve onun tercih edilmesi Suudi Arabistan’ın bu toplantıya en üst düzeyde önem verdiğinin işaretiydi. Ama başka türlü yansıtıldı. Buna rağmen bu eleştiriler dikkate alınarak, son Zirve’ye aslında daha önemli olmayan Dışişleri bakanlığı seviyesinde katılım gösterildi. Ayrıca ilk Zirvenin gerçekleştiği gün Kral Salman’ın bizzat katılamamasının sebebi de yılda bir gerçekleşen Danışma Meclisi açılışına denk gelmiş olmasıydı. O toplantı da çok önemliydi.”

Durum daha iyi anlaşılsın diye Khreici, geçtiğimiz yıl sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da Suudi Arabistan’da gerçekleşen bir İslam Zirvesine Partisinin Kongresini gerekçe göstererek katılmadığı durumu örnek olarak gösterdi. Kimsenin Cumhurbaşkanının bu toplantıya önem vermediğini düşünmediğini de sözlerine ekledi.

Her iki ülkedeki algı oluşumlarını bir arada düşünmeyi başaran bu diyalogda, bir şey daha yapılmış oldu. İki ülke ilişkilerinin medyaya bu şekilde yansımalarının sebepleri ile birlikte neticede sorunsuz olmayan bir alanın da var olduğu kabulünden hareketle bu sorun alanları da konuşuldu.

Doğrusu Türkiye ve  Suudi Arabistan ilişkileri, AK Parti döneminde 2013 Temmuz’unda Mısır’da gerçekleşen askeri darbeye kadar sürekli bir gelişme eğilimi içindeydi. Mısır askeri darbesi karşısında iki ülkenin düştükleri ayrılığın üstüne geçtiğimiz yıl Katar meselesindeki ayrılık da eklenince ilişkilerin artık güllük gülistanlık, hiçbir şey yokmuş gibi devam etmesi mümkün olmadı. Aslında Türkiye, Mısır’daki kanlı askeri darbeye karşı takındığı açık tavırla Suudi Arabistan’la tutumu  ve  siyaseti farklılaştığı halde hiçbir zaman  bu farklılığın iki ülke ilişkisini olumsuz etkileyecek bir faktör olmaması için çok yoğun bir çaba sarf etti. Başka alanlarda işbirliğine devam etmeyi mümkün gördü ve önemsedi, üstelik Mısır askeri darbesi Türkiye’nin çıkarlarına doğrudan zarar vermiş olduğu halde.

Bu arada geçtiğimiz yıl Katar konusunda yaşanan Körfez krizinde Türkiye’nin ortaya koyduğu tavırla ilişkilerin iyice gerildiği bir gerçek. Suudi Arabistan, Türkiye’nin iki ülke arasındaki arabuluculuk konumunu, Katar yanlısı bu tutumuyla kaybetmiş olduğunu açıkça ifade etti. Suudi Arabistan medyası bu yüzden Türkiye’ye karşı her gün eleştiri, hatta saldırı dozunu daha da artıran yayınlar yapıyor.

Bu eleştirilerde Türkiye’nin konumu ve tavrının yeterince iyi anlaşılmadığı çok açık. Türkiye baştan itibaren bu krizde Katar’ı savunmak için ortaya koyduğu tavrın bir Suudi Arabistan karşıtı tavır olmadığını ifade etti. Türkiye’den tarafsızlık bekleyenler bu tarafsızlığı sergileyebilmek için orantılı iki tarafın hayatta kalması gerektiğini takdir etmeliler. Bir tarafı tamamen imha etmeye azmetmiş bir büyük tarafı önce engellemek gerekiyordu. Sorunlarını konuşup bir çözüme kavuşturmak için yapılabilecek bir arabuluculuk ancak o zaman mümkün olur. Taraflardan biri yok olduktan sonra zaten arabuluculuk yapacak bir durum da kalmıyor, tarafsızlık sergilemek de.

Türkiye’nin yaptığı kardeşler arasındaki kavganın geri dönülmez biçimde bir hukuksuzluğa yol açmasını engellemek. Bunu Türkiye yapmasa belki dinimize de kültürümüze de coğrafyamıza da uzak başkaları büyük bir pahaya bu role talip olacaklardı. Irak’a karşı Kuveyt’te yaptıkları himayenin bölgemizde neye yol açtığını herkesin hatırlaması gerekiyor.

Türkiye-S.Arabistan ilişkilerini etkileyen birçok faktör var: ABD, İran, Katar, Mısır, İhvan ve Tarih olarak sınıflayabileceğimiz bu faktörlere biraz daha yakından bakalım.

İran Faktörü

Yukarıda Suudi Arabistan medyasına yansıyan Türkiye ile Türkiye medyasına yansıyan Suudi Arabistan görüntüsünün iç açıcı olmadığını söyledik. Mevzu sadece bazı olaylarla ilgili haberlere yansıyan dil ve bunun taraflılığı değil. Doğrusu Türkiye tarafında bu durum bir kampanya konusu değil. Türkiye’den hiç kimsenin S. Arabistan aleyhine, hasmane bir kampanyanın içinde olması söz konusu değil. Olsa olsa bazı olaylarla ilgili kullanılan dilde

S. Arabistan tarafını rahatsız edecek nitelikte yorumlar veya haberlerin yansıtılma biçimindeki belirgin oryantalist söylem olabiliyor. Önemsiz değil, ama sistematik bir hasmane kampanya konusu da değil.

Ne yazık ki medyanın Arap tarafında durum bu düzeyin çok ötesinde. Bugünlerde Türkiye’ye karşı ağır bir karalama ve yıpratma kampanyası yürütülüyor. 2018 Nisan-Mayıs aylarında Birleşik Arap Emirlikleri ve S. Arabistan kaynaklı bazı kesimlerce, Türkiye’nin bugünlerde çok karışık olduğu, güvenli olmadığı, bilhassa Arap turistlere yönelik yankesicilik faaliyetlerinin çok arttığı, her an bir terör olayının Türkiye’nin her yerinde olabileceği yönünde iyi hazırlanılmış kısa videolarla yoğun bir propaganda çalışması yapılıyor. Burada amacın Türkiye’nin ekonomisine önemli katkıları olan Arap turistleri etkileyerek onları Türkiye’ye gitmekten alıkoymak, böylece Türkiye’yi bir ekonomik krizin içine çekmek olduğu gizlenmiyordu.

Arapların Avrupa, Amerika veya dünyanın çok güvenli birçok yeri dururken Türkiye’ye gitmelerinin akıl karı olmadığı telkin ediliyordu videolarda. Aynı zamanda Türkiye’de yatırımları olanlara, Türk Lirasında yaşanmakta olan hızlı düşüş örneği üzerinden gelecekte yaşayabilecekleri zararlar konusunda da abartılı yorumlar yapılarak yatırımlarını durdur- maları, geri çekmeleri şiddetle tavsiye ediliyordu.

24 Haziran seçimleri sürecine girer girmez Türkiye’nin dövizde yaşamaya başladığı saldırıyı tamamlayan bir adım gibi görünüyordu bu. Kuşkusuz, aynı zamanda 24 Haziran seçim kampanyasına kimin hangi safta giriyor olduğunu da gösteren anlamlı bir olay. Kampanya adayların seçmene sunacakları program veya seçim beyannamelerinin tartışılması düzeyinde kalmadı tabii. Daha fazlası bu tür hariçten müdahalelerle gerçekleşti. Ancak her iki kampanyanın neticede başarısız kaldığı ve neticede onların istediğinin olmadığını hep birlikte gördük. Recep Tayyip Erdoğan başkan seçildi, partisi parlamentoda çoğunluğu yine elde etti ve Türkiye’ye tarihinin en önemli Arap turist akını gerçekleşmiş oldu. Türkiye, Arap turistlerden yana tarihinin turizm gelirleri rekorunu kırmış oldu. Bu durum aslında Arap dünyasında bazı elitler, medya mensupları ve siyasetçilerin açıkça Türkiye karşıtlığına rağmen geniş sıradan halk kitlelerinin tamamen Türkiye’den yana olduklarının apaçık bir görüntüsünü oluşturuyor.

Türkiye-S. Arabistan ilişkilerini etkileyen faktörlere, bilhassa iki taraf medyasına yansıyan şekliyle değinmek gerekirse, ilk etapta şu soruyu sormak gerek: medyayı bu şekilde davranmaya sevk eden nedir?

Türkiye-S. Arabistan ilişkilerini belirleyen önemli konulardan biri İran’dır. Türkiye’nin İran’la ilişkileri Suudi Arabistan’la olan ilişkilerine de bir şekilde yansıyor. Çünkü S. Arabistan için İran açık bir tehdittir ve birçok cephede İran’la karşı karşıya kalıyor. Yemen’de İran’ın desteklediği Husilere karşı oluşturduğu meşruiyet koalisyonuyla birlikte savaşıyor

S. Arabistan. Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta ve daha önemlisi kendi sınırları içinde İran tehdidini hissediyor.

Türkiye’nin özellikle nükleer enerji programı konusunda BM Güvenlik konseyinde ve son olarak ABD’nin anlaşmadan çekilme kararına karşı verdiği desteği Suudi tarafı kaygıyla karşılıyor. Ama doğrusu bu kaygı, Türkiye’nin tutumunu yanlış yorumlamasından kaynaklanıyor. Türkiye S. Arabistan’a karşı asla İran’a taraf olmaz, ama elbette İran’ı düşman olarak da görmez.

Buna mukabil, İran’ın S. Arabistan’ı tehdit eden faaliyetleri Türkiye’yi de rahatsız ediyor ve Türkiye o konularda kesinlikle S. Arabistan’a daha yakın duruyor. İran’ın Suriye’de, Irak ve Yemen’de ortaya koyduğu açıkça mezhepçi yayılma politikalarına şiddetle karşı çıkıyor ve bu politikalardan bir hayli mustarip. Hele  aynı  mezhepçi yaklaşımla İran’dan yana S. Arabistan’a yönelen tehdidi doğrudan kendisine yönelmiş gibi hissetmekten çekinmez. Hatta İran’ın uygulamakta olduğu Şii yayılmacılığına yönelik politikalar Türkiye’yi de hedef alan, Türkiye’ye de zarar veren politikalar. Türkiye bu politikaları  dolayısıyla  da İran’a karşı çıkıyor. Bu konu aralarındaki en önemli tartışma konularından biri. Şiileştirme politikaları salt bir düşüncenin veya inancın ikna yoluyla, hatta misyonerlik-irşad tarzı bir faaliyetle yayılması bile tolere edilir, ancak İran’ın seçtiği yol çatışma ve istikrarsızlık alanları oluşturarak bu  alanlardan zoraki nüfus hareketlilikleri oluşturarak istila etme yolu ve   bu yol bütün bölgenin geleceğine yönelik bir tehdit olarak algılanmaması mümkün değil.

Tabii işin ilginç tarafı, İran’ın S. Arabistan’ı veya Körfez ülkelerini tehdidi İran’ın da düşman bildiği ABD’nin silah satışlarını artırmaktan başka bir işe yaramıyor. İran tehdidi her gündeme geldiğinde Körfez ülkelerinin ABD’den milyarlarca dolar silah alımı yaptığı görülüyor. Sadece bu durum bile İran ve ABD arasındaki bu fonksiyonel ilişkinin gerçekliğine muttali olmamıza yeter.

Buna karşılık Türkiye’nin İran’ın nükleer programını desteklemiş olması hiçbir şekilde İran’ın başka alanlardaki faaliyetlerini veya yanlışlarını da sahiplendiği anlamına gelmez. Türkiye’nin desteği tamamen ilkeseldir: Barışçıl nükleer enerji programına herkesin hakkı var, İran’ın bile, ama nükleer silah programına hiç kimsenin hakkı yok, İsrail’in bile.

Türkiye bu tutumuyla ABD’nin ve genel olarak dünya düzeninin ikiyüzlülüğünü ve ilkesizliğini deşifre etmiş oluyor. İsrail’in var olan nükleer silahlarına ses çıkarmayan güçler İran’ın  barışçıl nükleer enerji programına neden karşı çıkıyorlar? Bu  soruyu dillendirmek ve siyasi bir bilinç oluşturmaktır maksat. Yoksa elbette amaç S. Arabistan karşısında İran’ı tutmak olamaz.

Aslında bu konuda benzer bir desteği Türkiye, S. Arabistan’a  da  yakın zamanda verdi. 11 Eylül  saldırılarında ölenlerin yakınlarına ödenecek tazminat hususunda S. Arabistan’a  bir fatura çıkarmaya çalışan ABD’ye karşı yine en dik duruşuyla Türkiye karşı çıktı. Türkiye bu duruşuyla hem bölgede kendi sorunlarımızı kendi aramızda çözebileceğimize dair güçlü bir mesaj vermiş hem de ABD’ye karşı kendi bağımsız politikalarımızı pekala uygulayabileceğimizi anlatmış oluyor.  Böylece arada ihtilaf olduğunda illa bir  tarafı tutmadan ve ihtilafı düşmanlık boyutuna vardırmadan çözmenin bir yolu bulunmuş olur.

Mısır ve İhvan Faktörü

Suudi Arabistan ve Türkiye arasındaki, özellikle medyaya yansıyan şekliyle veya medyanın etkilediği ilişkileri seri olarak yazdığım bugünlerde, bu ilişkilerin seyrinde enteresan gelişmeler oluyor. Yukarıda bahsettim. Türkiye 2018 yılının yaz sezonuna girerken Birleşik Arap Emirlikleri ve S. Arabistanlı bazı aktivistlerin başlattıkları yoğun bir Türkiye karşıtı kampanya ile karşı karşıya kaldı. Bu kampanya bazı haberlerin diline kendiliğinden yansı- yan tarafgir veya önyargılı dilden ibaret değil. Bayağı aleyhte, hasmani duygularla yürütülen bir kampanya. Türkiye’nin bugünlerde ekonomisini etkileyerek seçim sürecini de böylece belirlemeyi, dolayısıyla Erdoğan’ı yıkmayı hedef alan bir kampanya… Bu kampanyaya kısa bir süre içinde cevap, ilginçtir, yine S. Arabistanlı ve Kuveytli başka aktivistlerin yeni ve güçlü bir kampanyasıyla geldi. “Yazımız Türkiye’de daha güzel!” başlığıyla sürdürülen kampanyada Türkiye’de tatili gerçekten çok güzel gösteren video kesitleri, resimler, güzel tecrübelerden örnekler veriliyor, Türkiye’nin farklı imkan ve güzellikleri yansıtılıyordu.

Bu kampanya, tamamen gönüllü bir Arap aktivizminin çabası olarak çıktı. Bunun yanı sıra Kuveyt’ten milletvekilleri, Millet Meclisinde yaptıkları toplantılarda maruz kaldığı bu saldırıda Türkiye’nin yanında durmanın bir görev olduğundan hareketle bir dizi karar alıp uygulamaya soktular. Buna Kuveytli vatandaşların tasarruflarını Türk lirasına çevirme kampanyası da Türkiye ile aradaki bir çifte vergilendirme hususunun Türkiye lehine yeni- den düzenlenmesi de dahil. Bu yeni gelişmeyi de kaydederek Türkiye ve S. Arabistan iliş- kilerini bir şekilde etkileyen başka bir faktöre, İhvan-ı Müslimin faktörüne geçelim.

Özellikle Arap Baharı sürecinden sonra Mısır’da seçimleri kazanan İhvan kökenli Muhammed Mursi’ye karşı yapılan askeri darbeden hemen sonra Türkiye ve S. Arabistan ara- sında ciddi bir gerilim alanı oluştu. Malum, S. Arabistan bu darbeyi destekledi, finanse etti ve etmeye bugüne kadar devam etti. Türkiye ise bu askeri darbeye karşı dünyada en net, hatta tek net tutumu sergileyen ülke oldu. Türkiye’nin bu duruşu iki ülke arasındaki net bir tutum farkı. Bunda kuşku yok. S. Arabistan medyası kendi duruşlarını savunacak sağlam bir argüman ortaya koymak yerine Türkiye’nin bu duruşunu İhvan’a meyil olarak anlayıp Türkiye’yi adeta İhvan’la özdeşleştirme gayretine girdi.

Oysa Türkiye’nin darbeye karşı duruşu bir İhvan savunması değil, darbelere ve darbelerle ortaya çıkan açık insan hakkı ihlallerine karşı bir duruştu. Sisi’nin kendisine emanet edilmiş bir görevi, iktidara gelmek için bir darbe aracı olarak kullanması her şeyden önce   bir emanete ihanet ve yetki gaspı idi ve  bu  ihanetin herhangi bir Müslüman ülke tarafından desteklenmesi, toplamda bütün İslam dünyasının ciddi bir ahlaki sorunudur.

Üstelik bu  darbe esnasında dökülen binlerce masum insanın kanı o  darbenin caniliğine, katliamına, yoğun insan hakkı ihlallerine şahitlik etti. Darbeden sonra  toplamda  yüz bine yakın insan tutuklandı, ağır işkenceye maruz bırakıldı. Halen 60 binin üzerinde yaşlısı, genci, kadını, hastası, en ağır zindan koşullarında en temel sağlık-tedavi hakkından, adil yargılama hakkından, yakınlarıyla ve avukatlarıyla görüşme hakkından mahrum  bırakılarak tutuluyor. Bu insanlar İhvan değil de başka bir yapı olsaydı da savunulmayı hak ederdi. Türkiye, bütün İslam dünyasında insan hakları seviyesinin geliştirilmesini kendine bir gö- rev edinmiştir. Bunu İslam dünyasında birilerinin görev edinmesi gerçekten gerekiyor. İn san haklarını kul hakkı olarak görüp konuyu doğrudan ve ağır bir dini sorumluluk olarak tanımlamış bir dindir İslam; bize başkalarının insan hakları dersi vermesine ihtiyacımız olmayacağı kadar. Ama maalesef İslam’ın bu konudaki hassasiyetini unutup konuyu ancak uluslararası bir konu haline geldiği ölçüde önemsiyoruz. Mısır’da  bugünkü ağır insanlık dışı uygulamalara bütün İslam dünyasının ortak bir tavır geliştirmesi gerekiyor.

Konunun İhvan’la alakası yok. Türkiye tecrübesi ile İhvan tecrübesi birbirinden çok farklı. Ama İhvan demişken nasıl bir toplum kesiminden bahsediyor olduğumuzu da tavzih edelim. İhvan, bugün bütün dünyaya yayılmış örgütlülüğüyle birkaç ülke kuracak bir nüfusa ve etkinliğe sahip. Birçok ülkede ya iktidarda veya iktidarın ortağı veya ana muhalefette. Ama faal olduğu her yerde terörle, şiddetle arasına son derece net bir mesafe koymuş bir hareket. İhvan’a terörle münasebeti konusunda isnat edilen en ağır suçlama, bazı terör olaylarına bulaşmış olan örgüt veya kişilerin bir zamanlar İhvan’a mensup olmalarıdır. Böylece İhvan’ın şiddet anlayışını barındırmıyorsa bile doğurmuş olduğu söyleniyor. Oysa bu münasebetlere dair daha doğru bakış şudur: İhvan, şiddete meyilli olan kimseyi içinde barındırmadığı için, bu meyli olanlar ancak İhvan’ın dışına çıktıklarında istediklerini yapabiliyorlar.

Aslında S. Arabistan tarafının şunu iyi anlaması gerekiyor. Türkiye tecrübesi İhvan’ın çok ötesinde bir tecrübe, ama Türkiye, İhvan’ı da İslam ümmetinin bir gerçeği ve bir parçası olarak görüyor. Nasıl İran ve S. Arabistan arasında nefret ettirmek değil yakınlaştırmak, ayırmak değil birleştirmek, çatıştırmak değil uzlaştırmak yönünde  bir tavrı varsa İhvan konusunda da tavrı bundan farklı değildir. Nitekim buna çabaladığı  için Türkiye’nin İran’ın her yaptığını onaylıyor olduğu sonucu da çıkarılamayacağını söylemiştik. Kanaatimce S. Arabistan’ın İhvan’dan yana korkuları veya endişeleri son derece yersizdir. İran’ın S. Arabistan karşıtlığı çok açıksa da İhvan’ın S. Arabistan karşıtlığına dair münferit bazı kişilerin ifadelerinden başka hiçbir emare yoktur. Sisi darbesini desteklemesine rağmen S. Arabistan’a karşı ifadelerinde hiçbir zaman dozu aşan bir eleştiriye gitmedi İhvan çevreleri. Dahası, S. Arabistan gerçek anlamda bir dost-düşman değerlendirmesi yapacak olursa, İslam dünyasında dayanacağı en zinde toplumsal gücün de İhvan’dan başkası olmadığını görecektir.

Görmediği ve İhvan’a karşı yersiz bir korkuyu siyasete dönüştürdüğü ölçüde S. Arabistan kendi en doğal toplumsal dayanağını yok etmektedir. Arap Baharına karşı-devrimlerle cevap veren S. Arabistan bu tutumuyla da bütün İslam dünyasında demokrasiye karşı eski, geleneksel sömürge kuşağının muhafaza edilmesini savunurken, halklar nezdinde meşruiyeti gittikçe daha da azalmaya yüz tuttu. Arap Baharı Türkiye’den giden söylemsel ve tarihsel basınçla gerçekleşmekte olduğu için bu  sürecin içinde kendini gittikçe Türkiye  karşıtı  bir eksenle daha fazla bütünleşmiş buluyor. Bu elbette S. Arabistan için bir kader değildir, ama bugün için yaptığı tercihlerle bu kutuba doğru çekiliyor. Bu onun  giderek bozulmaya yüz tutmakta olan ABD ve İsrail ile yakınlaşmasını da sağlıyor. S. Arabistan ABD’nin yüzyılın çözümü diye lanse ettiği ve içinde Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınmasının bulunduğu sürecin Orta Doğu’daki en büyük destekçisi ve müttefiki olarak da öne  çıkıyor. Bu durum Müslümanların Kutsal beldelerini içeren S. Arabistan’da bir devlet politikası olarak ne kadar sürdürülebilir, kendi içinde yaratacağı huzursuzluk ve gerilimler ne ölçüde bastırılabilir veya bu nelere mal olur, bunlar da önümüzdeki dönemin gündemini belirleyecek sorulardır.

Yeni Türkiye ve ABD’nin Eksen Arayışı

Türkiye, Başkanlık dönemine geçilirken Türk-Amerikan ilişkileri de geleneksel seyrinden çok farklı bir kulvara girmiş durumda. Türkiye ile ihtilaf ABD’nin gizli gündeminin giderek mızrağa sığmamaya başladığı veya müttefik göründüğü ülkelerde çevirdiği entrikaların artık gizlilik miadı dolmadan açığa çıkmasıyla birlikte kaçınılmaz bir hal almış oldu. ABD’nin geçmişte de Türkiye’deki bütün darbeleri desteklemiş olduğu sır olmaktan çıkmıştır. Kendi müttefiki ülkenin meşru güçleriyle siyaset yaparken darbecileriyle iş tutma alışkanlığı, seçilmiş siyasetçiler nezdinde ABD’yi doğal olarak güvenilmez bir müttefik kılmıştır. Ancak eskiden darbeler gerçekleştiğinde darbe yemiş siyasetçilerin hükmü kalmadığından ABD için bir kayıp sözkonusu olmuyordu. Oysa bugün Türkiye’de desteklediği darbecilerin işi bitirememesi neticesinde darbecilerin suç ortağı olarak ifşa olması kaçınılmaz oluyor. Darbeye karışmış İncirlik veya NATO subaylarının bütün yargılamaları doğrudan veya dolaylı olarak ABD’nin de yargılanması anlamına geliyor. FETÖ’nün elebaşına verilen lojistik ve finansal destekle ABD’nin Türkiye’ye karşı terörün finansmanını sağlaması yetmiyormuş gibi Türkiye’ye karşı yıllardır savaşmakta olan PKK’ya verdiği ısrarlı destekle de Türkiye ile ilişkileri düzeltmek gibi bir niyetinin ve arayışının da olmadığı anlaşılıyor. Türkiye kendisine karşı açıkça yapılan bu yanlışlarda ısrar edildiği sürece ABD ile bu yanlışları gözardı eden, sorunsuz bir ilişki arayışında olması mümkün değildir. Araya son zamanlarda giren Rahip Brunson olayı kötü seyretmekte olan bu ilişkileri daha da kötüleştiren bir vaka olarak kalmıştır. Yanı sıra ABD’nin Ortadoğu’daki bütün politikaları Türkiye’nin temsil ettiği Ortadoğu barış vizyonu ve siyaset tarzı ile fazlasıyla ters gidiyor. Bu açıdan bakıldığında kısa ve orta vadede Türkiye ve ABD’nin ittifak çemberinin kolaylıkla eski haline dönmemecesine kırılmış olduğu açıkça görünüyor. Buna mukabil muhtemel gelecek senaryoları içinde ABD’nin bu tarzı siyasetinin kendisine ne kazandırdığına baktığımızda kocaman bir hiçten başka bir şey de görünmüyor. ABD’nin bölgede Türkiye gibi bir müttefikini bile bu kadar hoyratça kaybetmeyi göze alması, taşıdığı gizli gündemin ona sahip olduğun- dan çok daha fazlasını kazandıracağından değil. Aksine ABD’nin Ortadoğu siyasetini yöneten bir akıldan ziyade kendisine büyük faturalar ödettirecek dinsel bir bağnazlığın veya irrasyonel güdülerin belirleyici olduğunu görebiliyoruz. Biraz yakından bakalım..

ABD İçin En Tehlikeli Senaryolar

ABD ile ilişkilerde yaşanan türbülansa Türkiye’nin dış politikasında girilen yeni bir zorluk olarak bakılabilir belki. Nitekim Türkiye’nin dış politikasında son zamanda yaşamakta olduğu sorunlar zincirinin bir halkası olarak görenler bu konuda ağırlıkta.  Arap Baharı sürecinden beri Ortadoğu’da durum malum. AB’nin özellikle 15 Temmuz  darbesinde ve sonrasındaki tutumu ile gerilen ilişkiler Türkiye’nin AB ile bütünleşme sürecine hissedilir bir kötümserlik havası katmış durumda.

AB ülkelerinden özellikle darbe sonrası süreçle ilgili yükselen haksız homurtulardan şimdi Türkiye  karşıtı ciddi bir söylem teşekkül etmiş durumda. Darbe gecesi demokrasisini ve insan haklarını canını siper ederek savunan Türk halkının yanında durmayı akıl etmeyen AB ülkelerinin darbe sonrası darbecilerin hukukuna ve PKK teröristlerine dair sergiledikleri göz yaşartıcı hassasiyet tabandan tavana Türkiye-AB ilişkilerini gittikçe zehirleyen bir etki yapıyor.

Bununla birlikte Türkiye AB’ye üye olma konusunda gerekli şartlar neyse onları samimiyetle yerine getirme konusunda elinden geleni yapmaya çalışıyor. Sorun büyük ölçüde Kıbrıs ve  terörle mücadele gibi konularda dere geçerken üretilen yeni sorunlar ve  sonradan birliğe üye edilmiş devletlerin engellemelerine karşı büyük devletlerin seyirci kalmalarından kaynaklanıyor.

Türkiye büyüyen, büyümek isteyen, kaynaklarını bu doğrultuda etkili ve verimli bir şekilde kullanmak isteyen bir ülke. Durduk yerde kendisini bu yoldan geri bırakacak bir sorun alanını kimseyle oluşturmak istemez. Son zamanlardaki gelişmelerin hiçbirinde de Türkiye bu sorun alanını kendisi üretmiş değildir. Türkiye halkı, demokrasisi, devleti ve lideri tarihinin en organize ve en sinsi darbe sürecine maruz kalmıştır.

Bu darbe süreci bir açıdan bakıldığında Türkiye’nin kendi iç sorunudur. Darbe girişimi gerçekleştiğinde bunu bir iç sorun olarak görerek seyretmeyi tercih eden, yani Türkiye halkıyla dayanışmayı akıl etmeyen ülkeler, darbe sonrası Türkiye’nin bu darbeyle veya darbecilerle hesaplaşma sürecini kendi sorunları haline getirip bu konuda Türkiye’nin aldığı, almaya çalıştığı tedbirleri bir sorun alanı haline getirdiler.

OHAL’e yöneltilen eleştiriler, darbecilerin kendi ülkelerinde güvenli bir biçimde barındırılması, himaye edilmesi, Türkiye aleyhine kendi ülkelerindeki faaliyetlerine göz yumulması ve Türkiye demokrasisine bu esnada yöneltilen haksız ve anlayışsız eleştiriler bu sorunların kaynağını oluşturmuştur.

Başa dönersek, ABD ile gerilen ilişkilerimizi bütün bu sorunların merkezine Türkiye’yi koyarak okumak bir yoldur ama hem haksız hem de gerçeklerle bağdaşmayan bir yol. Daha gerçekçi yol ABD’nin son zamanlardaki dış politika grafiğine bakarak okumaktır. O durumda şöyle bir manzara çıkıyor karşımıza: Trump’tan beri ABD’nin ilişkilerini bozmadığı neredeyse hiç kimse kalmamış durumda.

Trump’un Körfez’e yaptığı ve haraç alır gibi para toplamayı hedefleyen gezisini bir kenara bırakırsak, geriye kalan bütün ilişkileri ABD’nin bütün dünyayla kavgalı olduğu bir görüntüsünü veriyor. Aslında Körfez’de görünürde topladığı intibaı verilen parayı da gerçekten ne kadar toplamış olduğu tartışılır bir konudur. Hiçbir şey kazandırmayan, sadece kendi kazancına tamah eden bir yaklaşım hem sürdürülemez hem de uzun vadede ABD’yi kaybettirmekten başka bir işe yaramaz. Neticede en iyi ihtimalle bir defalığına kasasına koyduğu para karşılığında adeta altın yumurtlayan bir tavuk kesilmiş olacak ve uzun vadede ABD’nin küçüleceği ve uluslararası rekabette kaybedeceği bir süreç daha da hızlanmış olacak.

ABD’nin Almanya, Fransa, İngiltere ve bütün Avrupa ülkelerini karşısına alarak bir de yanında hiçbir müttefik almadan Kuzey Kore ve İran’la dondurulmuş sorunları tekrar canlandırması, Rusya ile izlediği bir ileri-bir geri politikalar herhangi bir ülke için Trump’ın sataşma sırasını beklemesini beraberinde getiren bir durum oluşturmuş durumda. Bu açıdan bakıldığında, Trump yönetimindeki ABD’nin Türkiye ile Brunson vesilesiyle açtığı kriz sayfası istisnai değildir.

Özellikle Çin ve Avrupa ile giriştiği ticaret savaşları ve şimdi Türkiye ile açtığı kriz sayfası giderek ABD’yi her alanda yalnızlaştıran bir etki yapmaya doğru gidiyor. Doğrusu bu bir tür ABD’nin kendi içine kapanmasını beraberinde getirecek, bir kapalı ekonomi haline gelmesine yol açacak bir süreç gibi görünüyor.

Trump, içeride pompaladığı söylemlerle buna hatırı sayılır bir ABD milliyetçisi taraftar kitlesi oluşturmuş durumda. Aslında bakarsanız, bu politikaların en merak edilecek neticesi iç ekonomi üzerindeki etkileri olabilir. Bu konuda ABD içindeki ekonomik göstergeler kısa vadede beklendiği kadar tehlike sinyalleri vermiyor. 2,2, olarak beklenen büyüme ilk çeyrekte yaşanan yüzde 2’lik büyüme ile yıl sonunda yüzde 2 olarak revize edilmiş. Tarım dışı istihdam Haziran ayında 213 bin kişi artmış vs.

Göstergelerin korkulandan daha düşük olmasının sebebi, içe kapanan ekonomide iç talebin canlandırılması, yükselen dolar fiyatlarıyla ihracatın azalması ama aynı zamanda ithalatın da azalması. Bütün bunlar uzun vadede ekonominin içine kapanmasının işaretleri. Ancak ihracata bu kadar ayarlı ABD ekonomisini bu kapalılığa ne kadar dayanacağını kimse hesaplayamaz.

Bu arada gittikçe körüklenen Erdoğan düşmanlığının kısa vadede istenen sonucu vermesi halinde ABD’yi bekleyen senaryolar da yeterince uyarıcı. 15 Temmuz darbe girişimine geri dönüp oradan ilerleyelim: Allah muhafaza başarılı olmuş bir darbe sonucunda karışıklığa girecek olan bir Türkiye sadece kendi karışmakla kalmaz yaşanacak göçlerle, iltica süreçleriyle bütün bir Avrupa’yı da karıştırmış olurdu.

Avrupa’daki sonuç doğrudan aşırı sağın her yerde iktidara gelmesi olurdu. Bu durumdan kazançlı çıkacak tek ülke bölgede Rusya, dünyada Çin olurdu. ABD bu darbeyi ne kadar desteklediyse de sonuçları kendisi için de sonun başlangıcı olurdu. Sadece bu senaryo bile ABD için Türkiye ile ilişkileri bir an önce düzeltmek konusunda yeterli bir uyarı olmalı. Türkiye ile ilişkileri düzeltmek ise halkının değerleriyle, lideriyle ve demokrasisiyle barışmak demek.

ABD’nin Kendi Kendini Kuşatma Süreci

Trump yönetimindeki ABD’nin İran’la nükleer anlaşmadan çekilmesinin ardından ilan edilen yaptırım programının uygulanmasına dün itibariyle başlandı. ABD Başkanı Trump   bu dönemi Twitter üzerinden yaptığı açıklamayla şöyle duyurdu: “Bunlar şu ana kadar uygulanmış olan en sert yaptırımlar ve Kasım ayında yaptırımlar yeni bir seviyeye yükseltilecek. İran’la iş yapanlar ABD’yle iş yapamayacak. Ben dünya barışı istiyorum, daha azını değil!”

Trump’ın istediğine dair sözleri insanlığın aklıyla dalga geçer gibi. Bu sözlere Suriye’de ve Türkiye’de desteklemekte olduğu PKK gibi terörist grupların söyleminden aşinayız. Dil- den barış kelimelerini düşürmemek ile elden silahları düşürmemek birbirini nedensel olarak takip eden iki olay gibi. Barış diyerek sivil halka yönelik katliamlar yapmak, demokrasi diyerek milletlerin iradesini yok etmek, milyonlarca insanın hayatına mal olan kaotik sü- reçleri başlatmak, ABD’nin şimdiye kadar “barış adına” yüklendiği bütün operasyonları takip eden eylemleri oldu. Ancak, Trump’ın ABD yönetiminin İran’a uygulamayı kafasına koyduğu yaptırımlar bu sefer kendisinin zannettiği gibi beraberinde geniş bir ittifak bulamayacak gibi görünüyor.

Bu yaptırımlara karar verme süreci, yani İran’la nükleer anlaşmadan geri çekilmesi sürecinin kendisine hak veren hiçbir dünya ülkesi yok zaten. 5+1 olarak anılan ülkelerin hiç birisi şimdiye kadar İran’la yürütülen müzakerelerde, İran’ın anlaşmalara uymadığına dair bir durumla karşılaşmış değil. ABD’nin anlaşmadan çekilme kararı İran’ın anlaşmalara uymaması gibi bir gerekçeye dayanmıyor. Aksine bütün bu süreç Trump’ın seçim kampanyasında yaptığı, İran’la anlaşmayı iptal etme vaadine dayanıyor.

Nasıl olsa Trump’ın kazanacağına kimse ihtimal vermediği için kimse bu sözün ciddiyetini tartışma gereği duymadı. Ama uluslararası anlaşmaların sadece bir hükümetin değişmesiyle değişmesi gibi bir teamül yok. Böyle bir yolun açılması başlı başına dünyanın bütün dengelerini bozmaya yeter, akıl dışı bir adım. Trump’ı İran’la bu anlaşmaları bozma noktasına getiren şey de yine İran’ın tavrıyla ilgili yeni bir durumdan ziyade İsrail’in ve onu ABD’de destekleyen lobilerin yoğun talepleri. Neticede ABD yaptığı herhangi bir işte, dünyanın gözünde hiçbir zaman bugün olduğundan daha haksız görünmemiştir.

Elhak, hep haksız olmuşsa da haksız görünmemenin bir yolunu hep bulmuş ve her zaman yanında iyi-kötü bir ittifak grubu bulmuştur. Oysa şimdi kendisini haklı gören İsrail’den başka kimse yok. Nitekim içinde nükleer anlaşmanın tarafı olan ülkeler de dahil  olmak üzere AB ülkelerinin neredeyse tamamı İran’la anlaşmayı bozmak için hiçbir nedenin bulunmadığını ve İran’la ticarete devam edebileceklerine dair sinyaller veriyorlar.  AB’nin genelinin görüşünü yansıtmak üzere, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Frederica Mogherini, Yeni Zelanda’yı ziyareti esnasında, yaptığı açıklamada, nükleer taahhütlerine sadık İran ile ticaretin artırılmasını teşvik ettiklerini belirtti.

Çin, ABD’nin İran’dan petrol ithalatını kesmeyi kapsayan ambargo kararına uymayacağını hemen ilan etti ve İran’dan petrol ithal etmeye devam edeceğini duyurdu bile. Aynı  şekilde Rusya Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin İran’a yönelik yaptırım kararını ve uygulamalarını kınayarak yapılmış anlaşmayı bozup sonra “bu yaptırımları tekrar uygulamaya koy- masından ötürü derin bir hayal kırıklığı” duyulduğunu ifade eden bir açıklama yaptı. Rusya’nın da anlaşmaya uymayacağı anlaşıldığına göre bu yaptırımların bir ölçüde kadük kalacağını söyleyebiliriz.

Bu arada bu karara ABD’den çekindiği için uymak zorunda kalacak olan ülkelerin de bu işi kerhen yapacağı belli. ABD, dünyaya tek yönlü kararlarını empoze ederek adeta bir uluslararası diktatörlüğü dayatmaya çalışıyor. Kendi ülkesinde demokrasisiyle övünen ABD’nin dünya yönetiminde demokrasiden bu kadar uzak, tek yönlü kararlarıyla ve estirdiği korku ve tehdit rüzgarıyla bütün işleri oldu bittiye getiren tarzı, esasen demokrasi konusunda başka ülkelere söz hakkını tamamen iptal eden bir yaklaşım.

İran’a yaptırım kararının Çin ve AB ile daha önce başlatmış olduğu ticaret savaşlarının üstüne eklendiğinde ABD’nin aslında bu yolla kendi  kendini  kuşatıyor  olduğunu  daha önce ifade etmiştik. Bugün Türk Lirası veya başka para birimleri karşısında doların artıyor olmasının ABD ekonomisinin lehine olduğunu kimse iddia edemiyor. Çünkü artan dolar  kuru ABD’nin ihracatını derinden vuruyor ve bütün bir ülke ekonomisini sadece iç tüketime döndürüyor ki ülkenin iç tüketimi ABD’nin üretim hacmini uzun süre yüklenemez.

ABD ticaret savaşlarıyla zaten kendi içine kapanmanın sinyallerini verirken, sermayenin ve malların dolaşımına getirdiği kısıtlamalarla  bütün  dünyada  küreselleşmenin  tam tersi bir yönde yeni bir akım başlatıyor. Bu akım doğrusu hiç kimse için hayırlı değil, ama  en çok kime zarar verir diye bakıldığında görülecek olan ABD’den başkası değil. Çünkü küreselleşmeden en fazla faydalanan ülke Amerika’dır ve bu gidişatın tersi de en çok ona zarar verir.

Evanjelik teo-politiğin dar sınırları içinde mahsur kalan ABD yönetiminin bugün ekonomik ve siyasi olarak da giderek kendi kendini kuşatmasını ibretle izliyoruz. Bunun kendisi için ve dünya için nelere mal olduğunu da endişeye kapılmadan seyretmek ne mümkün?

Erdoğan ABD’ye Karşı Uluslararası Toplumun Duygularına Tercüman Oldu

Türk Lirasının şu anda dolar karşısında yaşamakta olduğu düşme trendinin ne Türkiye’nin ekonomisiyle ne de ABD’nin ekonomisiyle ilgisi olmadığını herkes biliyor, görüyor. ABD ekonomisi şu anda Türkiye ekonomisi karşısında dünden bugüne göreli olarak daha fazla güçleniyor değil, doların değer kazanması da bununla alakalı değil. Türkiye’nin ekonomik göstergeleri ise Türk lirasının bu ölçüde düşmesini gerektirecek hiçbir işaret vermiyor. Aksine Türkiye’nin bütün ekonomik göstergeleri çok daha güçlü olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla krizin ekonomik olmaktan ziyade siyasi olduğunda hiç kimsenin artık bir kuşkusu olmadığı için aslında krizin etkisi de her geçen gün daha da azalıyor. ABD doları bir silah, bir koz olarak sahaya sürmek suretiyle kendisinde de dolarına da olan bütün güveni yitiriyor. Bu, sadece Türkiye’de değil bütün dünyada dolara karşı ve Amerikan hegemonyasına  karşı  alternatif  arayışlarını  daha  fazla hızlandırıyor.  Öteden beri  herkeste  bu hegemonyanın ahlaksızlığına, kural tanımaz pervasızlığına dair bir hoşnutsuzluk biriktiriyordu zaten. Bu hoşnutsuzluk, Türkiye ile birlikte bir patlama noktasına gelmiş durumda.

O yüzden ABD’nin siyasi üstünlüğünü doları bu kadar açıktan koz olarak kullanmak suretiyle Türkiye’ye dayatma girişimi yanında hiçbir müttefik bloğu bulamıyor. AB ülkelerinin neredeyse tamamı bu ahlaksız kur suiistimaline karşı ABD’ye tavırlarını koydular. Nitekim, son operasyonu ABD’nin kendi kendini kuşatması, kendine kapanması adını verdiğimiz sürecin ileri bir adımına dönüşmüş oldu.

Aslında eceli gelen siyasetçi gider Tayyip Erdoğan’a sataşır. Şu ana kadar siyasi ömründe Recep Tayyip Erdoğan’a bulaşıp da siyaseten hayatta kalabilmiş kimse yok. Trump’ın bu adımının da Trump ve ekibinin siyasi ömürlerinin sonuna geldiklerinin işaretleri olarak okunması mümkün. Esasen şu ana kadar herkeste Amerika’nın küstah ekonomik pervasızlığına karşı gelişen hoşnutsuzluğa karşı koyma arzusu vardı ama hiç kimse bunu Erdoğan kadar açıktan dillendirmeye cesaret edemiyordu.

Obama’nın AB ve ABD arasında başlattığı Transatlantik Gümrük Birliği anlaşmasından Trump’ın bütün uluslararası diplomatik ve ticari teamülleri çiğneyerek çekilme kararı zaten Trump ABD’sine karşı Avrupa’da ciddi bir hoşnutsuzluk uyandırmıştı. Trump’ın Almanya’yı aşağılayan, NATO toplantısında neredeyse bütün Avrupa’ya karşı sergilediği kibirli ve nobran tavırları, İngiltere ziyareti esnasında Kraliçeyi istiskal eden tavrı Trump’a dair ciddi bir antipatinin birikmesine yol açmıştı, ama hiç kimse Trump’ı veya Amerika’yı karşısına daha fazla almaya cesaret edememişti. Kral çırılçıplak ortadaydı, üstelik kral Trump’ın kendisini giyinik göstermek gibi bir çabası da olmadığı halde kimsenin gördüğünü söyleme cesareti yoktu. Oysa bu kriz dolayısıyla Erdoğan herkesin içinde birikmiş olan ukdeyi çözmüş, herkesin duygularına ve gördüklerine tercüman olmuş oldu. Muhtemelen şimdiye kadar Türkiye’nin söylemlerinden rahatsız olan AB ülkeleri bile Erdoğan’ın bu içten, dobra, cesur yüreği ile kendi yürekleri arasında ilk defa bir yol keşfetmişlerdir bile.

İşin Türkiye cephesinde ise bu çapta bir ekonomik krizin şu ana  kadarki en önemli etkisi ülke içinde milletçe bir birlik ve beraberliğe, dayanışmaya ve kenetlenmeye yol açmış olmasıdır. Bu etki muhtemelen tıpkı 15 Temmuz’daki gibi darbeciler veya darbeyi destekleyenler tarafından hiç beklenmeyen ve hiç hesaplanmamış bir etkidir. Dolara operasyon yapmaya devam etmelerinin kayıplarını daha fazla artırmaktan başka bir etki yapmayacağını kısa sürede anlayacaklardır. Çünkü Türk lirasına yapılan operasyonun bir maliyeti var. Bu operasyonun bedava olduğunu sanmayın. Neticede dolar alabilmek için de Türk lirası almak zorundalar ve bu alışveriş bedava olmuyor. Türkiye pazarından çekilmek zorunda kalmanın, Türkiye pazarını kaybetmenin maliyetini söylemiyoruz bile.

Bu operasyonu yönetenler için bu sürecin Türkiye’de bir toplumsal patlamaya dönüşebileceğini hesaplıyorlar, ama umdukları gerçekleşmek yerine Türk halkının daha da kenetlendiğini görmek suretiyle büyük bir hayal yıkımına uğruyorlardır. Türk halkı ne kelime, bugün dolar karşısında Türk lirasıyla dayanışma konusunda bütün İslam dünyasından gelen görüntüler bu krizin bütün dünyaya Türkiye’nin gönül coğrafyasının ve Erdoğan’ın liderliğinin Türkiye’yi ne kadar aştığını gösterme fırsatına dönüşüyor. Artık Türkiye’ye bulaşan sadece Erdoğan’ı destekleyen yüzde 52,6’lık bir kesime bulaşmıyor 1,7 milyarlık bir Müslüman kitleye, hatta onun da ötesinde Latin Amerika’dan Hindistan’a, Çin’den  Rusya’ya büyük bir umuda bulaşıyor demektir.

Olayın Brunson’la Ve 15 Temmuz’la İlişkisi

Bu arada olayın Rahip Brunson olayıyla ilgili olduğunu da asla düşünmemek lazım. Böyle olsaydı ABD yetkililerinin Türkiye’ye karşı bu tavırları tam da Brunson’un iki yıllık bir hapisten ev hapsine alındığı günün akşamında başlamaması lazımdı. Zaten o gün mahkeme kararının ardından ABD’den gelen ilk mesajlar memnuniyet ifade ediyordu. O gelişmenin hak ettiği normal tavır da bu olmalıydı.

Oysa sadece bir iki saat sonra Pence’in demeciyle sonra Trump’ın tweetiyle başlatılan süreç, Türkiye’ye karşı planlanmış daha derin bir operasyonun Brunson bahanesini kaybetmeme telaşını yansıtıyordu.

Muhtemelen Brunson o gün tamamen serbest bırakılmış olsaydı, ABD yetkilileri daha geçerli bir bahane bulmak için biraz zamana ihtiyaç duyacaklardı.

Anlayacağınız Brunson’ın kısmen serbest bırakıldığı gün böyle bir operasyonun başlatılmış olması adeta 15 Temmuz gecesi Hakan Fidan’ın Hulusi Akar’ı ziyaretiyle paniğe ka- pılan darbecilerin darbe saatini sabah 03:00’dan 21:00’a almak zorunda kalmaları gibi bir paniği yansıtıyor.

İsteyen bu davranış veya panik benzerliğinden bile FETÖ ve Brunson ilişkisine bir yol çıkarabilir tabi. Ne dersiniz?

Trump’ın ABD’ye Maliyeti Çok Ağır

Uluslararası ilişkilerde bir ülkenin gücünün bir şeye yetmesi o gücü istediği gibi kullanabileceği anlamına gelmiyor. Güç uygulaması, karşısında bir başka gücü de harekete geçirir ve bu durumda güç kullanmanın maliyeti kendi gücünün sınırlarına hızla ulaşmak ve tüketmek olur.

ABD, şu ana kadar uluslararası düzeyde sahip olduğu gücü her zaman pervasızca kullanıp bunu ele güne göstermiş olmasına borçlu olmamıştır. Bilakis bu gücü kuralsızca kullanmayacağına dair verdiği güvene, dostunu düşmanını iyi ayırt etme ve gücünün kullanımının kontrol altında olduğu konusunda verdiği güçlü izlenime dayanmıştır. Bu  anlamda   en büyük güç güvenilirliktir.

Trump yönetimindeki ABD’nin özellikle Türkiye’ye karşı siyasi ihtilafında doları ve ticari vergileri bir koz olarak kullanmaya başlaması, hem kendisine hem de dolara olan güveni tamamen tüketmiş oldu. O yüzden Türkiye’ye karşı operasyonun ABD yönetimine en büyük maliyeti bu güvenin yitirilmesi oldu, ama bu, kaybın tamamı değil, başlangıcı. Aslında ABD siyaseti açısından ne olursa olsun kullanılması akla bile gelmemesi gereken veya hiç gelmeyen bir özerk varlık olarak sunulmuştur dolar. Ama hiçbir zaman sunulduğu gibi kendi alanında özerk bırakılmamış, her zaman örtük operasyonların kozu veya silahı olmuştur dolar, ama bugün yaşanandaki fark bu işin çok pervasızca ve alenen yapılıyor olması. Bu da dünyadaki bütün uluslararası güçlere dolara karşı isyan için gökte aradıkları fırsatı yerde sunuyor. Dolardan çıkma niyetinin veya teşebbüsünün bir ülkenin veya liderinin sonuna mal olduğuna dair ne efsaneler duyduysak, bundan sonra bu  işin o  kadar da  zor olmadığına dair olağan senaryoları bol bol duyacağız.  Bundan sonra doların çöküşünün kaçınılmaz bir hale geldiği bir sürece girmiş oluyoruz.

ABD siyaseti açısından ne olursa olsun kullanılması akla bile gelmemesi gereken bir alan da hukuk alanıdır. ABD’de hukuk aygıtının siyasetten bağımsız olduğuna dair efsaneler Amerikan efsanesinin kendisinden daha katıdır. ABD başkanlarının bile gereğinde işbaşındayken de yargılanabildiği örnekler bu efsaneyi iyice pekiştirmektedir. Oysa orada da hukukun bazen başkanlardan bağımsız olması siyasetten tamamen bağımsız olduğu anlamına gelmiyordur. Neticede çeşitlenen siyaset içinde başkanlar ve yargıçlar ayrı taraflara düşebilir, ama bu, yargıçların siyasetten tamamen uzak ve bağımsız oldukları anlamına gelmiyor, tıpkı sermayeden veya oligarşik oluşumlardan tamamen uzak olmadıkları gibi. Halk Bankası Genel müdür Yardımcısı meselesinde veya FETÖ davasında Türkiye’ye karşı bu efsaneyi ezberletmeye çalışan ABD makamları, iş Brunson meselesi dolayısıyla Türkiye’nin hukukuna gelince, hukukun bir anda siyasetçinin iki dudağının arasında bir konu olduğu kabulünü aslında kendi durumlarıyla ilgili bir itiraf gibi telaffuz noktasına geldiler.

Brunson davasında Türkiye’nin başardığı bir şey var. O da şu sorunun güçlü bir biçimde sorulmuş olması: ABD’de mahkemelerin var olduğuna inanmamızı bekliyorsunuz da siz Türkiye’de mahkemelerin olduğuna neden inanmıyorsunuz? Burada iğrenç bir oryantalist önyargının nasıl çalışıyor olduğunu görmüyor değiliz. Bu önyargı, gerçekten de İslam dünyasında, dolayısıyla Türkiye’de bağımsız, özerk bir yargı müessesesinin olmadığını oysa kendilerinde bunun mevcut olduğunu işler durur. Türkiye, Brunson davası vesilesiyle bu oryantalist önyargıya sahip olanların kendi gerçeklikleriyle yüzleşmeleri için olağanüstü bir fırsat sunuyor.

Kendi zorbalığıyla dayattığı ambargoya uymadığına dair bulduğu bazı verilerle Türkiye’nin özgür vatandaşlarını kendi ülkesinde hesapsız kitapsız veya rastgele toparladığı insanları Guantenamo’da akıldışı, insafsız işkence şartlarında yıllarca yargısız, insafsızca tutan ABD, Türkiye’de darbecilerle, teröristlerle işbirliğine dair kesine yakın delillerle tutuklu bulunan bir vatandaşına “özde ve ilelebet suçtan masumiyet” iddia edebilmektedir. ABD’nin kendinden menkul bir masumiyet atfettiği vatandaşı konusunda sergilediği ikiyüzlülük, kendi ülkesindeki hukuk iddiasını da çökertmektedir.

Trump’ın siyasetinin ABD’ye daha ağır bir başka maliyeti de dolar ve ABD karşısında oluşmaya başlayan alternatif güç. Bugün Çin, Rusya, ve İran’dan sonra bölgedeki tek müttefiği Türkiye ve Avrupa ülkelerini de ABD karşısında bir cephede buluşturan bir süreçten bahsediyoruz. Geleceğin dünyası gerçekten de Amerikan hegemonyasının yok olduğu bir dünya olacak.

Bunu çok uzak bir gelecek gibi görüyorduk, Trump sayesinde bu gelecek çok yakına gelmiş oldu.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi Sayı: 6