Daha önce  Avusturyalı Heykeltıraş Heinrich Krippel ile görüşmeleri sürdürülen Afyonkarahisar “Reisicumhur Abidesi”nin 27.000 dolar karşılığı yaptırılması için 4.12.1930 tarihinde Bakanlar Kurulu  kararnamesi  çıkarılır.  Abide ile ilgili 4.12.1929 tarihli ikinci bir kararname de vardır. 23 Eylül 1928  tarihli başka bir kararnamede ise Vakıflar Umum Müdürlüğünün bütçesinden Heykel Fonuna Türk Ocağı vasıtasıyla 1500 lira para aktarılır. Anıt için destek talebi Vakıflar Genel Müdüründen  gelir. Genel Müdürün, Maliye Bakanlığının 27.000 Doları ödeyeceği konusunda olumlu görüş bildirmesine rağmen evkaf fonundan yardım yapmak istemesi manidardır. Müdür Bey, muhtemelen bu çorbada benim de tuzum olsun mesajı vermek ister ve işe icra vekilleri heyetini de alet eder. Çünkü Evkaf gelirlerinin nerelere harcanacağı vakfiyelerde yazılıdır ve bu paranın kendi yetkisi ile başka bir fona aktarılması keza vakıf  tüzüğüne uygun değildir. Hükümet kararnamesi  ile de olsa vakıf paralarının vakfiyeleri haricindeki kalemlere harcanması  vakıfların usul yasalarına uygun değildir. Kaldı ki Afyonkarahisar Zafer (veya reisicumhur) Anıtının bedeli Maliye Bakanlığı tarafından tekeffül edilmiştir. 

Afyonkarahisar Anıtının hikayesini biraz açalım: 

Yunanlıların Anadolu’yu işgali sırasında, ordumuz tarafından karargah olarak kullanılan  Afyonkarahisar  Umur Bey Camii (Atpazarı  veya Paşa Camii)  zaferden sonra yıktırılarak yerine  Türkiye’nin sayılı anıtlarından birisi olan “Afyonkarahisar Reisicumhur Abidesi”  dikilmiş. Heykel Avusturyalı meşhur Heykeltıraş Heinrich Krippel’e sipariş edilmiş ve 59.446 liraya mal olmuş. (27.000 Dolar)  Bu bedel  maliye bakanalığı, vilayet -  belediye ödenekleri ve Vakıflar Genel Müdürlüğü bütçesinden  karşılanmış. (halktan para toplandığına dair bir kayda rastlayamadık ancak bütün heykeller için dernekler kurulduğu ve hesaplar açıldığı bilinmektedir). Bazıları bu anıta Afyonkarahisar Zafer/Utku Abidesi (veya Anıtı) derlerse de bu heykelin Bakanlar Kurulu kararnamesindeki kayıtlı adı  “Afyonkarahisar Reisicuhmur Abidesi”dir. (Kaynak: BOA, 30-18-1-1/30-57-11,23.09.1928) (*). (Kararnamenin orijinali ve tercümesi aşağıya dercedilmiştir). 

Afyonkarahisarlılar,  muhtemelen 500 yıllık bu tarihi eserin  yıktırılmasını sindirememiş olmalılar ki  yıkım travmasından kurtulmak için Umur Bey Camini  aslına uygun olarak yeniden inşa etmeye karar verdiler. İnşaat halen devam  ediyor. Umarım yeni caminin iç mimarisi fotoğraflardaki orijinal görüntülerine  benzer  şekilde inşa edilir ve camiye giren birisi Umur Beyin kim olduğu merak eder ve ruhuna bir fatiha gönderir. Cami tamamlandığında dışı aşağıdaki görüntü gibi olacak. Allah bu camiyi yeniden ihya edenlerden ve Umur Bey’den razı olsun.
 

Bu bilgilere erişince, internette kısa bir  tarama yaptık. Heykeller  konusunda yaklaşık 150 yüksek lisans ve doktora çalışması yapıldığını öğrendik. Cumhuriyetin ilanından sonra geleneksel  Türk kültüründe yeri olmayan  yontu sanatı sanki eski “veseni” Yunan ve Roma heykelleri dirilmiş gibi  çoğalmaya başlamış. Cumhuriyetin kuruluşunu müteakip o yokluk günlerinde dışarıdan getirilen heykeltıraşlara ciddi paralar ödenmiş olmasını zafer çılgınlığına bağlasak da,  hangi akla hizmettir bilinmez  yıllar sonra bazıları  hızlarını alamamışlar ve 2009 tarihinde (ilginçtir AK Parti iktidarı  döneminde) Atatürk’ün sadece mask dediğimiz baş kısmını (Çin’in Leshan şehrindeki Budist Heykelinden 4 metre daha yüksek)  42 metre yüksekliğinde bir dağa işlemişler. Memleketi idare edenler de  bunun bir ifrat olduğunu hatırlatıp engel olmamış. 

 Bazı heykel  siparişleri yabancı sanatçılar tarafından ret edilmiş ve ecnebiler tarafından yerli sanatçılara yaptırılması Kültür Bakanı Adnan Adıvar’dan istenmiş. Şöyle ki: 1938’de Erzurum Milli Mücadele Anıtı Heykeli  için Ankara’da bir müsabaka düzenlenir.  Kültür Bakanı Adnan Adıvar tarafından Güzel Sanatlar Akademisi ve partili uzmanlardan oluşan bir jüri kurulur. Jüri yapılan 80 proje arasından  Hadi Bora ve Zühtü Müritoğlu  isimli iki Türk heykeltıraşın maketlerine Birincilik ve İkincilik ödülü verir. Sanatçılara toplam 1500 lira ödül olarak verilir. Proje maketleri Erzurum’a gönderilir. Ancak Erzurumdaki Tahsin Uzer başkanlığındaki Üçüncü Müfettişlik bu maketleri inceler ve Erzurum’un Milli Mücadeledeki yerini anlatamadığı kanaatine varır ve bunların yapılmasına izin vermez.  Yabancı bir heykeltıraş aranır. (Peyami Safa diyor ki: Yerli sanatçı  Ruzurum anıtına Milli Mücadele ruhunu veremiyorsa ecnebi nasıl verecek?).Neticede  Alman Prof. Belling’e iki kat bir fiyat teklif edilir ve  Erzurum’a bir anıt yapması  istenir. Belling, bu teklifi kabul etmez ve  şu tarihi cevabı verir:  “Türkiye’de heykel, müşterisi olan bir meta değildir. Türkiye’de pek kıymetli heykeltıraşlar olduğu halde yöneticiler yabancıları neden tercih ediyorlar.  Güzel Sanatlar Akademisinin heykel şubesinde çalışan öğrenciler  muallimleri tarafından yapılan heykellerin de müşterisiz kaldığını görünce hangi ümitle istikbale bakacaklar?  Hükümet ve belediyeler bu sanatı desteklemek için Türk sanatçıların yaptıkları  heykelleri  almalıdırlar”.  Kendisine yapılan 200.000 liralık teklifi ret eder. Peyami Safa, bu çılgınlığı  Cumhuriyet Gazetesinde yayınladığı bir yazı ile protesto eder. Kültür Bakanı Adnan Adıvar, Peyami Safa’nın eleştirisine cevaben   İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya gönderdiği savunmasında, heykellerin sahibinin Atatürk olduğuna, Peyami Safa’nın hangi zihniyette birisi olduğuna vurgu yapar ve muhtemelen Atatürk’ün vefat günlerine denk gelen bu tartışmalar Peyami Safa’nın görüşleri doğrultusunda kapatılır. Bilahare  Malatya’daki çıplak heykeli yapan Nevşehir-Derinkuyulu Hakkı Atamulu’ya Erzurum Milli Mücadele heykeli sipariş edilir.  

Heykelcilik antik bir kültür  ve Alman Prof. Belling’in dediği gibi ülkemizde müşterisi olmayan  bir meta olmasına rağmen çağdaşlaşmanın bir alameti farikası  olarak kabul ettirilir.  Kimse  bu işi 1000 sene önce terk etmiştik diyebilme cesareti gösteremez. Muhtemelen bu sebepten dolayı yabancılara bu abideleri yaptırmak düşüncesi öne çıkar. Yeri gelmişken şu hususu özellikle belirtmekte yarar görüyorum:  İtalyan sanatçıların mermere işledikleri (görüntüsü aşağıya alınan)  heykellerin yanında bize heykel sanatı diye astronomik rakamlarla kabul ettirilen çalışmaların esamisi okunmaz. Demek ki İtalya’da heykelcilik sanatı inkıtaya uğramamış.  Bilindiği üzere bir eser ne derece büyük yapılırsa içerisindeki sanatsal özellikleri ortaya çıkarmak o derece zorlaşır. Bilgisayar görüntülerinde bile görüntünün aslını bozmadan büyütmek için yüksek çözünürlük istenir.  Bizim sanatçıların yaptıkları eserler genellikle dev Atatürk heykelleri olduğu için sanat  eleştirmenleri  Atatürk’ü eleştiriyormuş gibi bir endişe ile bu alandaki eleştirel sanat duygularını dışarıya yansıtmazlar. Alman Prof. Belling ise, heykel sanatının Anadolu’ya yerleşmesi için Türkiye’de  pek kıymetli heykeltıraşlar olduğunu söyler. Doğrusu heykel sanatı kültürü gelişmemiştir. Heykellerin genellikle Atatürk temalı olmaları bu sanatın kıvama ermesine engel olmuştur.  


 
 Bizim 1000 yıllık geçmişimizde heykel kültürüne ait altyapımız olmadığı için heykelciliğin sanatsal boyutunu anlayıp geliştiremedik. Yapılan heykellerin estetikten yoksun olduğunu dile getirenleri de çağdaşlaşmaya ve devrimlere karşı çıkan gericiler olarak  yaftalayınca  ortaya sanat diye ileri sürülen çalışmalar eleştirisiz kaldı, ilerleme sağlanamadı ve  Krippel gibi fırsatçılar bu boşluğu doldurdu.  Yukarıda 19. Asır İtalyan Heykeltıraş Rafaelle Monti’nin (1818-1881)  mermere tül gibi işlediği sanat eseri olan “rahibeler” tablosu bu iddiamızı teyit etmektedir. (Tabloda rahibeler, sanki günümüz İtalya’sının duçar olduğu muztar durumu yansıtmaktadır).  Yüzyıllar önce ülkemizde terk edilen heykelciliğe aniden rağbet olunca sanat eseri özelliği taşımayan eserler bazı resmi kurumlarımızca “sanattır” denilerek yüklü meblağlarla satın alındı. Heykeller Atatürk’ü tasvir edince kimse bu heykelde sanat eseri özelliği yok, Atatürk’e de benzemiyor diyemedi. Atatürk heykelleri kalıplarla çoğaltıldı, heykel sektörü gelişti, bu arada dağlar, adalar şekillendirilerek  Atatürk’e benzetilmeye çalışıldı.  (İzmir Seferihisar’da  da bir adanın Atatürk’e benzediğini söylenmişti). 
   



Ancak, tesis edilen yeni medeniyette heykellerle ilgili kavramlar konusunda dini terminolojiden yararlanılıyor ve  ibareler yerli yerinde kullanılmıyordu. Şöyle ki: 

Afyonkarahisar’da 500  yıllık mabet  (Atpazarı Çarşı Camii, Paşa ve Umur Bey Cami)  yıkılarak yerine heykel yapılması ve bu heykele de “âbide” denmesi  Müslüman Afyonluların nazarında acaba nasıl bir travma yarattı? Âbide ebedi ve sonsuz anlamlarına gelmektedir. Ebedilik ilahi bir sıfattır. Öte yandan,  “âbide” kelimesi “ayın” harfi ile  ‘âbide şeklinde telaffuz edilirse; abd, mabud, mabed, ibadet, ubudiyet kelimeleriyle aynı ilahi  anlamları çağrıştırıyor. Cami yerine heykel dikmekteki asıl  maksat, bu heykellere halkın tapması  olmadığına göre neden “’âbide” olarak isimlendirilmiş?   Biz bu kavram kargaşasına, yeni kültürün kavramları henüz yerli yerine oturmamış diyelim.  Yoksa “Kabe Arabın olsun Çankaya bize yeter” diyen şairin heykellere de “mabud” demesini frenleyecek hiçbir yasal engel yok. Afyonkarahisar’da,  mabedi yıkıp yerine “âbide” (yani heykel)  dikenler acaba “ebedi olan bu heykellerdir” mesajını mı vermek istemiş??? Bu suallere tatminkar bilgilerle  cevap  alınmazsa sözkonusu kavram kargaşaları zihinlerimizde daima bir soru işareti olarak kalacaktır. Heykel yapmak için Afyonkarahisar ovasında başka bir yer  yokmuş gibi 500  senedir tapulu/tescilli Umur Bey Caminin arsasının seçilmesi manidardır. 
   
HABITAT Konferansında bir soydaşımız Yunanlıların Gümülcine şehir planlaması hakkında bir tebliğ sunmuştu. Fransız Mimar Henry Prost’un İstanbul’daki tarihi camileri  yollara denk getirdiği günlerde Yunanlılar da Rus şehir planlamacılarını çağırmışlar ve Gümülcine’de öyle bir planlama istemişler ki bütün camiler ya tamamen ya da kısmen açılacak yeni yollara denk getirilsin.  Ruslar da istenen projeyi yapıp vermişler. Ancak PASOK Lideri Papandreu (Baba) bu projenin uygulanmasını uygun görmemiş ve erteletmiş. Demek ki istenirse cadde ve sokaklar tarihi eserlere denk getirilmeden de şehir planlamaları yapılabilirmiş. Papandreu bile yolların  ibadethanelere denk getirilmesinden rahatsız olmalı ki başka bir medeniyete ait olan tarihi eserleri yıktırmamış. Batılılar şehirlerin tarihi dokularına hiç  dokunmazlar.  Tarihi eserleri milletlerin  ayakta kalmış hafıza ve hatıraları olarak  değerlendirirler.

Bu girişten sonra, Afyonkarahisar Reisicumhur Anıtı’nın yapım hikayesine dönelim: Heinrich Krippel, paraya zaafı olan  Avusturyalı bir yontu sanatçısı. Dünyayı kasıp kavuran 1929  kıtlık günlerinde ve sonrasında ülkemizde 6 tane abide-heykeli aynı zaman diliminde  yapmış, vilayet ve belediye bütçelerini, evkaf gelirlerini ustaca cebine indirmiş, uyanık, fırsatçı ve cimri bir Nemçeli. Bize göre ünlü ama Avrupa’da hiçbir eseri ve ünü yok, kimse tanımıyor, sadece bizim ülkemizde eserleri var. Ankara Ulus’taki atlı heykel ile Samsun’da şaha kalkmış olan atlı heykel de onun eseri. İnsan bu adamın devlet adamlarımıza, valimize, elçilerimize çektirdiği eziyeti okuyunca keşke bu abideler yerli ustalara sipariş edilseydi, dövizimiz dışarı gitmeseydi demekten kendini alamıyor.

Krippel, Afyon merkezindeki tarihi Umur Bey  Camiinin yerine iki çıplak insan heykeli yapmış. Heykellerden yerde yatan aslında Yunanlıların mağlubiyetini temsil ediyor. Ancak   Afyonkarahisar Valiliği  Yunanlılarla yürütülen “kader birliği” politikası gereği komşumuzu küstürmemek için  (Yunan Harbinden sonra yapılıyor olmasına rağmen)  yatay duran  heykeli emperyalizm olarak anlamlandırmış.  

Heykel biri dikey biri yere kapaklanmış iki çıplak insan şeklinde betimlenmiş. Ayakta olan  çıplak heykel Atatürk’e benzetilmek istenmiş.  Atatürk’ün çıkardığı bakanlar kurulu kararnamesinde de  bu heykeller “Reisicuhur Abideleri” (*) olarak isimlendirildiğine göre heykel yapılmadan önce böyle yapılması heykeltraşa tarif edilmiş. Sanatçı önce heykelde ayakta duran insan figürünün parmaklarını kartal pençesi gibi yapmak istemiş, ancak projenin takipçisi Afyon Milletvekili ve devrin Ulaştırma Bakanı Ali Çetinkaya (Kel Ali) buna engel olmuş. Keza heykelin cinsel yerlerinin kamufle edilmesini de Kel Ali heykeltıraştan  ısrarla istemiş , hatta bu konuda gerginlikler yaşanmış.

Heykeldeki her iki insan figürü  (eski Yunan heykelleri gibi)  çıplak. Bütün uzuvların görünür olmasına hala kimse bir anlam veremiyor. Muhtemelen eski Yunan medeniyetine bir göndermede bulunulmuş. Bu tür açık heykeller muasır medeniyet ve çağdaşlaşma olarak  yorumlansa  da doğrusu, geleneksel medeniyete karşı bir meydan okuma, mevcut evkaf medeniyetini  ret ederken daha eski  medeniyete  (yani antik Yunan  veya Roma medeniyetine)  özenti anlamı taşıyor. Ali Çetinkaya helkeltıraş Kripper için “Afyonkarahisarı Nemse mi  sanıyor” diye bu “nü” sanatına karşı çıkmış  ama 15 sene sonra Malatya’da da yine anadan üryan bir heykel dikilmiş. 

Demek ki çıplak heykeller üzerinden bir medeniyet mücadelesi yürütülüyor.  Malatya’da dikilen heykel halkı ayaklandırmış. Direnenlerin başında da Demokrat Partili Hamit Fendoğlu  var. (1978 bomba ile katledilen belediye başkanı) Fendoğlu bir heyetle Vali Ahmet Kınık’ı ziyaret etmiş ve valiye, “İsmet Paşa heykeli için halktan zorla para toplanır mı?” diye tepkisini göstermiş. Valinin hanımı da bu heykele karşı çıkanlardan. 

Nihayet bir gece bir genç tarafından Malatya’daki heykelin  erkeklik uzvu çekiçle kırılır. Malatya Valisi Ahmet Kınık  yerine yenisini taktırırsa da müteakip bir gecede malum uzuv tekrar birileri tarafından kırılınca vali bey çok sinirlenir ve okul müdürünü çağırır  halka  sanat konusunda aydınlatıcı konferanslar verdirir. Ancak halk  konferansçıları soru yağmuruna tabi tutar ve bu işin sanatla bir ilgisinin olmadığını, bir dayatma ile karşı karşıya olduklarını  anlatarak konuşmacıları ilzam eder. Nihayet hükümet kararıyla çıplak heykelin malum uzvu testere ile kesilir ve yerine kurşundan bir çınar yaprağı motifi yapıştırılır.  Böylece çağdaş sanat (!) adı altında halkın geleneklerine karşı yürütülen mücadele ilk olarak Malatya’da geri adım atmak zorunda kalır.  

Afyon Milletvekili  Ali Çetinkaya Afyonkarahisar’daki “Reisicumhur Abidesi”nin yapımı sırasında işi sıkı tutar ve heykellerin mahrem uzuvlarının kamufle edilmesini  Kripper’den  ister. Bu arada İçişleri Bakanı Şükrü Kaya da Afyon valiliğini devreden çıkararak heykelin yapım aşamalarını takip eder. Meğer o da heykelin erkeklik uzuvlarının kamufle edilmesini istiyor. Ancak Krippel, Şükrü Kaya’ya gönderdiği  cevabi yazıda;  “Tabii olan şey örtülmemelidir. Ancak sadece hakiki görünüş örtülmelidir. Fakat öyle örtülmelidir ki bu örtülü keyfiyet dikkat çekmemeli, yani örtünme keyfiyetinin göze çarpmasıyla mevzubahis mahallin örtülmüş olduğu  fikri uyanmamalıdır” demiş ve heykeli bugünkü hale getirmiş. Bazı yorumcular tabii şeyin (!) Demokrat Partililer zamanında kesildiğini  yazarlar.  Şurası bir gerçektir ki, bu heykelin uzvunun kamufle edilmesi meselesi  o zamanlar  bir uluslar arası sorun haline gelmiş.

Krippel bakar ki bizimkiler dört koldan  bu heykelin üzerine çok titriyorlar, derhal fırsatı değerlendirir ve  Afyon Valiliği ile yaptığı sözleşmeye aykırı olarak  parayı arttırmak ister. Bu işi takip eden makamlara sıkıntılı günler yaşatır. Öyle ki bir yıl önce İstiklal Mahkemeleri Başkanı olan ve Başbakan İsmet paşa’nın dahi kendisinden korktuğu  ünlü Kel Ali,  Viyana Büyükelçisine gönderdiği mektupta; “ben o melun adamın yaptığı eziyeti ona bir daha Türkiye’ye ayak bastırmamak suretiyle ödettireceğim, o burasını (Afyonkarahisarı)  Viyana mı sanıyor?” diyerek heykelin tenasül uzvunun fark edilmeyecek şekilde örtülmesini ister. Ancak 1945’lerde Kel Ali sıradan bir vatandaştır ve heykeltıraşKrippel’i  Türkiye’ye sokmama konusunda muvaffak olamaz.  Krippel aynı günlerde Ankara ve Samsun heykelleri için gelip gitmektedir. Çünkü Krrippel işi sağlam yerde bağlamış ve  aynı tarihlerde Konya, Ankara ve İstanbul’da 5 ilave heykel yapmış. Krippel, Şükrü Kaya’ya gönderdiği cevaba benzer bir mektubu Kel Ali’ye de gönderir, onu da ikna eder   ve yaptığı sanat eserinin ana temasının  bu organın örtülmemesi  olduğunu,  bunu kaldırılırsa  anıtın hiçbir anlamının kalmayacağını gerekçeleriyle  izah eder. Kel  Ali de  ikna olur.

***

E. Büyükelçi Bilal Şimşir’in “Bizim diplomatlar” isimli kitabında Afyon Heykelinin öyküsü  32 sayfa yer tutar. Heykel için ön proje yapım bedeli  olarak  Krippel’e 1300 dolar ödenir. Krippel 27.000 Dolar kendisine verilirse bu anıtı yapacağını yazılı olarak  taahhüt eder. Afyon Valiliği ile bir sözleşme imzalar. Ekonomik kriz sebebiyle  dolar değer kaybedince  Krippel zarara uğradığını bildirir ve alacağının arttırılmasını talep eder. Projenin sahibi Afyon Valisi  Ahmet Durmuş Evrendilek  buna şiddetle karşı çıkar, sorunun giderilmesi için Viyana Büyükelçiliğimizi devreye sokar  elçiye yetki verir,   Heykelin yapımı sırasında meydana gelen sıkıntılarla ilgili olarak 6 sene  haberleşir.   Büyükelçiliğe, “işinizi bırakın ve sadece bu proje ile ilgilenin”  anlamına gelen yazılar gönderir.  (Vali’nin bu telaşı Atatürk’ün de anıtla yakından  ilgilendiğine delalet etmektedir). 

Bu arada Viyana Büyükelçisi değişir.   Türk Tarih Kurumu Üyesi Ahmet Cevat Üstün yeni Büyükelçi olarak atanır. Yeni sefir  Viyana’ya varır varmaz “heykel dosyası”nı masasında bulur. Devletin gizli evrakını taşıması gereken diplomatik kuryeler  heykel rölyeflerini getirip götürürler. Rölyefler Afyonkarahisar ve Ankara’da  incelendikten sonra bazı  izahatlar yapılarak devlet kuryesi ile yeniden  Viyana’ya gönderilir.

Özetle, Afyon Abidesinin öyküsünü okuduğunuzda,  Viyana Elçiliği, Afyonkarahisar Valiliği,  Ulaştırma  ve İçişleri Bakanlıklarının 6 sene sadece  bu  heykelin hazırlık projesi,  tamamlanması, taşınması ve  rekzi (dikilmsi)  ile  ilgilendiklerini  zannedersiniz. İster istemez insan başta Samsun Anıtı olmak üzere diğer abidelerin hikayelerini merak etmiyor değil.  Mesela Samsun Heyekinin rekzinden sonra 5500 doları Krippel ayrıca mı istedi yoksa bizimkiler mi aşka gelip verdi. Net olarak bilmiyoruz. Ancak aşağıdaki belgeye bakılırsa  Nemçeli Samsundaki devletin kasalarında kuruş bırakmamış.

***

Savaştan  yeni çıkmış olan Cumhuriyetin ilk yıllarında, abide olarak isimlendirilen anıtlara harcanan paralarla acaba teknolojik projeler geliştirilseydi daha mı uygun olurdu? Her anıta en az 60.000 lira ödenmiş.  (1931 senesinde Atatürk’ün 13’üncü anıtı yapılmış, 1938’de ise heykellerin sayısı 34’e yükselmiş) .  Mesela, o zamanlar Türkiye’nin şeker ihtiyacını karşılayan Alpullu Şeker Fabrikası 1051 dönün arazi üzerine 500.000 TL sermaye ile  kurulmuş. Aynı senelerde  Afyonkarahisar  Heykeline yaklaşık 60.000 TL, Samsun Heykeline ise 100.000 TL  harcanmış. Vikipediaya göre Samsun Belediyesi ve Vilayet bütçelerinde para yok iken  5500 dolar da Krippel’e ilave olarak verilmiş (muhtemelen Krippel Afyonkarahisar’da ilave para talebini Samsunlulara da yapmış ve ilave para istemiş, yoksa para yokken neden ayrıca 5500 dolar versinler). Öte yandan Samsun Heykelinin 40.000 liralık  gümrük vergisinden İcra Vekilleri kararnamesiyle sarfınazar edilmiş. (Kaynak: Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyet Arşivi, 30-10-0-0/136-975-12). Krippel o yıllarda  6 tane heykel yaptığına göre, demek oluyor ki bir fabrika parası kadar para sadece bu heykeltraşa verilmiş.  

Ülkemizde eğitim seferberliğine gidecek olan paralar görkemli heykellere harcanınca fabrikalar açmak için dışarıdan bir makine tezgahı getirmeye paramız kalmamış ve  çağı bu şekilde kaçırmışız. İşin en can alıcı tarafı ise çağın gerisinde kalmamızın suçlusu olarak da   heykel harcamalarına  israf diyenlere yüklenmişiz. 

Sonuç:  Bazı okumuş yazmış vatandaşlarımız, heykeller için harcanan paranın tamamının gönüllülük esasına göre halktan toplandığını iddia ederler. Bu iddialar doğru değildir belki  kısmen doğrudur. Daha önce heykel masraflarının karşılanması için dernekler  vasıtasıyla  bankalarda çeşitli hesap numaraları açılmıştı. Ancak 7.6.1931 tarihinde illerde “Reisicumhur heykelleri için toplanan paralara ait hesaplar bir kararname ile kapatılmış” ve heykel giderleri vilayet  veya belediye bütçelerinden veya Afyonkarahisar Anıtında olduğu gibi Vakıflar Genel Müdürlüğünün bütçesinden  destek alınarak karşılanmıştı.  Tabi gönüllülük esasına bağlı olarak  halktan toplanan paralarla yapıldığı yalanını ileri sürenler bir gün arşivlerin açılacağını ve her şeyin ortalığa saçılacağını bilmeden yazıp çiziyorlardı. 

Öte yandan, Malatya halkından  İsmet Paşa heykeli için zorla para toplanmıştır.(Kaynak: Raşit Kısacık, Malatya Olayları)  Ancak, 1926’larda başlayan heykel bedellerinin çoğu devlet bütçesinden karşılanmıştır. 1931 tarihinden sonra tamamen devlet bütçesinden karşılanmıştır.  1945’lerin Vakit Gazetesi, Malatya Valisi Ahmet Kınık’ın beyanına dayanarak  yayınladığı  bir  haberde, Malatya’da dikilen İsmet Paşa ve Atatürk heykellerinin 300.000 liralık  bedellerinin  Vilayet Bütçesinden karşılandığı yazmaktadir. (**)  O zamanlar,  savaştan yeni çıkmış ve bilahare kuraklığın tetiklediği kıtlıkla iki büklüm olmuş, ardından girmediğimiz halde İkinci Dünya savaşının ağır yükü altında  ezilmiş halkımızdan bu büyük rakamları karşılayacak  maddi imkan yoktu. Köylüler  kasabaya ifade vermeye gitmek için köyün muhtarı Ahmet Ağa’nın ceketini emaneten isterlerdi. Aşağıdaki belgeler heykellerin masraflarının hangi kaynaklardan ödendiği konusunda fiili durumu bizlere göstermektedir. 
 (*)

              
        
Evkaf Bütçesinden Afyonkarahisar Anıtına  para                           (**)  Vakit Gazetesi haber küpürü
Desteği  yapılmasıkonusundaki  23 Eylül 1928  tarihli   
bakanlar kurulu  kararnamesinın orijinali
                                                                                                        
                                                                                                                 TERCÜMESİ:
BAŞVEKALET MUAMELAT
            MÜDÜRİYETİ 
                                                                                                               KARARNAME

Afyonkarahisar’da  inşa olunacak Türk Ocağı binası mesarifine medar  olmak ve  Reis-i Cumhur Hazretlerinin  Hükümet  Konağı civarında tesis edilecek âbideleri mesarifine  iştirak hususunda sarf edilmek üzere, Evkaf Bütçesinin 29’uncu faslının Dördüncü, muhtelif müessesat-ı hayriyye ve ilmiye muavenet  maddesinde 1500 Liranın Afyonkarahisar Türk Ocağı riyasetine itası Evkaf Müdüriyeti Umumiyesinin 16 Eylül 1928  tarih ve 51602/101 numaralı tezkiresiyle  vukubulan teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyetinin 23 Eylül 1928 tarihli ictimaında tasvib ve kabul edilmiştir.

Reis-i Cumhur
     İmza

Başvekil      Hariciye Vekili    Dahiliye   Vekili  Müdafa-ı Milliye Vekili      Adliye  Vekili
   İmza                İmza                        İmza                    İmza                           İmza    

 Maliye Vekili     Maarif  Vekili     İktisat Vekili      Nafia  Vekili     Sıhhiye ve Muavenet-i  
     İmza               İmza                İmza                  (Vekalet)         İctimaiyye Vekili
                                   İmza                        İmza


      

Samsun heykeli gümrüğe takılır. İçişleri Bakanlığı Maliyeden para ister. Maliye de Başvekalete bu yazıyı gönderir.  Yazının alt orta kısmında İcra Vekilleri heyetine, sol alt kısmında ise “Gümrükten sarfınazar” yazılıdır. Yani heykel için herhangi bir gümrük vergisi verilmez.
 

 “Reisicumhur'un heykelleri için illerden toplanan paralara ait hesabın kapatılması” hakkındaki Bakanlar Kurulu kararnamesinin metni  (Kaynak: Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi:   20 - 39 – 14 150-34)