Prof. Dr. Fahrettin Altun Türkiye Cumhuriyeti İletişim Başkanı
Yüzyıllar boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapan Akdeniz, Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları arasındaki konumu itibariyla, stratejik bir öneme sahiptir. Sicilya Kanalı, Cebelitarık Boğazı, Süveyş Kanalı ve Türk Boğazları gibi önemli bağlantı noktalarını içerisinde barındırmasından ötürü, dünyanın en değerli ticaret yollarına ev sahipliği yapan Akdeniz, 2,9 milyon km2 yüz ölçümüne sahiptir.
Akdeniz’in tüm bu yönleriyle birlikte kritik geçiş yollarına sahip olması bakımından jeo-stratejik ve son yıllarda keşfedilen enerji kaynakları (petrol, doğalgaz vb.) nedeniyle jeo-ekonomik seviyede devam eden bir çatışma dinamiğine sahip olduğu da görülmektedir. Bu durum, bir bütün olarak Akdeniz jeo-politiğini küresel ve bölgesel güç mücadelesinin yeni siklet merkezi haline dönüştürmüştür.
2000’li yıllar boyunca, Kıbrıs Adası açıklarında tespit edilen hidrokarbon kaynakları bölgenin önemini önemli seviyede arttırmıştır. Keşfedilen ve keşfedilmeyi bekleyen yeni enerji havzaları nedeniyle, kıyıdaş ülkeler arasında günümüzde de devam eden birtakım sorunlar yaşanmaktadır.
ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (United States Geological Survey/USGS-2010) tarafından yayımlanan rapora göre; Doğu Akdeniz’in toplam enerji rezervinin yaklaşık 30 milyar varil petrole eş değer olduğu öngörülmektedir. Bunun toplam tahmini piyasa değeri ise 1,5 trilyon doları bulmaktadır. Böylesine değerli bir bölgeyi ele alırken uluslararası kurum ve kuruluşlar ile uluslararası hukuku göz önünde bulundurmak, çatışmaların başlamadan sona ermesi için en doğru yol olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda öncelikle, Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre, Doğu Akdeniz’de var olan yataklar üzerinde hakkı olan devletlerin; Türkiye, KKTC, Mısır, Lübnan, Suriye, Filistin (Gazze), İsrail ve GKRY olduğunu ortaya koymamız önemlidir.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz konusundaki pozisyonunu; Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan ülke olarak, kendi kıta sahanlığına dair politikaları ve Kıbrıs Adası’nın ortak sahibi olan Kıbrıs Türklerinin Ada etrafındaki asli haklarının uluslararası hukuka uygun olarak korunması ile ilgili tutumları ve çabaları şekillendirmektedir. Türkiye, Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip ülke olarak, kendi kıta sahanlığındaki hak ve çıkarlarını kararlı şekilde korumaktadır. Bu hususun, Kıbrıs meselesiyle doğrudan ilişkilendirilmesi doğru değildir. Nitekim Türkiye’nin, kendi kıta sahanlığı içerisinde, 2009 ve 2012 yıllarında Türkiye Petrolleri’ne verdiği ruhsat sahalarında –ki bu alanlardaki kıta sahanlığı hakları coğrafi ve hukuki anlamda 2004’ten bu yana BM nezdinde kayda geçirilmiştir- arama ve sondaj faaliyetleri devam etmektedir. Türkiye, Doğu Akdeniz’e dair tezlerini uluslararası hukuka, mevcut mahkeme kararlarına/ içtihatlara, BM Deniz Hakları Sözleşmesi’ne, tarihte yapılan ülkeler arasındaki benzeri anlaşmalara dayandırmaktadır.
Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının kullanımı açısından GKRY, Türkiye ve KKTC’yi saf dışı bırakarak bölgedeki enerji kaynaklarını tek başına kontrol etme amacındadır. Ada’nın ortak sahibi Kıbrıslı Türklerle siyasi eşitlik temelinde güç paylaşımına yanaşmayan GKRY, Doğu Akdeniz’deki tek taraflı hidrokarbon faaliyetleriyle Kıbrıslı Türklerin doğal kaynaklar üzerindeki asli haklarını yok saymaktadır. Türkiye’nin, BM nezdinde kayda geçirilmiş bulunan kıta sahanlığında, uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını da ihlâl eden bir tutum içinde olan GKRY’nin Ada’nın güneyinde yer alan bölgeyi 13 parsele ayırarak, petrol ve doğalgaz arama çalışmaları yapmak için ruhsatlandırma girişimleri söz konusudur.
GKRY, 2003 yılından bu yana Kıbrıs Adası’na komşu ülkelerle deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmaları yapmakta ve Ada’nın deniz yetki alanlarında petrol/doğal gaz arama faaliyetlerinde bulunmaya yönelik imtiyaz ruhsatları vermektedir. Uluslararası alanda Doğu Akdeniz zemininde haksız ve adil olmayan bir paylaşım sürecine girildiğinden Türkiye de uluslararası hukuk ve anlaşmalardan doğan haklarını sonuna kadar kullanma yoluna gitmiştir. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın davetiyle, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanı Feyyaz Sarraj, bir heyet ile Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. İstanbul’da yapılan görüşmelerde, Libya’daki krize çözüm bulma çabaları ve ikili ilişkiler ele alınmıştır. Ziyaret esnasında, iki ülke arasındaki güvenlik ve askeri iş birliğinin hukuki zeminini oluşturmak amacıyla “Güvenlik ve Askeri İş Birliği Mutabakat Muhtırası” ve iki ülkenin uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının muhafazasını hedefleyen “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzalanmıştır. Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakat Muhtırası 5 Aralık 2019 tarihinde ve “Güvenlik ve Askeri İş Birliği Mutabakat Muhtırası 21 Aralık 2019 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından onaylanmıştır.
Bu Mutabakat Muhtırası ile Türkiye, Akdeniz’de kendisini dışlama ve yalnız bırakma politikalarına da hukuki ve siyasi açıdan güçlü bir yanıt vermiştir.
Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının belirlenmesi için GKRY hariç tüm bölge ülkeleri ile görüşmeye hazır olduğunu defaten açıklamış olan Türkiye, Libya ile bu anlaşmayı imzalayarak, esasen Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarıyla ilgili pozisyonunu daha somut bir şekilde ortaya koymuştur.
Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda Türkiye, diyalogu ve barışçı çözümleri dışlamayan, uluslararası hukuk ve meşruiyet sınırları içinde kalan tutum ve politikalarını sürdürmeye ve bölgede hem kendi hem Kıbrıs Türklerinin hak ve çıkarlarını korumaya devam etmektedir. Libya ile imzalanan Mutabakat Muhtırası, Türkiye’nin bu politikasının önemli bir bileşenidir. Bununla birlikte ne yazık ki, Libya’da gayrimeşru grupların uluslararası meşrutiyete sahip Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne karşı gerçekleştirdiği saldırılar, bütün bölgenin güvenlik ve istikrarını sarsmakta, insanlığa karşı işlenen tehditleri arttırmakta, binlerce masumun ölümüne ve topraklarından göç etmesine sebep olmaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına aykırı olan ve Libya Devleti’nin egemenliğini sarsan bu gelişmelere karşı gerekli önlemlerin alınması; bölgenin istikrarı, barış ve huzur ikliminin tesis edilmesi açısından son derece önemlidir.
Yüzyıllar boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapan Akdeniz, kıtalar (Asya, Afrika ve Avrupa) arasındaki konumu itibariyla stratejik önemi haizdir. 2,9 milyon km2 yüzölçümü ile Akdeniz Sicilya Kanalı, Cebelitarık Boğazı, Süveyş Kanalı ve Türk Boğazları gibi önemli bağlantı noktalarını içerisinde barındırması sebebiyle dünyanın en değerli ticaret yollarına ev sahipliği yapmaktadır.
Akdeniz Tunus Bon Burnu ve Sicilya Lilibeo Burnu arasında kalan hat ile Doğu ve Batı Akdeniz olarak ikiye ayrılmıştır. Akdeniz’e kıyısı olan 20 ülke bulunmaktadır. İspanya, Fransa, İtalya, Slovenya, Malta, Bosna-Hersek, Arnavutluk, Tunus, Fas ve Cezayir Batı Akdeniz’e kıyı ülkelerken; Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Libya, Yunanistan, Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin-Gazze Yönetimi, Mısır ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Doğu Akdeniz’e kıyı ülkelerdir.
Akdeniz’in önemi, tarihin her evresinde artarak devam etmiştir. Bu bağlamda, Akdeniz’in doğusu olarak nitelendirilen Leviathan Havzası da sahip olduğu jeo-stratejik konumu sayesinde tarih boyunca dünya ticaretinin merkezi olarak anılmış ve Akdeniz coğrafyasının en kritik noktalarından biri olmuştur. Bu nedenle, tarihin dönüm noktaları sayılabilecek birçok önemli savaş, bu coğrafyaya hâkim olma düşüncesiyle gerçekleşmiştir.
1. DOĞU AKDENİZ’İN JEOPOLİTİK ÖNEMİ
Günümüzde Akdeniz’in kritik geçiş yollarına sahip olması bakımından jeo-stratejik ve son yıllarda keşfedilen enerji kaynakları (petrol, doğalgaz vb.) nedeniyle jeo-ekonomik düzeyde cereyan eden bir çatışma dinamiğine sahip olduğu görülmektedir. Bu durum bir bütün olarak, Akdeniz jeo-politiğini küresel ve bölgesel güç mücadelesinin yeni siklet merkezi haline dönüştürmüştür. Doğu Akdeniz’in jeo-politik önemi üç nedenle her geçen gün artmaktadır:
Özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın sahip olduğu petrol ve doğalgaz yataklarının yanı sıra, Doğu Akdeniz’de keşfedilen yeni doğalgaz yatakları üzerinde yaşanan enerji mücadelesi, Akdeniz havzasının jeo-politik ve jeo-ekonomik önemi daha da artmıştır.
Doğu Akdeniz bölgesi, Ortadoğu ve Hazar bölgesinden Batı’ya yönelik enerji ihracatında, transfer ve geçiş güzergâhı olarak önemli bir kavşak konumundadır. Bölge, gerek mevcut gerekse inşası planlanan petrol ve doğalgaz boru hatları ile stratejik bir konuma sahiptir. Bölge, transit enerji taşımacılığında önemli bir rol oynamakta ve milyonlarca varil ham petrol Batılı pazarlara bu coğrafya üzerinden ulaştırılmaktadır.
Suriye’de yaşanan iç savaş ve özellikle Leviathan bölgesinde devam eden çatışma ve anlaşmazlıklar, Akdeniz’i askeri olarak çekim merkezi haline dönüştürmüş ve uluslararası aktörlerin askeri güç bulundurmalarını beraberinde getirmiştir. Akdeniz, en yoğun askeri güç alanlarından biri haline gelmiştir.
Bu durum, güvenlik ve enerjinin devamlılığı için güç yarışında olan bütün devletlerin bölge üzerinde rekabete girişmelerine yol açmaktadır. Enerji konusunda Ortadoğu’da 2000’li yılların başından itibaren yaşanan gelişmelere paralel olarak, Akdeniz Havzası’nın enerji jeo-politiği Doğu Akdeniz bölgesine doğru kaymış ve gözler bu bölgeye çevrilmiştir. 2000’li yıllar itibarıyla, Kıbrıs Adası’nın açıklarında tespit edilen hidrokarbon kaynakları bölgenin önemini bir hayli artırmıştır. Keşfedilen ve keşfedilmeyi bekleyen yeni enerji havzaları nedeniyle, kıyıdaş ülkeler arasında günümüzde de devam eden bir takım sorunlar yaşanmaktadır.
ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (United States Geological Survey/USGS-2010) tarafından yayımlanan rapora göre; Filistin/İsrail, Kıbrıs, Lübnan ve Suriye arasında kalan Leviathan Havzası Afrodit bölgesinde 3,45 trilyon m3 doğalgaz ve 1,7 milyar varil petrol bulunduğu tahmin edilmektedir. Nil Delta Havzası için yaklaşık 1,8 milyar varil petrol, 6,3 trilyon m3 doğalgaz ve 6 milyar varil sıvı doğalgaz rezervi olduğu öngörülmektedir.
Kıbrıs Adası’nın çevresinde 8 milyar varillik petrol rezervi olduğu, Girit Adası’nın güneydoğusunda kalan ve Heredot olarak adlandırılan bölge ile Kıbrıs Adası etrafındaki bölgede ise, toplamda 3,5 trilyon m3 ’lük doğalgaz bulunduğu tahmin edilmektedir. Söz konusu raporda verilen rakamlardan yola çıkıldığında, Doğu Akdeniz’in toplam enerji rezervinin yaklaşık 30 milyar varil petrole eşdeğer olduğu öngörülmektedir. Bunun toplam tahmini piyasa değeri ise 1,5 trilyon doları bulmaktadır.
Ayrıca;
GKRY’nin verdiği arama izinleri ile bölgede çalışmalar yapan Noble Energy adlı şirket, şimdiye kadar yaklaşık 40 trilyon m3 gaz tespit ettiğini belirtmektedir. Doğuya uzanan bölgede ise 3 trilyon m3 doğalgaz tespit edilmiştir.
Akdeniz’de toplam değeri 3 trilyon dolar olan 60 milyar varil petrole eşdeğer hidrokarbon rezervi olduğu belirtilmektedir. Bu Türkiye’nin 572 yıllık, Avrupa’nın ise 30 yıllık doğalgaz ihtiyacını karşılayacak bir miktar anlamına gelmektedir. İsrail’in Leviathan ve Tamar sahalarında ispatlanmış doğalgaz miktarı yaklaşık 700 milyar m3 ’tür. Bunun 1,8 trilyon m3 ’e kadar çıkabileceği tahmin edilmektedir. Sadece Leviathan sahasındaki ispatlanmış 453 milyar m3 ’lük doğalgaz miktarı 25 Avrupa ülkesine 6 yıl yetecek büyüklüktedir. Bu oran, sadece İsrail’in Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB) içinde kalan doğalgaz miktarı için geçerlidir.
Doğu Akdeniz’e kıyısı olan devletler olarak Türkiye, KKTC, Mısır, Lübnan, Suriye, Filistin (Gazze), İsrail’in ve GKRY’nin Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre, Doğu Akdeniz’de var olan yataklar üzerinde hakkı bulunmaktadır. Bu bağlamda, bazı devletler Doğu Akdeniz’de hidrokarbon keşif çalışmaları yürütmekte ve başlıca şirketler bölgede faaliyet göstermektedir. Söz konusu şirketler arasında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), ABD’li Exxon Mobil ve Noble, Fransız Total, İtalyan Eni, Güney Koreli Kogas, Katar Petroleum, İngiliz BG ile İsrailli Delek ve Avner şirketleri yer almaktadır. GKRY ve Yunanistan gerçekçi, makul ve hakkaniyetli olmayan bir yaklaşımla, tüm adaların otomatik olarak, sınırlandırmada tam etki yaratacak şekilde kıta sahanlığı ve MEB’e sahip olduğunu ileri sürmektedir. Rum-Yunan ikilisi bu yaklaşımla, Meis ve Kıbrıs adaları arasında deniz yetki alanı sınırı olduğu iddiasını ortaya koymakta, Avrupa Birliği (AB) üyeliğini istismar ederek, sözde kıta sahanlığı/MEB iddialarını AB’nin dış sınırları şeklinde yansıtmaya çalışmaktadır.
GKRY, 2003 yılından bu yana Kıbrıs Adası’na komşu ülkelerle deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmaları yapmakta ve Ada’nın deniz yetki alanlarında petrol/doğal gaz arama faaliyetlerinde bulunmaya yönelik imtiyaz ruhsatları vermektedir. GKRY’nin birtakım sözde ruhsat sahaları kısmen Türkiye’nin kıta sahanlığıyla çakışmaktadır.
3.1. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki Kıta Sahanlığı
Türkiye’nin Kıbrıs Adası’nın batısında ve kuzeyinde kalan deniz alanlarında egemen hak ve meşru çıkarları bulunmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye tarafından BM’ye ilk olarak 2 Mart 2004 tarihinde iletilen ve müteakip yıllarda çeşitli vesilelerle teyiden yeniden gönderilen mektup ve Notalarla, GKRY’nin deniz yetki alanlarını sınırlandırma teşebbüslerinin kabul edilmeyeceği ve özellikle 32 16’ 18’’ Doğu boylamından itibaren Kıbrıs Adası’nın batısında kalan deniz alanlarında Türkiye’nin meşru hak ve yetkileri bulunduğu kayda geçirilmiştir. GKRY’nin Doğu Akdeniz’de tek taraflı eylemlerle fiili durum yaratmaya yönelik teşebbüslerinin kabul edilmeyeceği ortaya koyulmuştur. Son olarak, bu hususa dair 18 Mart 2019 tarihli mektup BM Genel Sekreteri’ne iletilmiştir.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığına ilişkin görüşü şu şekildedir:
Türkiye’nin kıta sahanlığı, Suriye ile kara sınırının denizde bittiği noktadan (12 deniz miline kadar karasuları, devamında kıta sahanlığı) başlamakta, Türkiye ile KKTC arasında Eylül 2011’de imzalanan Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması ile Kıbrıs Adası’nın kuzeyine ilişkin kıta sahanlığı sınırını belirlemekte, 32 16’ 18’’ Doğu boylamının batısından itibaren (Kıbrıs Adası’na, adanın batısı itibariyle karasuları dışında deniz yetki alanı bırakılmamakta) Mısır-Türkiye ortay hattını takip etmektedir. Bu bağlamda, 28 Doğu boylamına kadar olan bölge Türk kıta sahanlığı olarak kabul edilmekte, egemen Devlet uygulamaları bu politikaya uygun olarak icra edilmektedir.
Türkiye’ye göre, 28 Doğu boylamının batısındaki Türk kıta sahanlığının hangi noktaya kadar uzanacağı, Akdeniz ve Ege’de tüm ilgili kıyıdaşlar arasında hakkaniyete dayalı sınırlandırma anlaşmalarının sonuçlarıyla ilgilidir.
Türkiye’nin kıta sahanlığını gösteren harita aşağıda sunulmaktadır: Kıta sahanlığına dair Rum-Yunan iddiasını gösteren harita aşağıda sunulmaktadır:
Türkiye’nin kıta sahanlığını ve Yunan-Rum iddiasını gösteren harita aşağıda sunulmaktadır:
Türkiye, Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip ülke olarak, kendi kıta sahanlığındaki hak ve çıkarlarını kararlı şekilde korumaktadır. Bu hususun, Kıbrıs meselesiyle doğrudan ilişkilendirilmesi doğru değildir. Nitekim Türkiye’nin, kendi kıta sahanlığı içerisinde, 2009 ve 2012 yıllarında Türkiye Petrolleri’ne verdiği ruhsat sahalarında –ki bu alanlardaki kıta sahanlığı hakları coğrafi ve hukuki anlamda 2004’ten bu yana BM nezdinde kayda geçirilmiştir- arama ve sondaj faaliyetleri devam etmektedir. Hâlihazırda, Fatih sondaj gemisi Türk kıta sahanlığı dâhilinde çalışmaktadır.
Bu bağlamda, GKRY’nin MEB’inin ihlâl edildiğine ilişkin iddiaları tamamen mesnetsizdir. Zira, Fatih’in sondaj yaptığı bölge Kıbrıs Adası ile Türkiye arasında deniz yetki alanı, bir sınırlandırma anlaşmasıyla belirlenmiş değildir. Dolayısıyla, bu alan için “GKRY MEB”i gibi bir tanımlama yapmak da hukuken mümkün değildir.
Türkiye’nin bu konudaki yaklaşımı uluslararası hukuka uygundur. Deniz hukukunda; sınırlandırma yapılırken, eğer adaların mevcudiyeti hakkaniyetli sınırlandırmaya zarar veriyorsa, bunlara kıta sahanlığı ve MEB yaratma bakımından ana karalara kıyasla sınırlı, hatta bazı durumlarda sıfır etki dahi verilebilir. Otomatik eşit uzaklık gibi bir yöntem uluslararası hukukta kesinlikle bulunmamaktadır. Bu konudaki yazılı uluslararası hukuk ve uluslararası yargı içtihadı “hakkaniyetli sınırlandırmayı” temel ilke olarak benimsemiştir.
Sınırlandırmanın yöntemi de ya üçüncü tarafların hakkını ihlâl etmeyen ikili anlaşmalar yapmak ya da bu konuyu uluslararası yargıya taşımak şeklindedir. Örneğin, GKRY’nin Mısır ile yaptığı anlaşma, Türkiye için Kıbrıs meselesi nedeniyle, geçersiz olduğu gibi, deniz hukuku bakımından da Türkiye’nin kıta sahanlığını ihlâl ettiği için hükümsüzdür. Adanın batısında, ancak Kıbrıs sorunu çözüldükten sonra ve Türkiye’nin muhatap olabileceği bir devlet tesis edildikten sonra sınırlandırma konusu görüşülecektir.
DENİZ SINIRI ANLAŞMALLARI 3. TARAFLARIN HAK VE ÇIKARLARINI İHLAL ETMEMELİDİR.
İkili anlaşmalarda deniz sınırı çizgisi 3. tarafın potansiyel iddiası ile çakışmayacak bir noktada durdurulmalıdır.
İKILI DENIZ SINIRI ANLAŞMALARINDA TEMEL ULUSLARARASI HUKUK KURALI
Uluslararası hukuka uygun olarak verilen ve kıta sahanlığı veya MEB yaratma ihtilâflarında, ana karaya kıyasla adalara daha az etki verildiğini veya adaların bütünüyle çevrelendiğini gösteren uluslararası yargı kararlarından bazıları aşağıda sunulmaktadır.
Uluslararası Adalet Divanı / 2012 Nikaragua – Kolombiya
1992 Kanada – Fransa (St. Pierre ve Miquelon)
Uluslararası Adalet Divanı / 1977-1978 İngiltere – Fransa
Uluslararası Adalet Divanı / 1985 Libya – Malta
1971 Tunus – İtalya Anlaşması
1978 Papua-Yeni Gine – Avustralya Anlaşması
3.2. KKTC’nin Hakları
Türkiye’nin Doğu Akdeniz konusundaki pozisyonunu şekillendiren ikinci faktör, Kıbrıs Adası’nın ortak sahibi olan Kıbrıs Türklerinin, Kıbrıs Adası etrafındaki aslî haklarının uluslararası hukuka uygun olarak korunmasıdır. 2011 yılında KKTC Hükümeti’nin Türkiye Petrolleri’ne ruhsat verdiği alanlardaki faaliyetler bu kapsamdadır. Hâlihazırda, Yavuz sondaj gemisi ile Barbaros Hayreddin Paşa sismik gemisinin faaliyetleri de bu alandadır. Kıbrıs Türklerinin Ada’nın hidrokarbon kaynakları üzerindeki vazgeçilmez haklarının bir an önce garanti altına alınması gerektiği ve KKTC’yi yok sayan yaklaşımların sonuçsuz kalacağı da Türkiye tarafından başta AB ülkeleri olmak üzere tüm resmi temaslarda vurgulanmaktadır.
Ada’nın ortak zenginlikleri üzerinde herhangi bir karar alınırken, Kıbrıs Türklerinin de bu kararların alındığı mekanizmalara dâhil edilmeleri gerektiği açıktır. Nitekim, KKTC 13 Temmuz 2019 tarihinde son derece isabetli ve zamanlı bir öneri yapmıştır. Türkiye’nin tam destek verdiği bu öneri, Kıbrıs Türklerinin ve Rumlarının, Ada’nın eşit ortakları olarak, eşit haklara sahip oldukları hidrokarbon kaynakları konusunda, gelir paylaşımı dâhil iş birliği yapmalarını ve bu kaynaklardan eşzamanlı olarak birlikte yararlanmalarını öngörmektedir. Ancak, Rumlar bu yapıcı öneriyi, 2011 ve 2012’de olduğu gibi reddetmiştir. GKRY hidrokarbon konusunu, Kıbrıs Türkleriyle paylaşması ve birlikte karar alması gereken bir unsur olarak görmemektedir.
Türk tarafı bugüne kadar Ada’nın etrafındaki hidrokarbon kaynaklarının “barış ve istikrar” unsuru haline gelmesi için çaba göstermiştir. Bu önerinin hayata geçirilmesi, bölgesel barış, istikrar ve iş birliğinin gelişimine katkıda bulunacak ve Kıbrıs meselesinin çözümü için de uygun bir zemin yaratacaktır. Bununla birlikte, Kıbrıs Türklerinin hakları garanti altına alınmadığı sürece, Türkiye Petrolleri, KKTC makamlarının kendisine verdiği ruhsat sahalarındaki sondaj ve sismik araştırma faaliyetlerini kararlılıkla sürdürecektir.
Türkiye, Doğu Akdeniz bölgesinde barış ve istikrardan yanadır. Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye, tarihi ve jeo-politik açıdan bölgenin istikrarı ve güvenliği için anahtar konumdadır. Bu çerçevede, bölgede Türkiye’yi dışlamaya yönelik ortaklık ve iş birliği arayışları başarısız olmaya mahkûmdur.
Türkiye, Doğu Akdeniz’e dair tezlerini uluslararası hukuka, mevcut mahkeme kararlarına/ içtihatlara, BM Deniz Hakları Sözleşmesine, tarihte yapılan ülkeler arasındaki benzeri anlaşmalara dayandırmaktadır.
Bir ana karanın kıyı projeksiyonu adalarla kesilemez. İki ana kara arasındaki ortay hattın ters tarafında kalan adalar için karasuları dışında deniz yetki alanı yaratamaz ve deniz yetki alanları hesaplaması yapılırken, kıyıların uzunlukları ve yönleri hesaba katılır. Yunanistan ve GKRY, tüm bu deniz hukuku maddelerine rağmen; maksimalist bir anlayışla deniz yetki alanlarını genişletmeye çalışarak, başta Türkiye olmak üzere tüm bölge ülkelerinin haklarını ihlâl etmektedir. Örneğin, Türkiye ana karasına 2 km mesafede bulunan 12 km2 Meis Adası Yunanistan’ın iddiaları ile boyutundan 4.000 kat fazla deniz yetki alanı elde etmektedir. Hak sahibi olma ve sınırlandırma aynı şey değildir. Kıta Sahanlığı/MEB sınırlandırması “eşit uzaklık” ilkesine göre değil, “hakçalık” ilkesine göre yapılır (BMDHS 74-83).
Ada’lara; konumları (ana karalar arasındaki ortay hattın yanlış tarafında kalmaları), cephe uzunluklarının kısa olması ve ana karaların kıta sahanlığını kesmeleri durumunda sıfır etki (sadece karasuları) verilebilir. Bu durumu destekleyen çok sayıda mahkeme kararı ve devlet uygulaması vardır.
Yunanistan ve GKRY’nin maksimalist yaklaşımları sonucunda, 2003 GKRY-Mısır anlaşması ile Türkiye’nin, 2010 GKRY-İsrail anlaşması ile Lübnan’ın hakları ihlâl edilmiştir.
İsrail, Mısır ve Lübnan Türkiye yerine GKRY ile anlaşma yaparak, Türkiye ile yapacakları anlaşmalara göre deniz alanı kaybetmişlerdir.
Deniz alanları konusunda, AB yetkisi ve hakkı olmadığı halde taraflı bir tutum izlemekte ve temyiz mercii gibi davranmaktadır. AB’nin deniz sınırlarının belirlenmesi konusunda herhangi bir yetkisi yoktur ve çakışan deniz yetki alanları konusunda tarafsız kalması gerekir. Türkiye, Kıbrıs meselesi çözülmeden, Türkler ve Rumlar bir anlaşmaya varmadan Rum tarafının tüm adayı kapsayacak şekilde yapılan uluslararası anlaşmaların hak ihlâli olduğunu dile getirmeye devam edecektir.
4.1. Avrupa Birliği
AB, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de hem kendi hem de Kıbrıs Türklerinin haklarını korumak için yürüttüğü arama ve sondaj faaliyetlerini yasadışı olarak nitelendirmektedir. AB Konseyi’nin, bir yandan MEB ve kıta sahanlığının diyalog ve iyi niyetli müzakere yoluyla, “uluslararası hukuka uygun” ve “iyi komşuluk ilişkileri” ilkeleri uyarınca sınırlandırılması gerektiğini vurgulaması, diğer yandan GKRY’nin tek taraflı deniz yetki alanı iddialarını benimsemesi ve bu iddiaları “üyelik dayanışması” bahanesi altında Türkiye’ye dayatma girişimlerinde bulunması, AB’nin Doğu Akdeniz meselesinde tarafsız kalmayacağının bir yansımasıdır.
Ayrıca, AB konuya ilişkin aldığı kararlarda Kıbrıs Türklerine hiçbir atıfta bulunmamaktadır. AB Konseyi 12 Aralık 2019’da aldığı kararla, Türkiye-Libya Doğu Akdeniz’deki Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasıyla İlgili Karşılıklı Anlayış Mutabakatının üçüncü devletlerin egemenlik haklarını ihlâl ettiğini, Deniz Hukuku’na uymadığını ve üçüncü devletler açısından yasal sonuç üretmediğini iddia etmiştir.
Oysa, AB’nin deniz yetki alanlarının belirlenmesi konusunda herhangi bir yetkisi yoktur. AB, bir uluslararası mahkeme de değildir. Bu çerçevede, AB Türkiye ile Libya arasında usulüne uygun olarak imzalanan bir muhtıranın hukuka uygunluğuna dair bir hüküm veremez. Uluslararası hukuka göre, AB Türkiye’nin hidrokarbon faaliyetlerini yasadışı olarak niteleyemez. AB’nin çakışan deniz yetki alanları konusunda tarafsız kalması gerekir. Bununla birlikte AB, GKRY’nin hiçbir yetkisi yokken ve Ada’nın tamamını temsil ediyormuş gibi 2003, 2007 ve 2010 yıllarında bölge ülkeleriyle Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin hakları hilafına yaptığı anlaşmalara sessiz kalmış ve Libya’nın kıta sahanlığı haklarının Yunanistan tarafından gasp edilmesine de göz yummuştur.
4.2. Yunanistan
Yunanistan, Doğu Akdeniz’de bulunan Girit, Kaşot, Kerpe, Rodos ve Meis hattını esas alarak, bu adaların da Yunanistan’ın ana karasının parçası olduğunu iddia etmektedir. Bu iddiaya göre, bu adaların da kendine ait karasuları ve MEB’i olabileceğini ileri sürerek, adalardan oluşan hat ile Anadolu arasında orta hatta dayalı deniz yetki sınırlandırması yapmaktadır. Yunanistan, bu argüman çerçevesinde bölge ülkeleri ve özellikle GKRY ile yetki sınırlandırma anlaşması yapmak istemektedir. Yunanistan, GKRY ile paralel bir tutum içinde Türkiye ve KKTC’yi bölgedeki enerji denkleminin dışında tutmak için çaba sarf etmektedir.
Yunanistan, GKRY ile yürüttüğü East Med denizaltı boru hattı projesine Türkiye’yi dâhil etmemiştir.
Yunanistan-GKRY-Mısır Üçlü Liderler Zirveleri, 2014 yılından bu yana yapılmaktadır. Yunanistan-GKRYMısır Altıncı Liderler Zirvesi 10 Ekim 2018 tarihinde Girit’te gerçekleştirilmiştir. Zirve neticesinde yapılan
açıklamada, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin evrensel niteliğine atıfla, anılan ülkeler arasında uygun alanlarda ortak deniz sınırlarının belirlenmesine yönelik müzakerelerin süratli şekilde sürdürülmesi konusunda anlayış birliği sağlandığı kaydedilmiştir.
Sözde Yunanistan-GKRY-Mısır deniz sınırı “Sevilla haritası” olarak bilinen, Rodos, Kerpe ve Girit’in yanı sıra, Meis Adası’na tam etki vererek ihdas edilmesi istenen, Türkiye’nin deniz yetki alanlarını Yunanistan ve GKRY’nin sözde yetki alanlarıyla sınırlayarak, Antalya Körfezi’ne hapsedilmesini amaçlayan, bu minvalde maksimalist Rum-Yunan tutumunun tezahürüdür.
4.3. GKRY
Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının kullanımı açısından GKRY, Türkiye ve KKTC’yi saf dışı bırakarak bölgedeki enerji kaynaklarını tek başına kontrol etme amacındadır. Ada’nın ortak sahibi Kıbrıslı Türklerle siyasi eşitlik temelinde güç paylaşımına yanaşmayan GKRY, Doğu Akdeniz’deki tek taraflı hidrokarbon faaliyetleriyle Kıbrıslı Türklerin doğal kaynaklar üzerindeki asli haklarını yok saymaktadır. Türkiye’nin, BM nezdinde kayda geçirilmiş bulunan kıta sahanlığında, uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını da ihlâl eden bir tutum içinde olan GKRY’nin Ada’nın güneyinde yer alan bölgeyi 13 parsele ayırarak, petrol ve doğalgaz arama çalışmaları yapmak için ruhsatlandırma girişimleri söz konusudur.
GKRY, 2003 yılından bu yana Kıbrıs Adası’na komşu ülkelerle deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmaları yapmakta ve Ada’nın deniz yetki alanlarında petrol/doğal gaz arama faaliyetlerinde bulunmaya yönelik imtiyaz ruhsatları vermektedir.
GKRY ilk olarak, Mısır ile 2003 yılında MEB Sınırlandırma Anlaşması imzalamıştır. Söz konusu anlaşmadaki sınırlandırma çizgisinin bir bölümü Türkiye’nin Akdeniz’deki kıta sahanlığını ihlâl etmektedir. Bu nedenle, Türkiye BM’ye iletilen 2 Mart 2004 tarihli bir mektup ve 4 Ekim 2005 tarihli bir Nota ile, GKRY’nin deniz yetki alanlarını sınırlandırma teşebbüslerinin kabul edilmeyeceğini belirtmiştir.
Ayrıca, söz konusu dönemde, Mısır tarafına bahsi geçen anlaşma ile önemli bir deniz alanını kaybettiği, bu kaybın Türkiye ile Mısır arasında varılacak bir kıta sahanlığı anlaşması ile giderilebileceği iletilmiştir. GKRY, 2007 yılında Lübnan ile MEB sınırlandırma anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşmaya ilişkin Türkiye Lübnan’a deniz hukuku bağlamındaki tezlerini ayrıntılı şekilde izah etmiş, hakkaniyete dayalı bir anlaşmayla daha fazla deniz yetki alanı elde edebileceğini anlatmıştır. Bu anlaşma, İsrail ile deniz yan sınırına ilişkin ortaya çıkan ihtilaf nedeniyle, Lübnan tarafınca henüz onaylanmamış ve yürürlüğe koyulmamıştır.
Son olarak, GKRY 2010 yılında İsrail ile bir MEB sınırlandırma anlaşması imzalamıştır. GKRY’nin Lübnan ve İsrail ile imzaladığı MEB anlaşmaları, iki ülke arasında bir deniz yan sınırı sorunu ortaya çıkarmış ve anılan ülkeler BM nezdinde resmi itirazlarda bulunmuşlardır.
GKRY’nin sözde ruhsat sahalarından 1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı bloklar kısmen kıta sahanlığımızla çakışmaktadır. Türkiye, GKRY-Mısır 2003 MEB Sınırlandırma Anlaşmasına Kıbrıs sorununun yanı sıra, kıta sahanlığımız ihlâl edildiği için itiraz etmekte, GKRY-Lübnan ve GKRY-İsrail Anlaşmalarına ise, Kıbrıs sorunu çerçevesinde itiraz etmekte ve gerekli tepkileri KKTC ile koordineli olarak vermektedir.
5.1. Libya’da Genel Siyasi Durum
Libya’da çıkan iç savaşa son verilmesi ve ülkeyi istikrara kavuşturmak amacıyla, BM öncülüğünde 2015 yılında Fas’ta yürütülen süreç çerçevesinde, Libya Siyasi Anlaşması imzalanmıştır. Bu Anlaşmaya dayalı olarak oluşturulan Ulusal Mütabakat Hükümeti (UMH) , BM Güvenlik Konseyi’nin 2259 sayılı kararı uyarınca uluslararası toplum nezdinde tüm Libya’yı temsil eden meşru Hükümet olarak tanınmıştır.
Türkiye’nin de desteklediği bu geçiş süreci çerçevesinde, işbaşına gelen Trablus’taki UMH halen çalışmalarını sürdürmektedir. Libya’nın doğusunda ise, Halife Hafter komutasındaki sözde Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) desteklediği, Abdullah El-Seni’nin başkanlık ettiği, BM nezdinde uluslararası meşruiyete sahip olmayan ve “Geçiş Hükümeti” olarak adlandırılan bir hükümet de bulunmaktadır.
5. TÜRKİYE - LİBYA MUTABAKATI
5.2. Tarihi Adım: Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı
Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın davetiyle, 26-28 Kasım 2019 tarihlerinde Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Feyyaz Sarraj, Dışişleri Bakanı Siyala ve İçişleri Bakanı Fethi Başağa beraberlerindeki heyetle, Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir.
İstanbul’da yapılan görüşmelerde, Libya’daki krize çözüm bulma çabaları ve ikili ilişkiler ele alınmıştır. Ziyaret esnasında, iki ülke arasındaki güvenlik ve askeri iş birliğinin hukuki zeminini oluşturmak amacıyla “Güvenlik ve Askeri Iş birliği Mutabakat Muhtırası” ve iki ülkenin uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının muhafazasını hedefleyen “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzalanmıştır.
“Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakat Muhtırası” 5 Aralık 2019 tarihinde ve “Güvenlik ve Askeri Iş birliği Mutabakat Muhtırası” 21 Aralık 2019 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından onaylanmıştır.
Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası ile Türkiye, Doğu Akdeniz’de BM’ye de bildirdiği kıta sahanlığı sınırlarının güneybatısında 18,6 deniz millik bir hat (Aşağıdaki haritada A-B Çizgisi) oluşturmuştur.
Bu Mutabakat Muhtırası ile Türkiye, Akdeniz’de kendisini dışlama ve yalnız bırakma politikalarına da hukuki ve siyasi açıdan güçlü bir yanıt vermiştir.
Ayrıca, bu Mutabakat Türkiye’nin hukuki tezlerinin tamamına destek veren niteliktedir:
Hakkaniyet İlkesi/Hakça ve Adil Sınırlandırma
Ada’ların otomatik olarak kıta sahanlığı ve MEB yaratmaması
Cephe uzunluklarının dikkate alınması
Türkiye’nin kıyısal projeksiyonunun, kıta sahanlığının kesilmemesi
Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının belirlenmesi için GKRY hariç tüm bölge ülkeleri ile görüşmeye hazır olduğunu defaten açıklamış olan Türkiye, Libya ile bu anlaşmayı imzalayarak, esasen Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarıyla ilgili pozisyonunu daha somut bir şekilde ortaya koymuştur.
Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda, Türkiye diyalogu ve barışçı çözümleri dışlamayan, uluslararası hukuk ve meşruiyet sınırları içinde kalan tutum ve politikalarını sürdürmeye ve bölgede hem kendi hem Kıbrıs Türklerinin hak ve çıkarlarını korumaya devam etmektedir. Libya ile imzalanan Mutabakat Muhtırası, Türkiye’nin bu politikasının önemli bir bileşenidir.
TÜRKIYE VE LIBYA ARASINDA DENIZ YETKI ALANLARININ SINIRLANDIRILMASINA ILIŞKIN IMZALANAN MUTABAKATIN KAZANIMLARI AŞAĞIDAKI GIBI ÖZETLENEBILIR:
Türkiye ilk kez KKTC dışında Akdeniz’e kıyıdaş bir ülke ile kıta sahanlığı/MEB sınırı anlaşması imzalamıştır.
Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de izole etmeye ve çevrelemeye çalışan siyasi-ekonomik inisiyatiflere güçlü bir yanıt teşkil etmektedir.
Her iki ülke açısından da Akdeniz’deki hakları konusunda hukuki ve meşru zemin elde edilmiştir.
İki ülkenin de Akdeniz’deki hakları korunmuştur. Libya’nın önceki duruma göre deniz alanı kazancı oluşmuştur.
Mutabakat, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının Batı sınırlarını netleştirmiştir.
Türkiye bu Mutabakat ile bölgede herhangi bir oldu-bittiye müsaade etmeyeceğini göstermiştir.
Bu Mutabakat ile iki ülkenin de haklarını ihlâl edecek olası Yunanistan-Mısır ve Yunanistan-GKRY anlaşmalarının önüne set çekilmiştir. Bu olası anlaşmalar ile Türkiye’nin deniz yetki alanı 186 bin
kilometrekareden 41.000 km2’ye düşürülmek istenmektedir.
Türkiye, Mutabakat ile Meis gibi küçük bir adaya kendi yüzölçümünün 4.000 katı kadar deniz yetki alanı kazandırmaya çalışan maksimalist ve uzlaşmaz Yunan-Rum tezlerini reddetmiştir.
Anlaşma diğer bölge ülkelerini, GKRY ile yaptığı anlaşmaları gözden geçirmeye ve/veya hukuki tezlerini gözden geçirmeye sevk edebilir.
Türkiye, GKRY hariç tüm kıyıdaş ülkelere diyalog çağrısını yenilemiş ve uluslararası hukuka, deniz hukukuna, diplomasiye bağlı bir şekilde hareket ettiğini uluslararası kamuoyuna göstermiştir.
5.3. Libya Tezkeresi
Libya’da gayrimeşru grupların uluslararası meşrutiyete sahip Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne karşı gerçekleştirdiği saldırılar, bütün bölgenin güvenlik ve istikrarını sarsmakta, insanlığa karşı işlenen tehditleri artırmakta, binlerce masumun ölümüne ve topraklarından göç etmesine sebep olmaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararlarına aykırı olan ve Libya Devletinin egemenliğini sarsan bu gelişmelere karşı gerekli önlemlerin alınması bölgenin istikrarı ve Türkiye’nin ulusal menfaatleri açısından önem arz etmektedir.
Bu çerçevede, Libya meşru hükümetinin daveti üzerine, Libya’ya asker göndermeye yetki veren tezkere 2 Ocak 2020 tarihinde TBMM’de kabul edildi. Tezkere’nin kullanım amaçları; “milli çıkarlara yönelik her türlü tehdide karşı önlem almak, Libya’daki gayrimeşru grupların Türkiye’nin menfaatlerine yönelik saldırılarını bertaraf etmek, kitlesel göç gibi risklere karşı önlem almak, Libya halkına insani yardımların ulaşmasını sağlamak, Türkiye’nin yüksek menfaatlerini etkili bir şekilde korumak ve gelişmelerin seyrine göre ileride telafisi güç bir durumla karşılaşmamak için süratli ve dinamik bir politika izlenmesine yardımcı olmak” olarak belirlenmiştir.
Akdeniz ölçekli yeni bölgesel ve küresel mücadele,Türkiye’nin hayati çıkarlarını derinden etkilemektedir. Türkiye’nin, Akdeniz’e ilişkin uzun yıllara sâri ve uluslararası hukukun kendisine tanımış olduğu haklara dayalı tezleri ciddi bir meydan okuma ile karşı karşıya kalmıştır. Akdeniz bir bütün olarak; Türkiye’nin hava,kara ve deniz stratejisinin sıklet/ağırlık merkezini oluşturmaktadır. Bu sıklet merkezini savunmak, jeo-ekonomik ve jeo-stratejik çıkarlarını korumak, bölgede oldu-bittilere müsaade etmemek ve gerekirse bu konuda caydırıcılığını arttırmak maksadıyla, Türkiye her türlü önlemi almaya devam edecektir.
Doğu Akdeniz bağlamında; gerek KKTC’nin yetkilendirmesiyle atmış olduğu stratejik adımlar gerekse Libya ile imzaladığı Mutabakatlar ve Libya Tezkeresi jeo-ekonomi merkezli mücadelede Türkiye’nin tavrını net bir şekilde göstermektedir. Türkiye’nin bu adımları atmasının temel nedeni, bölge ülkelerinin Türkiye’yi izole eden ikili ve çoklu anlaşmalar yaparak uluslararası hukukun Türkiye ve KKTC’ye tanıdığı haklarını çiğnemiş olmasıdır. Bu bağlamda, Türkiye ile Libya arasındaki Mutabakat da Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarına karşı atılmış adımları önleyici hamle olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye, uluslararası hukuk ve uluslararası kurumların almış olduğu kararların arkasındadır ve meşru adımları atmaya devam edecektir. Siyasi ve diplomatik çözüm, gerek Doğu Akdeniz bağlamında yaşanan mücadeleyi krize dönüştürmemek gerekse Libya’da var olan çatışmayı daha da derinleştirmemek için öncelikli olmalıdır. Ancak, Türkiye gerektiği taktirde caydırı gücünü kullanmak suretiyle, hem bölgede barışı sağlamak hem de çıkarlarını korumak için gerekli adımları atma iradesine sahiptir.
Kaynak: iletişim.gov.tr