Osman Şahin - 15 Ağustos 2013
Türkiye- Mısır İlişkilerine yeni bir perspektiften bakarken, 83 senede yaşanmış olan 4 olay (1925 Elçi Muhittin Paşa Krizi, 1932 Fes Krizi, 1952 Tekrar Elçi krizi, 1958 Celal Bayar'ın çıkardığı yapay kriz), sırasıyla aşağıya kaydedildi. Mısır'da gelişen olayları yorumlamak için tarihi arka planı bilmenin sayısız yararları vardır. Halihazır Hariciye Bakanımız Prof. Ahmet Davutoğlu da gergin günlerin bakanı Prof. Fuat Köprülü gibi akademisyendir. Ancak, meslektaşı Köprülü gibi şanssız değildir. Köprülü zamanında, dönemin Başbakanı Menderes ile Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın Ortadoğu ülkeleri ile ilişkilere aynı zaviyeden bakmıyorlardı. Birisinin ak dediğine diğeri kara demesi hariciyecilerimize çeşitli zorluklar yaşatıyordu. İki çarkın ayrı istikametlere dönen dişlisi gibi çalışıyorlardı ve birinin yazdığını diğeri bozuyordu. Bugün devletin tepesinde böylesi çelişkili politika sürdüren Başbakan ve Cumhurbaşkanı yok. Bu yüzden Sayın Davutoğlu Fuat Köprülü'den daha şanslıdır denilebilir.
Birinci Sefir Olayı: Muhittin Paşa sarayı terk ediyor
Bağımsızlıklarını yeni kazanan ülkeler ayrıldıkları ülke büyükelçilerine karşı çeşitli sinir bozucu hareketler yaparak akıllarınca devlet olduklarını ispata çalışırlar. Irak da (Saddam) Başbakan Akbulut'a karşı bunu yapmıştı, Suudi Arabistan da Kral Fahd Devlet Bakanı Keçecileri iki gün bekletmişti. Mısır'da da Kral Fuad 1925 tarihinde bağımsızlığını kazandıktan sonra Kahire Büyükelçisi Muhittin Paşa'yı bekletmişti. Ancak Muhittin Paşa bu hareketi yutmadı ve "ben randevu almıştım, daha fazla bekleyemem" diyerek kapıyı görevlilerin üzerine sertçe çarparak sarayı terk eder ve İskenderiye'den başkent Kahire'ye döner. Mısır bu davranışı diplomatik bir sorun haline getirir. Olay bilahare tatlıya bağlanırsa da diplomasi protokol kurallarına "randevulara zamanında gitme ve kabul etme/edilme" kuralı not olarak düşürülür.
İkinci Sefir Olayı: Fes Hadisesi
1932 senesinde Cumhuriyetin 9. Yıldönümü vesilesiyle Ankara Palas'ta düzenlenen Resepsiyona Mısır Büyükelçisi Abdülmelik Hamza üniformaları ve başında da fesi ile katılır. Atatürk şapka inkılabını yeni tamamlamış olup, inkılabın gerçekleştirilmesi sırasında yaşanan kanlı olayların da etkisindedir. Mısır Büyükelçisi bunları hesaba katmadan Cumhuriyet resepsiyonuna icabet eder. Anlaşılan, Büyükelçi, Atıf Hoca'nın ve Hind Hilafet Komitesi Temsilcisi olan Mustafa Sağir'in başına gelenleri bilmemektedir[1]. Atatürk, Büyükelçiye yönelerek hafif bir ses tonuyla fesini çıkarmasını söyler. Tabi o sırada garson elinde tepsi ile fesin tepsiye konulmasını beklemektedir. Büyükelçi ani bir refleksle fesi tepsinin üzerine bırakır ve kendine gelince hızla salonu terk eder. Ortalık buz kesilir ama olan olmuştur bir kere. Bazı tarihçiler[2] bu olayı anlatırken "fes yüzünden neredeyse savaş çıkacaktı" ifadesini kullanırlar. Evening Standart Gazetesi olayı, "Atatürk Büyükelçinin başında fesi görünce kırmızı görmüş boğa gibi hiddetlenir" şeklinde haber yapar. İngiltere Büyükelçisi de diğer diplomatlar gibi kordiplomasinin gözü önünde cereyan eden bu olayı ülkesine rapor eder. Olay Türk basınında yer almaz (meraklılar 30 Ekim ve sonrasındaki tarihlerin gazetelerini tarayabilirler). Olay İngiltere basını vasıtasıyla dünyaya ve Mısır'a duyurulur. Mısır muhalif basını da sert tepki gösterir ve diplomatik ilişkilerin derhal kesilmesini talep eder. Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras işin içinden çıkmak için Kahire'de akla karayı seçer, "ileride benzer olayların tekrarlanmayacağını taahhüt eder"se de muvaffak olamaz. Neticede, İngiliz Yüksek Komiserinin devreye girmesiyle Mısır yetkilileri ikna edilir. İngilizler açısından maksat hasıl olmuştur, hedefler tutturulmuştur. Olayın kamuoyu boyutu fazla büyütülmez ve İngilizlerin istedikleri seviyede tutulur. İki ülke arasındaki yakınlaşma frenlenmiştir. Bu ani olay, iki ülke arasındaki gerginliği tırmandırmak için Hızır gibi imdada yetişmiştir. Tabi o tarihlerde Sudan'ı da içine alan Mısır ile herhangi ticaret antlaşmamız bulunmamasına rağmen yüzde beş seviyesindeki dış ticaret hacmimiz bu olayı takip eden iki senede dibe vurur.
Peki, Atatürk neden böyle davrandı? Oysa Mısır Türkiye'ye Kurtuluş Savaşında yardım eden ülkelerdendi. Mısır Hilal-i Ahmer'i (Kızılay) İngiliz İdaresi altında olmakla birlikte tıpkı Hint Müslümanları gibi özellikle savaştan şehit düşen askerlerimizin geride kalmış yetimlerine (Dar'ul Eytam'a) nakdi yardımlarda bulunmuştu. Bunların hiçbirisi Atatürk nezdinde Mısır'a dost ülke konumu kazandırmamıştı. Atatürk hayatta iken yaptığı devrim kanunlarına zarar gelir endişesiyle Mısır'a daima mesafeli davranmış ve hayatta iken herhangi bir ticaret antlaşmasının yapılmasına dahi izin vermemişti. O günlerde Mısır ile ticari ilişkilerimiz altı aylık zaman dilimlerini kapsayan geçici ticaret antlaşmalarıyla (modus vivendi) sürdürülmüştür.
Öte yandan, Mısır, Türkiye'de yapılan inkılapları bir türlü hazmedememiştir. Özellikle Halifeliğin kaldırılmasından sonra diğer İslam ülkeleri (Hindistan- Afganistan) gibi Mısır halkı ve idarecileri de sükutu hayale uğramışlardır. Rejim muhaliflerinin tamamı ve yurtdışına sürülenler Mısır'a sığınmışlardır. Gazetelerde Şehzade Abdulkerim'in Kahire'ye gelip Halifeliğini ilan edeceği, keza, Kral Fuad'in Halifeliğe hazırlandığı haberleri Mısır basınında tefrika ediliyordu. Bu duyumlar sebebiyle Atatürk tedirgin olmuş ve tamamen bir protokol kuralı olan Kral Fuad'ın doğum yıldönümünü dahi kutlamamıştır[3].
Denilebilir ki; İslam Ülkeleriyle ekonomik ilişkiler, 2003 tarihine kadar bu bakış açısının gölgesi altında kalmış ve ticari yakınlaşmanın sayısız faydaları bilinmesine rağmen bu alanda herhangi kaydadeğer bir adım (AK Parti iktidara gelene kadar) atılmamıştır. Kültürel anlamda ise ilişkiler yok denecek kadar zayıftır[4]. Celal Bayar'ın Mısır Ticaret Bakanına söylediği ifadeleri, bir Özbek veya Türkmenistanlı Bakana Selanik Fuarında Yunanistan Cumhurbaşkanı Konstantin'in, "siz bizi Sakarya'da arkadan vurdunuz" gibi anlamsız beyanlardır. Bayar'ın Mısırlı Bakan'a sarfettiği ve oturduğu makamla bağdaşmayan Yahudi mahreçli bu kasıtlı beyanlar, Araplarla ticari ilişkilerimizi frenlemiştir. Kasıt olmasa Ümmü Gülsüm'ün rol aldığı filmler, şarkılar ve Atatürk'ün de beğendiği Münire el Mehdiyye'nin şarkıları[5] vatandaşlarımızı Arap Müziğine yöneltiyor diyerek yasaklanır mıydı? (İşin tuhaf tarafı Arap müziğini yasaklayanlar bu müziği gizliden gizliye dinliyorlardı). 1980-90'larda bile Mısır'dan konserler vermek için müzik topluluklarının davet edilmesi Dışişleri Bakanlığının iznine bağlı idi. Siz hiç Mısır'dan veya Fas-Tunus'tan bir müzik grubunun konserler vermek üzere Ankara'ya geldiklerini duydunuz mu? Yok. Çünkü yasak, yani Dışişleri Kültür Dairesinin iznine bağlı[6]. Kültürümüz aradan kaybolur veya Araplara karşı toplumda bir sempati ve yakınlaşma olur endişesiyle Mısır veya diğer Arap milletleriyle ilişiklerimiz 70 sene bilerek mesafeli tutulmuş. Geçmişte Mısır'la ilişkilerimiz yapay olaylarla bozulmak istendiği için son günlerde meydana gelen katliam olayları karşısında politikalarımızı belirlerken ağırlığımızı hissettirmede zorluklar yaşıyoruz. Oysa Araplarla 1000 küsur senelik bir iç içe geçmiş bir kültürel birlikteliğimiz var.
Üçüncü Sefir Olayı
Diplomatlarımızdan Merhum İzzettin Kerkük'ten dinlemiştim. "1952 tarihinde Albay Cemal Abdunnasır Mısır'da askeri bir darbe ile Kral Faruk'u tahtından uzaklaştırır ve idareyi ele alır. Nasır; yaptığı hareketin Türkiye tarafından destek bulması için "Biz, Türk İnkılaplarını örnek aldık" mesajını Türk Elçiliğine adamları vasıtasıyla iletir. Ancak, bugünkü gibi o gün de Türkiye'nin desteğini alamaz. Bilakis Mısır Hanedanının damadı olan Elçi'den sert tepki alır. O günlerde Hulusi Fuad Tugay Kahire Büyükelçisidir. Tugay, Kral Faruk'un kuzeni Prenses Emine ile evlidir. Eşinden dolayı Büyükelçimiz de darbeden etkilenir. Zira, "genç subaylar" (hür subaylar) hanedan ve akrabaları adına ne kadar taşınır taşınmaz mal mülk varsa hepsini müsadere ederler. Büyükelçi Tugay; "Mısır'ı mahvettiniz, akıbetiniz fena olacak" söylemlerini gelen heyete ve bilahare her fırsatta Mısırlı yetkililer nezdinde dile getirir. Aynı tepkiyi bir Opera Salonunda General Abdunnasır'a karşı da tereddüt etmeden gösterir. Bütün Elçilerle el sıkışan Nasır sıra Türk Büyükelçisine gelince elleri havada kalır. Büyükelçi Fuad Tugay ellerini arkada bağlı tutar ve uzatmaz. Nasır ile el sıkışmadığı gibi, sert ifadelerle, "ben centilmenlerin elini sıkarım, sen Mısır'ı felakete sürükledin, eşimin menkul ve gayrimenkullerini neden vermiyorsun?" der ve hızla salonu terk edip ikametgahına gider. Sanki 20 sene önce Ankara Palas'da meydana gelen Fes Olayının ikinci perdesi kordiplomasinin gözü önünde tekrarlanmaktadır. Bu olay da elçiler vasıtasıyla bütün dünyaya anında duyurulur. Nasır da salonda fazla duramaz ve sarayına gider. Elçi Fuad Tugay 1,5 yılını Kahire'de bu haleti ruhiye ile geçirir ve adeta mallarını istirdat mücadelesi verir. 1,5 yıl sonra merkeze alınır. Tabiatıyla Türkiye-Mısır diplomatik ilişkileri bıçak gibi kesilir ve 1962 senesine kadar 10 yıl elçilik kapalı kalır". Elçiliğimiz 1960 darbesinden sonraki hükümet tarafından yeniden açılır. Merhum İzzettin Kerkük 1962 tarihinde Elçiliği tekrar açmak için giden ekibin içindedir.
Burada, Nasır'ın Türk devrimlerini örnek aldığına vurgu yaptığı dikkatinizi çekmiştir. Nedense Araplarda darbe yapanların tamamı albay rütbesindedirler ve Türkiye'deki darbeleri örnek alarak idareye el koyarlar. Orduda yüzlerce üst durumunda olan general varken albayların hiçbir tepki ile karşılaşmadan darbe yapmaları dikkat çekicidir. Sudan'da Ömer el Beşir 12 Eylül'ü, Kaddafi 1960 darbesini, Nasır Atatürk'ü örnek almıştır. Hüsnü Mübarek'in kimi örnek aldığı veya kime örnek olduğu cay-ı sualdir. Öyle görünüyor ki bizim üçüncü dünya ülkelerine yegane ihraç kalemimiz darbelerimizdir dense yanlış bir iddiada bulunmuş sayılmayız. General Sisi de 28 Şubatçıları örnek almışsa kendisini endişeli bir gelecek bekliyor demektir. Elverir ki biz bundan sonra 3. dünya ülkelerine demokrasi konusunda örnek olalım.
Dördüncü Olay: Celal Bayar Mısır Ticaret Bakanını azarlıyor
Bu olayı da Emekli Büyükelçi Oğuz Gökmen'in "Bir Zamanlar Hariciye" isimli hatıra kitabından okuyalım:
Büyükelçi Gökmen hatıralarında özetle, 1952'deki "Elçi Olayı" ile bozulan Türk-Mısır ilişkilerinin 1958'de olumlu bir mecraya girdiğini, Kahire'de açılan fuara kendisinin de gittiğini ve Başbakan Adnan Menderes'ten Cemal Abdunnasır'a dostluk mesajı götürdüğünü, ancak maalesef düzelen ilişkilere Celal Bayar'ın çomak sokarak sabote ettiğini kaydetmektedir. Heyet Mısır'a doğru ayrılmadan önce Başbakan Menderes Gökmen'i çağırır ve:
"Oğuz bey, bilirsiniz, eskiden adetlerimiz başka imiş, aileler çok daha kalabalıkmış, çoğu bir evde bir arada yaşarlarmış, kardeşler kardeş çocukları aynı çatı altında doğarlar, aynı yerde büyürlermiş. Biz de Mısır ile büyük bir konakta yaşayan bir büyük ailenin mensuplarıyız, kardeş çocukları sayılırız. Aynı konakta doğmuşuz, bir arada büyümüş, birbirimizi kardeş bilmişiz... Sonraları erginlik, delikanlılık çağına gelince konağın dışında, sokakta, başka mahallelerde başka arkadaşlar, dostlar edinmişiz... Onlarla haşır neşir olurken bu arada aynı konakta yaşayan bir ailenin çocukları olduğumuzu, birbirimizin kardeşi olduğumuzu unutmuşuz. Esef edilecek nokta bence budur.
Biz Sovyet tehlikesine karşı güvenliğimizin teminatını NATO'ya girmekle bulmuşuz... Batı ile kaynaşmaya, bütünleşmeye yönelmişiz... Mısır ise, aksine Sovyetlerle dost olmuş, Suriye ile birlikte bizim üzerimizde çelik çomak oynamaya başlamışlar... Kardeş olduğumuzu unutmuşuz... Şimdi zannederim artık zamanı ve sırası gelmiştir, Türkiye ile Mısır, sonradan edindikleri dostlukları, ahbaplıkları isterlerse mahfuz tutsunlar. Ama hiç olmazsa aynı büyük ailenin evladları, İslam camiasının asil mensupları olduklarını unutmasınlar... Zemin ve zamanı müsait görürseniz Nasır'a benim selamlarımı hürmetlerimi söyler, bu minval üzerinde konuşursunuz" sözleriyle özetlenecek Türkiye-Mısır ilişikleri hakkındaki görüşlerini aktarır.
Heyet Mısır'da güzel karşılanır, karşılıklı iltifatlar teati edilir. Büyükelçi Gökmen, Menderes'in şifahi iyi dileklerini ve selamlarını bizzat Nasır'a iletir ve İzmir'de yapılacak Fuara Mısır Ticaret Bakanını davet ederek Kahire Fuarı seyahatini başarı ile tamamlar.
Mısır Ticaret Bakanı eşi ile birlikte İzmir Enternasyonal Fuarına katılmak üzere ülkemize gelir. Konuk Bakan nasılsa Başbakan ve Dışişleri Bakanı ile görüştürülmeden doğrudan Celal Bayar'la görüştürülür. Ancak Cumhurbaşkanı Bayar hiç de gereği yokken agresif bir tarzda Bakan'ın yüzüne karşı şöyle konuşur:
"Siz (bütün Araplar) nankör bir milletsiniz... Türklerin bütün İslam alemine yaptığı bunca hizmetlere karşı Araplar bir fırsatını gözleyip daima ihanet etmişlerdir. Zaif veya meşgul anlarında Türkleri hep arkadan vurmaya çalışmışlardır. Sizler kim kuvvetli ise, kimin elinde kırbaç varsa onun emrinde gitmeye alışıksınız...
Sn Celal Bayar, tarihi vakalar zikrediyor, Atatürk'ten bahsediyor, geçmiş, tarihe mal olmuş ünlü şahsiyetlerin aynı yöndeki düşünce ve beyanlarını da zikretmek suretiyle, Arap aleyhtarı tezini güçlendirerek geliştirmek istiyordu. Nihayet bu uzun ve üzücü mülakat başkaca daha üzüntülü bir olaya yol açmadan sona erdi."
Oysa Celal Bayar, Sultan 2. Abdulhamit'in vatan savunması için Arap Tugaylar kurdurduğunu bilen bir kişidir. Keza, Yemen'de İmam Yahya'nın Atatürk'e bağlılık mektupları gönderdiğini de çok iyi bilmektedir, ancak takip ettiği politika gereği uydurulan yalana kendisi inanmakta ve çevresini bu yalana inandırdığı gibi Mısırlı Bakanı da aklınca inandırmak istemektedir.
Cumhurbaşkanı Bayar'ın Mısır Ticaret Bakanına söylediği bu ifadelerden, Kahire Büyükelçisi Fuad Tugay'ın, Bayar'ın bilgisi dahilinde hareket ettiğini, o zamanki Türk Hükümetinin, Mısır Hanedanının damadı olan elçisini geri çekmemekle iki ülke ilişkilerini gerdiğini, öte yandan, Başbakan Adnan Menderes ile Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın başta Mısır ve diğer İslam ülkeleriyle ilişkiler konusunda aynı görüşe sahip olmadıklarını, Menderes'ın Mısır ile ilişkilerin düzelmesi taraftarı olduğunu, ancak Bayar'ın, bir bakıma bütün Arapları temsil eden Mısır ile ilişkilerin koparılmasını özellikle istediğini (olumlu) anlıyoruz. Bunu Arap gazetecileri o zamanlar Türkiye'nin İsrail ile yaptığı ticari ilişkilere bağlamaktadırlar. Bugün dahi çeşitli bloklaşmalar sebebiyle yakınlaşmakta zorluklar yaşadığımız İslam ülkeleriyle ticari ve siyasi ilişkilerimizin bozulmasının bir sebebi de tam orta yere İsrail Devletinin kurulmuş olmasıdır.
Öte yandan, Celal Bayar'ın Mısır'lı Bakan'a beyan ettiği "arkadan vurma" hadisesi doğru değildir. Yahudi tarihçiler bile Bayar'ın seslendirdiği bu yalana inanmamaktadırlar. Sadece Şerif Hüseyin Ailesi bedevilerle birlikte koca coğrafyada herhangi bir belirleyiciliği olmayan Mekke-Maan hattında lokal olarak isyan etmişlerdir. Oysa aynı tarihlerde Cemal Paşa Şam'da Araplara siz Kanal Savaşında savunma yapmadınız diyerek Arapların akıllarına isyan etmeyi getirmemek için idamlara başlamıştı. Bilakis söz konusu idamlar, Araplarda Milliyetçilik hislerinin uyanmasına/uyandırılmasına sebep olmuştur. İttihatçıların gayesi de bu olsa gerek. Filistin'de savaşmış olan Cevat Rıfat Atilhan, Siyonizmle ilgili yayınladığı onlarca kitabında, "Araplar bizi arkadan vurdu" iddiasını Yahudilerin bizi İslam Dünyasından ayırmak için uydurdukları bir yalandan ibaret olduğunu söyler.
Hülasa-i Kelam
Yukarıdaki olaylar ışığında, Türkiye ile Mısır arasındaki siyasi ilişkilerin geçmişine bakıldığında, inişli çıkışlı bir grafik karşımıza çıkar. 83 yıllık Türkiye-Mısır siyasi ilişkilerinde zaman zaman kopmalar, gerginlikler yaşanmış olup, bunların bir kısmı Türkiye'de yapılan inkılaplar, bir kısmı İsrail'in aramıza bir kara kedi gibi girmiş olması, bir kısmı da Mısır'da meydana gelen darbeler sebebiyledir. Son günlerde Mısır'da meydana gelen katliam olayları bir bütün olarak mercek altına alındığında, katliamı durdurmanın yolunun uluslararası kuruluşları harekete geçirmekle mümkün olacağını anlarız. Mısır ile son yüzyıldaki ilişkilerimiz, olması gereken seviyede maalesef geçmemiş. Türk Milletinin/ Hükümetinin dikta Sisi idaresine karşı sergilediği tavır umarız beyanatlar seviyesinde kalmaz. Başbakan Erdoğan'ın yoğun diplomasi trafiği olayların seyrini nasıl etkiler bilinmemektedir. Türkiye'nin BM, İİB, ABO gibi kuruluşlar nezdinde çıkarılacak müeyyide ve protesto kararlarına öncülük etmesi ve Sayın Cumhurbaşkanımızın da meslektaşlarını Mısır idaresine müzahir olmalaları konusunda telefon diplomasisi ile uyarması, Mısır askeri idaresiyle kirli ilişkiler kurma hesapları içinde olan batılı yönetimleri demokrasi çizgisine zorlayabilir.
Türkiye ile Mısır arasında zaman zaman yaşanan gerilimler sırasıyla yukarıda kaydedildi. Bugün Mısır'da meydana gelen olaylar Türkiye-Mısır İlişkilerini eski netameli çizgiye getirmek maksatlıdır. Mısır askerleri namaz kılan kendi savunmasız halkını arkadan kurşunlayacak kadar gaddarlaşmışsa kendi iradesiyle hareket etmiyorlar demektir. Mısır'da devletin zimamı Mısırlı olmayanların eline geçmiştir. Bu davranışa Türk Hükümetinin gösterdiği sert tepkiler bütün dünya tarafından övgüler almaktadır. Mısır'daki yangını söndürmek lazım. Bu konuda İİB Başkanı Ekmelettin İhsanoğlu maalesef çok silik bir tavır sergilemekte ve beyanat seviyesinde de olsa herhangi açıklama veya girişimde bulunmamaktadır. Binlerce kişinin katledildiği saldırılar konusunda "taraflara itidal tavsiye etmesi" Türk Hükümetinin politikasıyla örtüşmemektedir. Ülkemiz hakkında da kurulmak istenen (diplomatik) tuzaklara düşülmeden Mısır halkına destek veren ülkeler nezdinde, batı ülkelerinin daha önce dillerinden düşürmedikleri insani değerleri hatırlatan girişimler yapmak muhakkak ki caydırıcı etki yapar. Geçmişte Türkiye ile Mısır ilişkileri ekonomik çıkar çatışmalarından ziyade yapay siyasi sebepler yüzünden gerilmiştir. Türkiye'nin Bağlantısızlar hareketinden rahatsızlık duyduğu atmosfer bugün yoktur. Türkiye'nin Afrika Birliği Ülkeleriyle Mısır askeri rejimine karşı aynı tepkiyi koymuş olması ülkemizin Mısır Politikasında –bazı söylentilerin aksine- yalnız olmadığını göstermektedir. Türkiye ABO Üyesi ülkelerle birlikte Mısır'ın normalleşmesi hakkında BM Nezdinde bir karar alınmasına öncülük edebilir-etmelidir. Diktatörlük konusunda havadan nem kapan Afrika ülkeleri nezdinde Mısır gibi bir ülkenin diktatörlükle idare ediliyor olması virüs etkisi yapabilme tehlikesi de vardır. Bugün Mısır ile ilişkilerimiz eskisi gibi bir kırmızı fes yüzünden veya büyükelçinin Mısır uyruklu eşinin malvarlıkları yüzünden gerilecek incelikte değildir. Mısır halkına her platformda sahip çıkmak lazımdır. Mısır idaresi er geç idari yönden yörüngesine oturacak olup, bölgesinde daha önce sahip olduğu itibara kavuşturulmalıdır. Bize düşen yangını söndürme konusunda girişimlerde bulunmaktır. Yarın bu olaylar kaleme alındığında bizi vicdan azabından kurtaracak bir hamlemiz olmalıdır.
[1] Madam Berthe Georges Gaulis, Çankaya Akşamları, Ayrıca, Kılıç Ali'nin Hatıraları
[2] Ayşe Hür, Türk Mısır Savaşına Çeyrek Kala, Taraf Gazetesi 31.10.2010
[3] Atatürk Araştırma Merkezi, Turkish-Egyption Relations in the era of Ataturk (1926-1938)
[4] A.g.e.
[5] Recai Bayram, Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti (mezuniyet tezi-yayınlanmamıştır).
[6] E. Büyükelçi Semih Günver, Bir Hariciyecinin Anıları