Prof. Dr. Sedat Aybar
Bu yazı, Türkiye-Çin ilişkilerini anlamlı bir şekilde değerlendirmenin küresel ekonomi-politik çerçevesinde yapılabileceğini savunuyor. Küresel güç çekişmelerinin, dünya liderliği arayışlarının kırılma noktalarının Türkiye ile Çin ilişkisini belirleyen ana ekseni oluşturduğunu tartışıyor. Bu eksen üzerinde, ABD, Rusya ve Almanya gibi dünya üretim, tüketim ve büyüme stratejilerine damga vuran ülkeler bulunuyor. Bir yandan Batı ittifakının bir üyesi olan diğer yandan Avrasya coğrafyasının en önemli stratejik konumunda bulunan Türkiye için özellikle soğuk savaş sonrasındaki gelişmeler önemli alternatifler sunuyor. Burada, halen hazırda uygulanmakta olan modellerin ürettiği ekonomik sorunlara alternatif çözümün epistomolojik bilgisel alandan ziyade ontolojik toplumsal güç kavgalar› içinden çıkacağı, Türkiye’nin de kendisine bu vizyon çerçevesinde bir yol çizmesi gerekliliği ele alınıyor. Bu yüzden başta ABD olmak üzere küresel iddialarla ortaya çıkanlar arasındaki güç çekişmeleri bağlamında Türkiye’nin karşılarına çıkan fırsatlar ve tehditlere dikkat çekiliyor.
Sovyet Sisteminin çökmesinin ardından ABD önderliğinde kurulması tasarlanan tek kutuplu Yeni Dünya Düzeninin ‘küreselleşme söylemi’ ülkeleri ekonomik ve siyasi olarak birbirine yaklaştırma iddiasındaydı. Bu tasarım Washington Uzlaşısı olarak bilinen ve kapitalizmin Anglo-Saxon versiyonunu temsil eden yaklaşım üzerinden küresel ticaret ve yatırımlar serbestleştirecekti. Sermayenin serbest dolaşım piyasa etkinliğini arttıracak, böylece ülkeler rekabetçi üstünlüklerini kullanarak hem kendilerinin hem de başkalarının refahlarını arttıracaklardı. Böylece neo-liberal mantığın hüküm sürdüğü yeni bir iktisadi politika çağı açılacaktı. Bu proje, vadettiklerini yerine getiremeyerek beklenenlerin tam tersi sonuçları üretti.
Küresel yoksulluk, göç, gelir dağılımı bozukluğu, iç savaşlar, çevre sorunlar›, işsizlik ve bunlara en son eklenen teröre bağlı güvenlik sorunları Yeni Dünya Düzeninin önemli düzensizlik parametreleri olarak ön plana çıktı. Bu oluşum etrafındaki güç çekişmelerinin belirleyicilerinden öne çıkanlar ise ‘mikro milliyetçilik’, ‘öngörülemezlik’ ve yumuşak güç kullanmaya imkan sağlayan ‘teknolojik gelişmelerdi’. Bu değişkenler bir yandan belli bir istikrarsızlık ortamı sunarken başta Çin olmak üzere, Rusya ve Almanya’nın başını çektiği Avrupa Birliği, kendi ekonomi politik modellerini öne çıkartarak ‘çözüm’ arayışına katıldı. Bir yandan siyasi istikrarsızlık neredeyse teşvik edilirken, terör, ülkeleri istenen değişime hazırlamak, onları kıvama getirmek için başta ABD olmak üzere vekalet savaşlarında kullanılmaya başlandı. Anglo-Saxon kapitalizmin sahibi olan İngiltere ise Brexit süreciyle kendi safını ABD’nin yanında belirledi. Pasifik-Atlantik ekseninde en güçlü alternatifi öneren ülke olarak Çin en ön safta yerini aldı. Tarihçilerin ‘çözümsüzlükler ve çatışmalar dönemi’ olarak anacakları bir dönem böylece başlamış oldu.
Çin Halk Cumhuriyeti tarafından geliştirilen ve tarihi İpek Yolu’nu canlandırmayı öngören Tek Kuşak, Tek Yol İnsiyatifi (TKTY) küresel iktidar çekişmeleri içinde yeni bir boyut sundu. Güzergah› üzerinde olan ülkelerin alt-yapılarını çağdaşlaştırmayı, güncellemeyi ve akıllı şehirler yaratarak teknolojik devrimi yakalamayı hedefleyen bu inisiyatif Çin’i de alternatif arama yarışına kattı. Böylece Çin’in, küreselleşmenin en eski versiyonu olan İpek Yolu’nu canlandırma iddiasıyla kendi ekonomik modelini sunarak küresel önderlik yarışına katıldığını izliyoruz. Çin bu insiyatif etrafında bir takım mega-projeleri yürürlüğe sokmayı hedefliyor. Uzun süreli ve kapsamlı olan bu projelerin gerçekleşmesi ise Washington Uzlaşısında öngörüldüğünün aksine planlama ve devlet harcamalarını gerektiriyor. Küresel jeo-politik çekişmelerin ardında farklı ekonomik modellerin birbiri ile yarıştığı ve birbirlerini etkileyerek revizyona zorladığı bir dönemin içinden geçiyoruz. Sistem arayışına açık olan bu dönemde akademik tartışma eski argümanları kullanarak, küresel güç çekişmesini devlet piyasa ikilemi içerisinde ele alıyor. Örneğin, son zamanların en popüler çalışmasını yapmış olan Pikkety’ye (2013) göre sermaye birikiminin ekonomik büyümeden daha hızlı olan bir dünyada, kapitalizmin uygulamadaki neo-liberal türü sürdürülemez. Sermaye ve servet birikimindeki hız farkı, gelir da giderek bozulmasına yol açtığını iddia eden Pikkety, alternatif ekonomik politikalar konusunda fazla bir öneri getirememektedir. Ona göre, bir yanda devletin transfer harcamalarına ihtiyaç duyan kesimin genişlemesi diğer yanda ise servetin hızla birikmesine tabi olan bir iktisadi yapı bulunmaktadır.
Halbuki, bu yazıda da izah edileceği üzere, devlet-piyasa karşıtlığı temelinde yapılan bir tartışma suni bir tartışmadır. Her koşula uygun, genel bir piyasa öncelikli model olamayacağı gibi, devleti öncelleyen bir model de mümkün değil. Aynı şey tüm zamanlara ve herkese uygun bir karma model arayışına cevap olarak da söylenebilir. Piyasa ve devleti yeniden tanımlayıp analize dahil etmenin belirleyicisi de çıkar çatışmalarının ta kendisidir. Çıkar çatışmalarının oluşturduğu bir denge eninde sonunda kendi içinden onu bozacak dinamikleri de üretebilmektedir.
Özellikle, Çin’in de önceki dönemde olduğu kadar hızlı büyümeyeceği, BRICS denen gelişmekte olan ülkelerin (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) küresel GSMH’nın büyümesine yaptıkları yüzde otuz katkının artık gerçekleşmeyeceği bir döneme girilmiştir. Japonya’daki ekonomik durgunluk da hala devam etmektedir. Dünyanın devam etmekte olan küresel kriz ve çözüm için alternatif politikalar üretilememesi nedeniyle daha da sorunlu bir yer olduğu açıktır. Bu koşullarda G-20’de küresel alt-yapı yatırımlarının ve mega projelerin desteklenmesi sorunlara bir çözüm olarak sunulmaya ve desteklenmeye başlanmıştır. Bu dönem dengelerin ciddi bir şekilde bozulduğu bir dönemdir. Alternatifsizlik görünümü bu yüzden ön plana çıkmaktadır.
Bu yazının ikinci bölümü analizi biraz daha güncele ve somuta taşıyor. Özellikle Trump sonrası ABD’nin küresel jeo-stratejisinin ekonomi politiğine odaklanıyor. Bunun etrafında oluşan fırsatlar ve tehditlere bakılarak bu çerçevede ABD merkezli olabileceği iddiasındaki Yeni Dünya’nın, güvenlik mimarisine değiniliyor. Üçüncü bölüm eski ‹pek Yolunu canlandırma projesi olarak Çin tarafından öne sürülen TKTY inisiyatifini ele alıyor. Yazı, Türkiye için TKTY ortaklığının sunduğu fırsatlar ve tehditleri analiz ettikten sonra bir takım önermeler sunarak sonuçlanıyor.
TRUMP’IN ABD’Sİ VE KÜRESEL VİZYON(SUZLUĞ)U
Barack Obama ve Demokratların, ABD’deki yoksulluk ve gelir dağılımındaki bozulmayı düzeltemeyen küreselci saldırgan siyasetleri, Trump’ın yükselişini ve iktidara gelişini hazırladı. Trump’ın ‘iş ve aş’ vaad eden söylemi Amerika’daki mağdur ve yoksul kesimlerden oy almasını sağladı. Bu yüzden Trump’ın başarısı ‘bir günlük’ bir fenomen olarak görülmemelidir. Donald Trump’ın 2016 senesinde yapılan genel seçimlerden tüm tahminleri boşa çıkartarak başarılı olarak çıkması başka bir tartışmayı da başlattı. Özü itibariyle ‘Başka Alternatif Yok’, sloganıyla 1970’lerde IMF ve Dünya Bankası tarafından savunulan ve Washington Uzlaşısı olarak bilinen politikanın nasıl sürdürüleceği ile ilgili bir tartışmaydı bu. Washington Uzlaşının, devleti küçültülmeyi, serbestleşmeyi, kuralsızlaşmayı, özelleştirmeleri, eğitim, sağlık, ulaştırma gibi alanlarda toplumsal provizyonların azaltılmasını, piyasaların kaynak yerleştirme başarısını savunan bir doktrin olduğunu açıklayıp, devam edelim.
Devlet tecrübesi az bir iş adamı olan Donald Trump’ın devletin ekonomiye müdahale etmesinin dengeleri bozucu bir unsur olarak gördüğünü, bu yüzden devlet müdahaleciliğine karşı olduğu ayan beyan bilinen bir gerçek. Aynı zamanda IMF ve Dünya Bankasının küresel ölçekte, kah post-modernizmden destek alarak, kah kimlik politikalar› etrafında küreselleşme ve finansallaşma bağlamında dayattığı ‘Washington Uzlaşısı’nın pek çok sorun ürettiğinin de farkında. Bu sorunların yakın zamanda dünya gündemine göç ve terör bağlamında oturduğunu herkes gibi o da izliyor. Amerika’da iş başına gelen yeni idare, bu modelin tekrar gözden geçirilmesi gerekliliğinin farkında. Ancak başta Trump olmak üzere, Amerikan yönetimi bu revizyonun nasıl yapılacağını, bu tamiratın nasıl olacağını bilmiyor. Gelecek projenin nasıl çizileceği konusunda açık bir fikir henüz beyan edilmedi. Dahası böyle bir projeyi oluşturup yürütecek entellektüel birikime sahip olmayan bir kadro, ekip olmayan bir ekip var iş başında ABD’de.
Aslında bugüne kadar Washington Uzlaşısı Modeli, kendi içinde bir takım revizyonlar geçirmedi değil. Bu revizyonlardan biri, ‘Washington Sonrası Uzlaşısı’ adıyla anılan ve orijinal modeli güçlendirmek amacıyla ortaya atılmış olandı. Özellikle Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz ve arkadaşlarının Dünya Bankası içinde yaptıkları çalışmalarla öne çıkan model devlete yeni bir rol yüklüyordu (Fine, 2001). Ancak bu yüklenen yeni rol iktisadi bir rol değildi. Daha çok sosyal demokrasinin modeli olarak ortaya atılan bu yeni modelde devlet, iktisadi yaşama dolaylı olarak müdahale etmekteydi. Bu da demokratikleşme, şeffaflaşma, hesap verebilirlik gibi kavramların esnek tanımlarıyla ete kemiğe büründü. Kimlik politikalarıyla beslenen bu süreç, küresel ölçekte mikro-milliyetçiliklerin de canlanmasına çanak tutu. Bir yandan insan hakları söylemleri, diğer yandan kimlik politikaları, terörün serpilip gelişmesine de neden oldu.
Diğer yandan, kültürel ve iktisadi yakınsama, eşleşme, benzeşme süreci kendisine tepkileri de beraberinde getirdi. Her ne kadar küreselleşme, şeffaflaşma, demokratikleşme, dini ve etnik kimlikler etrafında siyasi alanın yeniden tasarım› Washington Uzlaşısının kurtarıcısı olarak düşünülmüş olsa da ortaya çıkan sorunlara karşı tepkiler bazen kitleselleşebiliyordu (Negri ve Hardt, 2000). Çoğu kez iktisadi haksızlıklar üzerinden vücut bulan, ABD’deki ‘%99 Hareketi’ gibi hareketler ile hem iktisadi hem de toplumsal boyutlar› öne alan ‘Arap Bahar›’ çıkışları gibi bir takım katılımcı tepkilere ek olarak yaygınlaşan dini fanatisizm de bu sürecin bir sonucuydu (Negri ve Hardt, 2016). Bunun en uç noktası ise giderek ceberrutlaşan, otoriterleşen bir ‘dadı’ devlet müdahaleciliği idi (Aybar ve Lapavitsas, 2001). Son olarak, sosyal demokrasinin ‘dadı’ devlet modeli, post-modernizm ve kimlik politikaları tarafından da beslendi, desteklendi. Böylece devletin, obesiteye, kamuya açık alanlarda sigara içmeye, içki içmeye (ABD ve İngiltere’deki durmadan içme-binge drinking) karşı bir takım önlemler getiren ve insanların kendileri için neyin iyi olduğunu söyleyen bir devlet haline dönüflüne flahit olduk. İktisadi yapıdaki liberalizmin yaşaması, devletin giderek otoriterleşmesine ve insanları iktisadi olmayan alanlarda da yönlendirmesine bağlı hale geldi.
Bugün Trump yönetiminin revize etmeye çalışacağı model, bu model. Ekonomi literatürünün neo-liberal, neo-klasik damarından beslenen Washington Uzlaşısı etrafında devlet müdahaleciliğinin ne şiddette olacağı, piyasaların nereye kadar serbest olacağı tartışması sürüyor. Bu da bu akım içinde farklı ekolleri ortaya çıkartıyor. Örneğin Alman ve İngiliz İktisadi Modelleri, böylesi bir piyasa-devlet ikileminde hangisine görece ne ağırlık veriliyorsa, ona göre ayrışıyor. Almanya çekişli kıta Avrupası; kapitalizmi devlet öncülüğüne, sosyal refaha ve kamu ekonomisine, piyasa yönelimli İngiliz tipi Anglo-Saxon kapitalizmine nazaran daha fazla önem veriyor. Almanya kamuya daha önem veren sosyal refah devleti kapitalizminin sözcülüğünü yaparken, İngiltere serbest piyasa ekonomisinin bayraktarlığını yapıyor. ABD’nin de uyguladığı Anglo-Saxon kapitalizminin sözcüsü İngiltere, piyasa etkinliğinin işsizlik, refah ve kalkınmaya daha yararlı olduğunu savunuyor. Üretim, büyüme ve finansal yapılar bu farklılığa göre şekilleniyor. İngiltere ve Almanya’nın neden böylesi farklı sistemlere sahip oldukları sorusunun cevabı ise bu ülkelerin tarihi geçmişlerinde ve toplumsal dinamiklerinde saklı. Yani geçmiş güç çekişmelerindeki farklılıklar sistemlerin de farklı olmasına neden oluyor.
Halbuki, Donald Trump seçimlerde ona oy kazandıran iktisadi milliyetçiliği öne çıkartan, yurt dışına yatırım yapan Amerikan firmalarını teşvik sözü vererek tekrar ABD’ye davet eden, şirketler kesimi vergi yükünü azaltma vaadiyle göçmen karşıtı politikaları savunan bir kampanya yürütmüştü. Önce Amerika (America First) slogan bu politikaları özetliyordu. Bu sloganla, dünyanın diğer yerleriyle ilgilenilmeyeceği, sadece kendi refahıyla hemhal olacağı mesajını veriyordu. Öte yandan ise bölgesel ve küresel düzeyde NAFTA, TPP, TTIP gibi ticaret ve yatırım ortaklıklarını öngören iktisadi bütünleşmeleri daha köklü bir küreselleşme lehine lağvediyordu. ABD için korumacılığı savunurken, serbest küresel ticareti savunuyordu. Tam anlamıyla çelişkili görünen bu durumu, çeki düzen vermeye çalışacağı neo-liberal model çerçevesinde incelediğimizde, belli bir mantığın ürünü olduğunu görürüz. Bu çelişkili durum ABD’yi küresel iktidar çekişmesine hazırlama amacı gütmektedir.
Demek ki Washington Uzlaşısının, neo-liberalizmin, hangi biçimde sürdürülmesi gerektiği üzerine yapılan tartışmaların temelinde, küresel ölçekteki güç çekişmeleri bulunuyor. En son küresel ölçekte etkisi olan gelişmelerden İngiltere’nin AB’den referandum sonucu çıkma kararı alması da bu çerçevede değerlendirilebilir. Küresel jeo-politik ve ekonomik ittifakların tanımlanması, özellik le mega-projeler kapsamında devletin iktisadi rolünün yeniden belirlenmesi, neo-liberal projedeki revizyonların ne yönde olacağı işaretlerini de vermeye başlıyor. Bir de bu çekişmelere tamamıyle farklı bir ekonomik modelle katılan Çin’i ekleyelim. Asya ve Pasifik coğrafyasında gelişmekte olan yeni jeo-stratejiyi anlamak daha kapsamlı başka bir perspektifin uzantısı olarak ele alınmasını gerektiriyor. Donald Trump, Washington Uzlaşısını kendine göre revize etmeye çalışırken, zihinsel fay hatlarının yanı sıra coğrafi çekişme bölgelerinin nerelerde oluşacağını da belirlemeye başlamamız gerekiyor.
Bu coğrafi çekişme bölgelerine daha aşağıda değineceğiz. Burada ilk iş olarak zihinsel fay hatlarının nerede oluştuğuna açıklık getirmeye çalışalım. Küresel ölçekte askeri yaptırım gücü bulunan bu ülkenin gelecekte ne yapacağının tespit edilmesi elbette önem taşımaktadır. ABD yönetiminin içinde bulunduğu ‘kafa karışılığı’ ve ‘yetersiz bilgi donanımı’ çerçevesinde bakarsak, Amerika’nın gelecek planlarını şimdiye kadar büyük oranda olduğu gibi belli bir akademik/bilimsel tartışma ortamda oluşmayacağı ortaya çıkar. Bu yüzden, gelecek uygulamaların devlet içindeki farklı yaklaşımların ontolojik çatışmaların içinde biçimleneceğini söylemek hayalcilik olmaz.
AMERİKAN KURUMLARININ DÜNYA VİZYONLARI BİRBİRLERİYLE TUTARLI MI?
Bu sorunun en kısa cevabı: Hayır! Trump yönetimi altında ABD’nin düşünce kuruluşları›, akademisyenleri, Beyaz Saray uzmanlarının üzerinde uzlaştıkları belki de tek alan geleceğe ilişkinin kurgunun ne olduğu konusundaki belirsizlikler. Trump yönetiminin, iktidarı devraldıktan sonra Beyaz Saray’da gelecek tahayyülünü oluşturacak bir ekip ve düşünce iklimi oluşturamadığı bu yüzden ABD’nin küresel vizyonundaki belirsizliklerin devam ettiği izleniyor. Bu ortamda ortaya çıkan beş farklı güç merkezinin, devlet içindeki kurumsal yapılarının birbiriyle yarıştığı gözlemleniyor.
Bunlardan ilki Beyaz Saray’daki uzman kadro ve ailedir. Trump’ın etrafına aldığı kadro, bölgesel ve ekonomik öngörülebilirlikleri azaltmıştır. Bunlardan öne çıkan isimler arasındaki Gary Cohn için Amerika’da söylenen ‘ABD’nin gerçek başkanı’ sözü de yabana atılmamalıdır. Goldman Sachs’ın eski CEO’su ve şimdiki onur başkanı Cohn, Beyaz Saray’ın, İsrail ve Doğu Akdeniz politikasının da mimarıdır. Trump’ın damadının tavsiyesi ile işe alınan Gary Cohn, Charlotsvilledeki olaylar üzerine Trump’ın ırkçlara destek veren konuşmasını ardından istifa mektubunu hazırlamıştı (Kelly ve Haberman, The New York Times, 25 Ağustos 2017). Özellikle dünyadaki en zengin doğal gaz rezervi olduğu iddia edilen Doğu Akdeniz likid ve doğal gazının çıkartılması, finansmanı ve bunlar etrafında oluşacak güvenlik stratejilerinin planlayıcısı olarak Beyaz Saray’da önemli bir konuma sahipti. Damat Kushner ile birlikte ABD’nin uluslararası ekonomi politiğini etkilemeye çalışmaktaydı.
İkinci olarak, Savunma Bakanlığı ve Pentagon’u saymamız gerekir. Bu ikili, özellikle Katar krizi ve Suriye politikalarının vekalet savaşları çerçevesinde yürütülmesi, terör örgütlerinin silahlandırılması, eğitilmesi ve DEAfi’a karşı kullanılması bakımından en önemli karar vericidir. Trump idaresi altında bütçesi arttırılmıştır ve Amerikan idaresinde en önemli karar alma mercii haline gelmiştir. Savunma Bakanlığının Irak ve Suriye politikalarında ağırlık sahibi olması Ortadoğu’da olduğu kadar Kuzey Kore ve Asya gerilimlerinde de önemlidir.
Üçüncü olarak Dışişleri Bakanlığı (Department of State) ve haber alma teşkilatı CIA diplomatik ve daha dengeli bir küresel politika yürütülmesinden yanadır. Katar krizinde dengeli, gerçekçi ve akıcı bir politika takip etmeyi savunmuştur. Savunma Bakanlığının aksine yumuşak güç kullanımı ile küresel güç egsersiz etmek taraftarıdır. Bütçesini yüzde otuz azaltan Trump idaresi, bir yerde Dışişleri Bakanlığını devre dışı bırakmış ve Savunma Bakanlığının takip etmek istediği sert güç politikasına yeşil ışık yakmıştır. Bu bakanlık içinde konuşlanmış olan Demokrat Parti destekçisi sol etkiyi Trump yönetimi işi devraldıktan sonra da kıramamıştır. FBI ve CIA ise Rusya bağlantıları çerçevesinde Donald Trump yönetimini bir hayli zorlamaktadır.
Dördüncü unsur Kongre’dir. Özellikle Rusya ile ilişlerde Kongre’nin aldığı yaptırım kararı Başkan Trump’a karşı bir tutumdur. Demokratlar ve Cumhuriyetçilerden bir kısmının oylarını alarak onaylanan yaptırım kararları, seçim kampanyasında Rusya ile iyi ilişkiler kurma vaad eden Trump’ın Rusya beklentilerini raydan çıkartmıştır. Kongre, idarenin dış politikalarını etkilediği gibi içeride uygulanmak istenen ekonomik politikaları da etkilemektedir. Obamacare olarak bilinen ve Trump’ın kaldırmak istediği sağlık sigortasının iptalini, kongre veto ederek uygulanacak ekonomi politikalarda da idarenin elinin serbest olmadığı mesajlarını vermiştir.
Son olarak Başkan’ın kendisi belirleyici bir unsurdur. Basın ve medya ile iyi ilişkiler geliştiremeyen Donald Trump, mesajlarını 160 kelimelik tweet’lerle vermektedir. Aynı cümle içinde iki üç çelişkili ifade kurmakla eleştirilen başkan, bu tweetleri ile belirsizliklere katkı yapmaktadır. Meksika sınırına yapmaya söz verdiği duvar, yasadışı yollarla gelen yaşı küçükleri koruyan DACA sisteminin iptali etrafındaki gelişmeler Amerikan idaresinin iç ve dış politikasındaki belirsizliklere doğrudan başkanın yaptığı katkılardır.
Yukarıda bahsedilen beş ana unsurun yarattığı belirsizliklere bulunacak çözümün verili bir tartışma ortamında olmayacağı da çok bellidir. Hangi kurum karar alma mekanizmasında daha etkin olacaksa bulunacak çözüm onun çözümü olacaktır. Yukarıda bahsedilen Washington Uzlaşısına aranan revizyon da oradan gelecektir. Yukarıda izah edilen resme bakarak şimdiden Savunma Bakanlığının uygulayacağı sert güç kullanma politikasının çok daha avantajlı durumda olduğu söylenebilir. Halen hazırda, hangi balkan ve iktidar olursa olsun sert güç kullanımına sürekli başvuran bir ABD’nin bugün kullanmak için hazırlandığı sert gücün şimdiye kadar olanlardan çok daha şiddetli olacağını söylemek kehanet olmaz.
Buraya kadar zihinsel fay hatlarını ortaya koyduk. Farklı ülkeler ve güçler arasında bir sistem arayışının çekişmesinin yaşandığı konjonktürü belirledik. ABD’nin küresel vizyon sorununun devlet içi çekişmelere, sistemi oluşturan kurumlar arasındaki rekabete yansıdığını tespit ettik. Bu özellikle uygulanan Washington Uzlaşısına getirilecek otoriteryen ayar açısından önemliydi. Tam da bu noktada yukarıda coğrafi güç çekişmesi konusuna geri döneceğimizi belirttiğimizi hatırlatalım. Şimdi bir ucu dış politik ve ekonomik çekişmelere dayanan bu konuyu daha yakından ele alabiliriz.
SERT GÜÇ KULLANIMI PROJESİ: ARAKAN MÜSLÜMANLARI, PAKİSTAN-AFGANİSTAN-HİNDİSTAN
Küresel hegemonyanın sağlanması için sert güç kullanımının en önemli nirengi noktalarından biri Afganistandır. Orada, ‘Tüm Bombaların Anası’ (Massive Ordnance Air Blast - MOAB) olarak adlandırılan ve İkinci Dünya Savaşından bu yana kullanılmış en güçlü konvansiyonel silah olan bu bombanın kullanılmış olması, bunu izleyen tüm dünyaya bir işaret niteliğindedir. ABD gerekirse bu coğrafya’da sert güç kullanacağı mesajını vermiştir. Sert güce bu kadar hevesle başvurulmasının istenmesinin ardında ise neo-liberal projenin, Washington Uzlaşısının yeni versiyonunun dünyaya silah gücüyle dayatılmasından başka bir şey değildir. Bill Clinton tarafından dayatılan bir önceki versiyon da Sudan’da bombalanan aspirin fabrikalarından sonra vitrine çıkmıştı.
Aşağıdaki harita ABD’nin askeri stratejisine farklı bir bakışla yaklaşmaktadır. Bu haritanın üzerine yerleştirdiğimiz üçgenin uzun kenarı ABD’nin kendi ulusal güvenlik stratejisini Güney Doğu Asya (Pasifik)-Atlantik çizgisi üzerinde kurguladığını vurgulamamıza yardım etmektedir. Böylece, yaygın olarak savunulan ABD’nin güvenlik mimarisini Ortadoğu’dan uzakta kurguladığı sayının çok da geçerli olmadığına dikkat çekilmektedir. ABD, küresel güvenlik mimarisi içinde Ortadoğu ve Doğu Akdeniz eşiklerini önemli görmeye devam etmektedir. Aslında bunun, Çin’le olan sürtüşmelerden bağımsız olmadığı da söylenebilir. Üçgenin üzerindeki uzun kenar, Çin’in öncülüğünü yaptığı TKTY projesiyle örtüşen bir coğrafya üzerindedir. Bu konuya daha aşağıda TKTY inisiyatifini daha detaylı incelerken tekrar döneceğiz.
Bununla bağlantılı olan bir konu da Doğu Akdeniz’de bulunan doğal gaz ve sıvı gazın çıkarılması ve güvenliği için ABD’nin hem askeri hem de iktisadi saiklerle Doğu Akdeniz’e dönmek istemesi, orada kendisine bir yer açma isteğidir. ABD, Güney Doğu Asya-Atlantik ekseninin tutturulabileceği nirengi noktalar› olarak Afganistan’ı ve Doğu Akdeniz’i görmektedir. Barack Obama çekmeden önce ABD’nin Afganistan’daki askeri varlığı yüz bin asker civarındaydı. Bugün bu rakam dokuz bine inmiştir. Yeni yönetim Afganistan’daki asker sayısını arttırma kararı almış, özellikle Pakistan-Hindistan hududuyla ilgili stratejiler geliştirmeye başlamıştır. Doğu Akdeniz’deki gelişmeler, Katar krizi ABD’nin TKTY Projesi karşında kurguladığı yeni güvenlik mimarisi çerçevesinde okunmalıdır. İran ve Suudi cepheleşmesinde önemli bir merhale olarak açılan Katar’a ambargo yaptırımları küresel güç çekişmesinin farklı bir çatışma ayağını oluşturmaktadır. Afrika kıtasında süregiden ‘teröre karşı savaş’ stratejisi de bu militarizmin bir parçasıdır. Son olarak, yakından bakıldığında, yukarıdaki haritada üçgenin hioptenüs çizgisi günümüzün sorunlu bölgelerine de komşu olan bir çizgidir.
TÜRKİYE-İSRAİL-RUSYA VE ORTADOĞU’DA SERT GÜÇ KULLANIMI
Doğu Akdeniz’in önemini arttıran başka gelişmeler de vardır. Bilindiği gibi British Gas, Gazze açıklarında 1997 senesinde zengin doğal gaz rezervi tespit etmiş ama bunun çıkartılması İsrail tarafından engellenmişti. İsrail ise 2003 yılında bulduğu doğal gazı çıkartma ve bunu Türkiye üzerinden Avrupa tüketici pazarına taşıma konusunda yetersizdi. Doğal gazı çıkartıp işletecek Amerikan şirketleri bağlamında ABD ilk kez Doğu Akdeniz’de ekonomik nedenlerle bulunma ihtiyacını hissetmekteydi. İsrail, Türkiye ile anlaşma yolunu denerken, bir yandan da ABD’yi bölgeye askeri gücüyle birlikte davet etmektedir. Türkiye ise Filistin’in hakkı olan doğal gaz’ın işletilmesi ve dünya pazarına sunulmasını savunmakta, İsrail ile anlaşmayı bu koşula bağlamaktadır. Türkiye’nin Gazze ısrarının ardında insani nedenlere ek olarak doğal gazın fiyatlarındaki oynamaların kontrolü de bulunmaktadır. Ayrıca, Kıbrıs konusunda ‘çözüm’ için başlayan hararetli dinamizm de bu çerçevede okunmalıdır. Haziran 2017’de Cenevre’de tekrar başlatılan görüşmeler ısrarla bölgede bir çözüm arayışlarını ifade etmektedir. Bölgenin güvenliği, çatışmaların şiddeti ve yönü, finansmanı ve yeni ittifak arayışları bu çerçevede değerlendirilebilir.
Diğer yandan, Rusya’nın petrol fiyatlarındaki gerileme yüzünden ekonomik olarak zayıfladığını söyleyebiliriz. Rus ekonomisi 2014 yılında 0.3 % küçülmüştü. Bunun karşılığında Rusya, Ortadoğu ve Orta Asya’da askeri güç etrafında ekonomik çıkarlarını koruyacağı izlenimi vermeye başlamıştır. Mikro milliyetçilikler ve devlet dışı aktörlerle ilişkilerini geliştirmeyi ve vekalet savaşlarına taraf olmayı seçen Rusya, Çeçenistan, Ukrayna ve Kırım krizlerinde kendi ‘11 Eylül’ünü bulma arayışına girdi. Oradaki küresel kafa karışıklığı ise başka bir yazıya konu olacak kadar zengin.
Amerika dünyanın diğer yanlarında askerileşmeyi ‘teröre karşı savaş’ stratejisi üzerinden gerçekleştirirken, Güney Doğu Asya’ya farklı bir önem atfettiği de yadsınamaz. Burada Çin’den gelen tehdit algısı önemlidir. Ancak, ABD’nin yaptığı askeri harcamalarla Çin’inkini karşılaştırdığımızda Çin’in harcamalarının tehdit oluşturamayacak kadar küçük olduğunu görürüz. Özellikle Japonya, Güney Kore, (Duterte’nin seçilmesine kadar Filipinler) gibi bölgedeki müttefiklerinin askeri harcamalarını da ABD’ninkine katarsak Çin’in bugün çok da ciddi bir askeri tehdit oluşturmadığı ortaya çıkar. Öte yandan, asıl sorun, Güney Çin Denizi’ndeki kayalıklar ve adacıklar üzerinde olan çekişme ve Çin’in denizi doldurarak toprak elde etme çabalarının askeri alana taşınmadan çözüme kavuşturulabileceği kanalların ve uluslararası kurumsal ve hukuksal yapının var olmamasıdır. Donald Trump başkanlığında iktidar alan Cumhuriyetçilerin, uluslararası kurumsal yapıları iyice devreden çıkartması, özellikle Kore yarımadası etrafında Çin’le giriştiği güvenlik gerilimini arttırması bağlamında dikkat çekmektedir. En son olarak Myanmar’da (Burma) Arakan Müslümanlarına uygulanan vahşetin ardında da sert güç kullanımı coğrafya arayışı bulunmaktadır. Myanmar’daki gelişmeleri bu çerçeveye oturttuğumuzda anlam kazanabilmektedir.
TEK KUŞAK, TEK YOL İNİSİYATİFİ: ÇİN’İN ALTERNATİF ÜRETME ÇABASI
ABD ve AB’nin ötesinde, dünyanın geri kalan kesimlerinde bulunan coğrafyaya alternatif stratejiler üretme fırsatı sağlayan gelişmeler de bulunmaktadır. Burada bahsedilecek uygulama, TKTY inisiyatifidir. Çin Halk Cumhuriyetinin uygulamaya koyduğu TKTY projesinin mazlumların kendi gelecekleri için iyimser olmalarına yarayıp yaramayacağı bu bölümde sorgulanacaktır. Tarihi İpek Yolu’nu canlandırmayı hedefleyen ‘Tek Kuşak, Tek Yol’ (TKTY) inisiyatifinin, Çin Devrimi’nin yüzüncü yılı olan 2049’da tamamlanması öngörülüyor. TKTY ile beş ana hedef belirlenmiştir; siyasal iş birliği, yapısal bağlantılar ağının inşa edilmesi, ticari engellerin kaldırılması, finansal entegrasyon, insan’dan insana bağlantılar. Proje kapsamında doğal kaynaklar, altyapı, üretim ve AR-GE temelli hizmetler sektörü; finans, enerji, ulaşım, inşaat, politika sözleşmeleri, ekonomi sahalarının kuruluşu stratejik yapılanmayı teşkil etmektedir. Ulaşım ve enerji yapılanmasıyla ticaretin artması öngörülmektedir.Güzergahı üzerinde bulunan ülkelerle birlikte, yollar, limanlar, akıllı şehirler yaratmayı amaçlayan bu projenin birkaç adımda gerçekleşmesi planlanmaktadır. İki ana güzergahdan birincisi, İpek Yolu’nun başlangıcı olan Çin’deki Hangshou’dan başlayıp, Beijing ve Urumçi’den geçtikten sonra Orta Asya’da, Özbekistan, Kazakistan, Tacikistan’ı katederek, Türkmenistan, Pakistan, İran’dan Türkiye’ye geçip, Erzurum üzerinden İstanbul’a, oradan Balkanlar ve Kuzey ülkelerini aşarak Amsterdam ve Madrid’de ulaşacaktır. Bu güzergâhın Kuzey’den Moskova üzerinden geçen kolunu bağlayan tren yolu tamamlanmış durumdadır. İkinci güzergâh ise, gene Hangshou’dan başlayarak, Güney Çin Denizini aşıp, Tayland, Filipinler, Endonezya ve Malezya’yı kat ederek, Melaka boğazını geçip, Hindistan’ın Güney’inden Doğu Afrika’ya ulaşmakta, oradan Kuzey’e dönerek, Süveyş Kanalını aştıktan sonra, Yunanistan ve İtalya üzerinden tekrar Batı Avrupa’ya bağlanmaktadır. Aşağıdaki harita üzerinde TKTY’nin alternatif güzergâhları takip edilebilir. Yeşil çizgi, tarihi İpek Yolunu göstermektedir.
Planlanan TKTY yukarıda bahsedilen güzergâhlar üzerinde iki ana strateji izlemektedir. ‹pek Yolu Ekonomi Kuşağı (16 gün de Rotterdam’a ulaşımı hedefleyen rota), Deniz İpek Yolu (35 günde Batı’ya ulaşımı hedefleyen Çin rotası). Dünya petrol ticaretinin %90’ı bu hat üzerinde gerçekleşmektedir. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında altmış beş ülkeyi kapsayan, yatırım, ticaret, güvenlik, lojistik alanları üzerinden yeni küresel tedarik ve değerler zincirinin oluşturulması stratejisidir TKTY inisiyatifi. Tıpkı Brexit sonrası İngiltere’nin ve Trump sonrası ABD’nin takip ettiği, önerdiği, yeni Anglo-Saxon uygulamalardaki gibi ülke ilişkileri, ikili anlaşmalar etrafında ilerlemektedir. Dünya nüfusunun %70’ine (4.4 milyar kişi) ulaşan TKTY’un, dünya GSMH’sının %55’ini üretecek enerji rezervlerinin %75’ine sahip olduğunu da vurgulayalım.
Yukarıda bahsedilen iki güzergâhı birbirine bağlayan farklı yatırım koridorları bulunmaktadır (Summers, 2015). Afla¤›daki haritada bu koridorlar gösterilmektedir. Çin-Orta Asya-Bat› Asya Ekonomi Koridoru, Sincian bölgesinden Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan karalarını oluşturan, Orta Asya üzerinden İran’a geçerek Akdenize ve Arap Yarımadasına uzanan demiryolu ağı kurmaktadır. Bugüne kadar Çin Halk Cumhuriyeti bu koridoru resmi olarak tanıdığını açıklamamıştır. Orta Asya ülkeleri stratejik vizyonlarını-Kazakistan’ın Aydınlık Yolu, Tacikistan’ın enerji, ulaşım ve gıda, Türkmenistan’ın Güçlü ve Mutlu Çağ- belirleyerek ticaret, yatırım, ulaşım ve iletişim alanlarında Haziran 2015 Shandong’da yapılan, Çin-Orta Asya işbirliği Forum’unda, İpek Yolu Ekonomik Kuşağı için ortak ülke olmuşlardır. Türkiye Orta Asya, Orta Doğu, Kafkaslar, Rusya, Afrika bölgeriyle komşu ülke konumundadır. Deniz kıyısından uzak doğal kaynak zengini iç karalar da yer alan Orta Asya ülkelerinde ana ticari partnerler Çin, Rusya ve AB’dir (UNCTAD 2014 Investment Guide To Silk Road). Türk yatırımcılar enerji, inflaat, turizm ve finans alanlarında faaliyet göstermektedir. Türkiye’nin TKTY kapsamında artan önemi ve TKTY’nin Türkiye için ne anlama geldiği daha detaylı bir şekilde aşağıda ayrıca ele alınacaktır. TKTY Projesi sadece Pasifik-Atlantik ekseninde eski İpek yolunu canlandırmayı öngörmemektedir. Proje aynı zamanda hızlı demir-yolu inşaatını Bering Boğazı ve Alaska üzerinden Kuzey Amerika’ya, oradan da Latin Amerika coğrafyasına uzatmayı hedeflemektedir. Böylece Londra-İstanbul-New York arası demiryollarla karadan birbirine bağlanacaktır. ABD de uzun süredir hızlı tren projesine sıcak bakmaktadır.
‘Tek Kuşak, Tek Yok’ inisiyatifi’nde önemli olan husus, uzun vadeli planları gerektiren bu projenin planlayıcısı ve uygulayıcısının ilgili devletler olmasıdır. Devletin ekonomide öncülüğüne önemli yer ayıran bu inisiyatif, başarısı ölçüsünde mevcut Anglo-Saxon kapitalist uygulamalara alternatif bir model oluşturma potansiyeli de taşımaktadır. Burada da devletin yeni bir tanımlanma, yeni bir rol yüklenme durumuyla karşı karşıyayız. Bunun, TKTY etrafında kurgulanan dünyada, başta “Afrika’nın ve Latin Amerika’nın mazlum uluslarına umut” olacak, küresel bir model arayışı iddiasına can veren kavramsal bir inflaa çabası olduğunu ileri sürebiliriz.
Yazının buraya kadar olan kısmında alternatif model arayışlarına, bu kapsamda TKTY inisiyatifine baktık. Bugünkü model arayışları ile tarihi paralellikler çekmek gerekirse 1875-1914 arasını örnek olarak alabiliriz. Bugün yığılmakta olan çözümsüzlükler aynı o dönemde olduğu gibi tehditlerle-fırsatlar arasındaki makası açmaktadır. Oysaki tehditlerin kendi içinden fırsatlar doğurması beklentisi daha makul olandır. Aşağıda bu bağlamda küresel ekonomi politiğin kendisini dayattığı jeo-stratejik oluşum ele alınmaktadır. Bu dayatma kaçınılmaz olarak alternatif model arayışlarının entellektüel arka planını da oluşturmaktadır.
KÜRESEL JEO-STRATEJİNİN EKONOMİ POLİTİĞİ VE TÜRKİYE İÇİN TEHDİTLER VE FIRSATLAR
Değişik blokların birbirleriyle rekabet ettiği ortam pek çok alanda model arayışı tartışmasını da zenginleştirecek gibi. Şu ana kadar epistomolojik düzeyde kalan arayışın ontolojiye evrilmesi, ülkelerin karşılıklı sert güç kullanım hazırlıkları bu alanda bir takım işaretler de üretiyor. Bu yüzden Çin’in tehdit haline gelebileceği yönünde bir okuma eksik ama anlamlıdır. Her ne kadar, bu tür Çin tehdidi okumalar› çok fazla Amerikan merkezli olsa da yukarıda uzun uzun anlatılan model arayışında Çin’in hatrı sayılır şekilde devreye girdiğini de göstermektedir. Özellikle Çin’in son zamanlardaki hızlı iktisadi büyümesi bağlamında, küresel güvenlik mimarisinin ABD tarafından yeniden organize çabası ve siklet merkezinin Ortadoğu’dan Güneydoğu Asya’ya çevrilmiş olması göz önüne alınınca, Çin’in bölgedeki güvenlik hamleleri daha mantıklı hale gelir (Johnson, 2000). Bir yandan dünyanın her tarafında yatırım ve ticaret yapan Çin’in askeri olarak da buralara yetişecek şekilde önlem almak istemesi anlaşılabilir bir gelişmedir. Ancak Çin’in böyle bir sert gücü henüz bulunmamaktadır. Çin’in bu sert gücü oluşturması ve askeri varlık göstermesi, bugüne kadar uyguladığı ve diplomatik terbiye kuralları içerisinde hareket etmesini sonlandırabilir. Bu da model arayışlarının ontoloji aşamasına geçtiğinin habercisi olacaktır. Bu küresel devletler sistematiğine katılan devletlerin birbirlerinden farklılaşacağı, ayrıca devlet doğalarının da bugüne kadar alışılagelenin çok dışındaki bir ortamda yeniden tanımlanacağı anlamına gelmektedir.
Bu noktada altı çizilmesi gereken ABD’nin, TKTY gibi kapsamlı bir kalkınma ve diplomatik varlık oluşturma çabasına gözlerini kapamayacağı gerçeğidir. ABD, Çin’i ve TKTY projesini yakından izlemektedir. Bu projenin etrafında oluşabilecek gelişmelere karşı kendi kaldıraçlarını oluşturmak peşindedir. Bu kaldıraçlar sert güç kullanmayı dışlamayan kaldıraçlardır.
İran ve Rusya’nın, Türkiye’ye sağlam ve istikrarlı müttefikler olarak gelecek vaat edememeleri Amerika’ya aşırı bağımlı olan Türkiye için Beijing alternatif oluşturabilir mi? Buradaki alternatif arayışı bir rejim değişikliğinden ziyade Türkiye’nin küresel jeo-politiğe eklemlenmesine yarayacak kaldıraçların elde edilmesi anlamında kullanılmaktadır. Aslında, ‘Yeni İpek Yolu’ projesi Türkiye için ekonomik olduğu kadar politik alternatifler de yaratmıştır.
NATO, BM, CICA, OSCE, ‹‹T, SCO, AB, DTÖ, ECO, IMF, DB, BSEC, OECD, G20 gibi güvenlik, sosyal ve ekonomik kuruluşlara üye olan Türkiye’nin, TKTY projesine dâhil olması bu üyelikler ve coğrafi konumu nedeniyle jeo-stratejik açıdan önemlidir. Türkiye, Orta Asya ülkelerinin toplamından üç kat daha büyük ekonomisiyle İpek Yolu projesinde önemli bir yere sahiptir. TANAP projesi ile partner olduğu Azerbaycan’nın fiah Deniz II boru hattı projesine ek olarak, Yunanistan üzerinden İtalya’ya uzanan TAP (Trans-Adriatic Pipeline) projesi için Türkiye’nin aracılığı önemlidir. Bunun uzantısı olan Orta Asya-Çin petrol boru hattı ise büyük ölçekli projelerdendir.
Türkiye, Şangay İşbirliği Örgütü’nün (Shanghai Corporation Organisation-SCO) diyalog partneri olmuştur. 2000 yılında USD 1.4 milyar olan Türk-Çin ticaret hacmi, 2015’de USD 27.3 milyara ulaşmıştır. Çin, Türkiye’nin birinci ithalat ortağıdır. Marmaray, Avrasya Tüneli, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Bakü-Tiflis-Kars ve Edirne-Kars tren hattı projesi gibi mega projeler, ‘Yeni ‹pek Yolu’ projesinin Türkiye kısmını oluşturmak üzere yeniden uyarlanmıştır. Türkiye’nin bu projeden yararlanması ve TKTY Projesinin yarattığı fırsatları değerlendirmesi için yenilikçi ve girişimci insan gücüne kavuşmasının bir ön flart olduğunu belirtmeliyiz.
TKTY, pek çok sorunla da karşı karşıya olan bir projedir. Siyasi rejimleri ve iktisadi yapıları farklı olan pek çok ülkeyi katetmektedir. Bu ülkelerin her birinin işçi ücretleri, maliyet yapıları ve hukuki, toplumsal gelişkinlik düzeyleri birbirinden farklıdır. Bu farklılıkların koordinasyonunda zorluk vardır. Bugüne değin TKTY Projesinin hangi mekanizmalar içinde nasıl yürütüleceği, hangi kurumların ne tür sorumluluklar yüklendiği belli değildir. Ortaya çıkabilecek sorunların ve anlaşmazlıkların hangi mahkemeler tarafından nasıl çözüme ulaşacağı konusu üzerinde bir uzlaşı yoktur. Arbitration konusunda tüm ülkeleri kapsayacak bağlayıcı bir standardın oluşturulması çok güçtür.
Finansman çok önemli bir boyut. Yavaşlayan ekonomisi sonucunda, projeyi yürütecek Kamu İktisadi Teşebbüsleri için Çin finansman çağrısı yapmaya başladı bile. Projenin mali yükünü, TKTY ortaklarıyla paylaşmak istediğini açıkladı.Bu da projenin yürütülmesi ve sonlandırılması konusunda iştah kaçırıcı bir durum. Aslında finans alanı hem tehdit hem de fırsat unsuru. Uzun soluklu olan projenin gerçekleşmesi sürecinde daha da gelişecek teknolojinin, tasarruflar› ve getirileri arttırması beklenebilir. Teknoloji getirilerin kaynağı olarak değerlendirilebilir.
Ayrıca mega projelerin finansmanı tıpkı 19’ncu yüzyılda Batı’da olduğu gibi demiryolları inşası ve finansmanı etrafında etkin ve alternatif bir finansal sistemin yaratılmasını getirebilir. Bu konu henüz tartışılmamakla birlikte gelecek için fırsat-tehdit ikileminde ciddi olarak ele alınmalıdır. Bu bağlamda ayrıca ele alınması gereken ve Türk inşaat şirketlerini yakından ilgilendiren konu sigortacılıktır. Etkin bir sigorta sisteminin geliştirilmesi, alt-yapı yatırımları ve hizmetler sektöründe aktif olarak çaba gösteren Türk şirketleri için TKTY etrafında yaratılan fırsatları arttıracaktır.
Bahsedilen tehditler küresel yatırım zincirleri için önemli meydan okumalardır. Bu şirketler kesimi için doğru olduğu kadar hükümetler için de doğrudur. TKTY inisiyatifi etrafında oluşan yatırım zincirleri, Gelişmiş ve Gelişmekte olan ülkeler arasında çıkar çatışmalarına neden olabilir. Bunların nasıl çözümleneceği ise bir muammadır. Çevre, emek, sürdürülebilirlik ve güvenlik konularını aydınlatacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
Bu çalışmaların verimli ve etkin olabilmesi için ise sağlıklı veri tabanlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Hukuki sistemler, çevresel konular ve finansman sorunlarıyla eş anlı olarak ele alınması gerekli olan veri tabanı yaratılması ve idaresidir. Bunun çözüm üretecek şekilde organizasyonu için uluslararası iş birliği gerçekleştirilmelidir.
Çin ekonomisinin yavaşlaması, finans kaynaklarını zorlayarak TKTY projelerini aksatabilir. Bu da pek çok yatırımını, TKTY’la uyumlu hale getiren Türkiye’yi olumsuz etkileyebilir. Ayrıca yavaşlayan Çin ekonomisinin neden olacağı kamu harcamaları kesintileri, Sincian bölgesindeki kamu yatırımlarını durdurma tehlikesi taşıyabilir. Sincian’da artan işsizlik ve toplumsal huzursuzluklar, Çin-Türkiye ilişkilerini, Türkiye’nin iç siyasetinde önemli olan bu bölgedeki gelişmeler, siyaset kanalından olumsuz etkileyebilir. Çin’in o bölgede yapmış olduğu olumlu girişimlerin daha objektif anlatılması gerekmektedir.
İkinci olarak, Çin’in TKTY güzergâhı üstünde ekonomik ve siyasi kaldıraç elde etmeye kalkması Rusya-İran ilişkileri çerçevesinde Türkiye’yi zor durumda bırakabilir. Başkan Xi Jinping, Türkiye ve İran’ı TKTY kapsamında Avrupa’ya açılan iki önemli ülke olarak kabul etmektedir. Çin önümüzdeki on sene için, TKTY kapsamında İran’la yılda 600 milyar dolarlık ticari anlaşma yapmıştır ama küresel dengeleri gözeterek nükleer konularda taraf olmamıştır. Türkiye, Batı ittifakı üyesi konumuyla hem Rusya için hem de Çin ve İran için önemli bir bölgesel güçtür. Özellikle Katar krizi bu konumun tespiti için turnusol kâğıdı olmuştur.
Son olarak, Türkiye’nin savunma sistemini çeşitlendirmesi, milli savunma sanayilerini kurması ve bu alanda uluslararası rekabet üstünlüğü elde etmesi, bu konjonktürün dayattığı en önemli alandır. Türkiye’nin bu ortama direnebilmesi, savunma ve güvenlik mimarisinin caydırıcılık boyutunu kuvvetlendirmesinden geçmektedir. Amerika’nın Ortadoğu da uyguladığı politikalar ve Türkiye’nin NATO müttefiki olması, Çin ile girilen ilişkilerde etkili dışsallık yaratmaktadır. Bu da Türkiye-Çin ilişkilerinde kırılganlıkları kolaylaştırmaktadır. Türkiye’nin kısıtları da 2013 yılında Çin’den füze savunma sistemi satın alacağını duyurmasıyla açığa çıkmıştır. O dönem Türkiye’nin, Amerika ile ilişkileri gerginleşmişti. Bu girişim, Washington tarafından “NATO üyesi bir üye ülkenin fazla cesur bir davranışı” olarak değerlendirilmiş ve 2015’de bu satın alma işlemi iptal edilmişti. Amerika’nın küresel hâkimiyet iddiası ve Çin’in Amerika’yı rakip görmesi Türkiye için jeo-politik maliyetleri yükseltebilir. Bu yüzden Amerika ve Çin’in ortak diyaloglar geliştirmesi Türkiye’nin çıkarınadır. Türkiye’nin, Çin ve TKTY projesi uyguladığı ve ortak olduğu bat› ittifakı politikalarından da bağımsız değildir.
Prof. Dr. Sedat Aybar Kimdir?
Ekonomi ve Finans Profesörü’dür... Mastır ve Doktora’sını Londra Üniversite’sinde, Kalkınma İktisadi ve Finans dalında, Lisans’ını Dokuz Eylül Üniversite’sinde Uluslararası İktisat dalında tamamladı. İstanbul Aydın Üniversitesi Ekonomi ve Finans Bölümü Başkanı ve ‘Afrika Araştırmaları ve Uygulamaları Merkezi ile Çin Araştırmaları ve Uygulamaları Merkezi Müdürü’ dür. Birçok ülkedeki kuruşa danışmanlık yapmıştır.
Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı:2