Dosya

Türkiye’nin İdlib ve Fırat’ın Doğusuna Yönelik Hamleleri

Oytun Orhan


Suriye krizinin siyasi çözümü için geliştirilen mekanizmaların çoğunluğu somut sonuçlar üretememiş ve başarısız olmuştur. Bu durumun istisnası Astana sürecidir. Astana mekanizmasını önceki girişimlerden farklı kılan üç unsur; sınırlı sayıda ancak sahada gerçekten karşılığı olan aktörleri bir araya getirmesi, Rusya/bölge merkezli (Türkiye ve İran) bir girişim olması ve çözümü nispeten kolay konulara odaklanmasıdır.

Astana sürecinin, hangi tarafa fayda sağladığı tartışmalarından bağımsız olarak, somut sonuçlar doğurduğu söylenebilir. Her şeyden önce Astana sonrasında Suriye’de çatışma düzeyinde azalma yaşanmıştır. Hatta Türkiye ve Rusya arasında imzalanan ve İdlib’de ateşkesin devamı, İdlib çevresinde silahtan arındırılmış bölge kurulması gibi maddeler içeren Soçi mutabakatı ile Suriye’de muhalifler ile rejim arasında nihai güç dengesine doğru yaklaşılmaktadır. Bütün zorluklarına karşın Soçi mutabakatında öngörülen adımlar sahada uygulanabilirse artık rejim ve muhalifler arası rekabet/çatışmanın askeri değil siyasi yollarla çözülmesi aşamasına geçilmesi mümkündür.

Suriye krizinin çözümü için geliştirilen bir diğer mekanizma daha çok Batı merkezli olarak ortaya çıkan ve çok taraflı bir girişim olan Cenevre sürecidir. ABD ve Avrupa ülkelerinin Suriye krizinde rollerinin azalması, Suriye rejiminin sahadaki askeri kazanımlarının artmasına paralel Cenevre sürecinin etkinliği azalmıştır. Esasen Astana, Cenevre Süreci’nin de önünü açacak bir mekanizma olarak düşünülmüştür. Bu çerçevede Astana’da alınan kararlar uyarınca 150 kişilik bir Anayasa Komisyonu kurulması kararlaştırılmıştır. Komisyonda yer alacak 50 ismin rejim, 50 ismin muhalifler ve kalan 50 ismin de BM tarafından tarafsız isimlerden seçilmesi öngörülmüştür. Rejim ve muhaliflerin önerdiği isimler açısından sıkıntı yaşanmazken, BM’nin önerdiği tarafsız isimler rejim tarafından kabul görmemektedir. Rejim sahadaki kazanımlarının artmasına paralel siyasi çözüm konusunda daha kapalı hâle gelmekte ve çözümün parçasıymış gibi görünmekle birlikte Cenevre sürecinin ilerlememesi yönünde pozisyon almaktadır. Rejimin  talebi  Anayasa  Komisyonu’nda  kendisinin  önereceği  isimlerin  en  azından  üçte ikilik bir orana sahip olması, 2012 Anayasasının esas alınması ve Anayasa görüşmelerinin Şam’da gerçekleştirilmesidir. Bu şartlar muhalifler tarafından kabul görmemektedir ve dolayısıyla siyasi süreç 2018 yılı sonu itibarıyla tıkanmış durumdadır.

Suriye İçin İstanbul Zirvesi

Soçi mutabakatı İdlib’e dönük kazanımların yanı sıra orta vadede Suriye krizinin siyasi çözümü için gerekli koşulların olgunlaşmasını sağlayabilir. Bu noktaya gelindiğinde rejim ve müttefiklerinin iki nedenden dolayı Batı’nın rolüne ihtiyacı ortaya çıkacaktır. Bunlar, rejimin uluslararası meşruiyet kazanması ve Suriye’nin yeniden inşası için gerekli kaynakların aktarılmasıdır. Rusya ve İran askeri alanda verdikleri destekle rejimi ayakta tutmayı başarmış olsa da söz konusu iki faydayı sağlayabilecek güce, kaynaklara sahip değildir. Bu aşamada Astana’nın kazanımlarının Cenevre’ye taşınması gerekecek ve Suriye’de siyasi çözüme her halükarda çok daha geniş katılımlı bir platformda ulaşılacaktır.

Bu şartlar altında Türkiye’nin girişimi ve Rusya, Almanya, Fransa’nın katılımı ile 27 Ekim 2018 tarihinde İstanbul’da Suriye konulu dörtlü bir zirve gerçekleştirilmiştir. Dörtlü zirvenin daha önceki tarihlerde toplanması planlanmış olsa da İdlib’e operasyon ihtimali nedeniyle ertelenmiştir. Bir diğer engel Almanya ve Fransa’nın zirveye katılım konusundaki çekimser tavrı olmuştur. Ancak Türkiye ve Rusya’nın anlaşması sonrasın- da İdlib’e operasyonunun engellenmesi iki ülkenin tavrının değişmesine neden olmuştur. İdlib’e düzenlenecek operasyon, yeni bir göç dalgasını tetikleyecek olması ve İdlib’deki yabancı militanların kaynak ülkelerine dönmesine neden olacağı için başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerini de kaygılandırmaktadır. Ancak Türkiye Tahran Zirvesi’nde Batı’nın desteğini arkasına alamadan Rusya ve İran’a karşı tek başına direnmek durumunda kalmıştır. Soçi’de anlaşmaya varılması ile Avrupa’nın da büyük ölçüde rahatladığını söylemek mümkündür. Dolayısıyla Türkiye İdlib konusunda bir anlamda Avrupa’nın güvenliği adına önemli bir adım atmayı başarmıştır. Bu da Almanya ve Fransa’nın dörtlü zirveye katılım konusundaki pozisyonlarını yeniden değerlendirmelerine neden olmuştur. Sonuçta Soçi mutabakatının imzalanmasından yaklaşık bir hafta sonra Berlin’de gerçekleşen Erdoğan-Merkel görüşmesinin somut çıktılarından biri dörtlü zirvenin toplanacağının açıklanması olmuştur. Almanya ve Fransa’nın tavrındaki değişimin nedeni Türkiye’nin İdlib konusundaki çabalarına destek vermek, Suriye konusunda Türkiye’nin yanında olduklarını göstermek ile bağlantılıdır.

Suriye konulu dörtlü zirvede başlıca İdlib konusu ele alınmıştır. Almanya ve Fransa Soçi sonrası İdlib’de oluşacak yeni statükonun korunmasının önemine vurgu yapmıştır. İdlib’e dönük operasyon ihtimalinin az da olsa devam ettiği bir ortamda verilen bu mesajlar Türkiye’nin Rusya ve İran’a karşı elini biraz daha güçlendirmiştir. Türkiye her ne kadar ABD ve Avrupa’nın YPG/PKK konusundaki tutumundan rahatsız olsa da Suriye’de siyasi çözüm konusunda söz konusu aktörler ile daha yakın bir pozisyona sahiptir. Türkiye Astana Süreci’ne büyük önem verse de Suriye’nin geleceği konusunda Türkiye’nin Rusya ve İran ile vizyonunun örtüşmediği bilinmektedir ve bu nedenle bu iki ülkeye karşı Batı’nın dengeleyici rolüne ihtiyaç duymaktadır.

Zirvede İdlib dışında Suriye’de siyasi çözüm konusu gündeme gelmiştir. Siyasi çözüm süreci Anayasa Komisyonu ve daha dar bir ekip olması planlanan Anayasa Komitesi’nin kurulması aşamasında kilitlenmiş durumdadır. Dörtlü zirvenin toplanmasından önce 23 Ekim 2018 tarihinde Moskova’da bir araya gelen Türkiye, Rusya ve İran, BM Suriye Özel Temsilciliği ile koordineli bir şekilde Suriye’de anayasa komitesinin kurulmasına yönelik çalışmalara hız verilmesi konusunda anlaşmaya varmıştır. İstanbul’daki dörtlü zirvede de Suriye için Anayasa Komitesi’nin 2018 yılı sonuna kadar kurulması konusunda karar alınmıştır.

Zirve Suriyeli mültecilerin ülkelerine geri dönüşü ve Suriye’nin yeniden inşası gibi başlıklar da ele alınmıştır. Ancak tarafların bu konularda ortak bir noktada buluşması zordur. Zira Almanya ve Fransa Suriyelilerin ülkelerine geri dönüşü konusunda istekliyken Rusya Suriye’nin yeniden inşası konusunda Avrupa’nın finansal desteğine ihtiyaç duymaktadır. Rusya, Avrupa’nın mülteciler konusundaki hassasiyetini kullanarak yeni- den inşa sürecine katkı sağlamalarına çalışmaktadır. Buna karşılık Avrupa siyasi çözüm olmadan Suriye’ye hiçbir şekilde yatırım yapmayı düşünmemektedir. Dolayısıyla zirvede mülteciler ve yeniden inşa konuları gündeme gelmiş olsa ve Suriyelilerin ülkelerine dönüşü konusunda uluslararası konferans düzenlenmesi kararı alınmış olsa da taraflar arasında sıkı bir işbirliği alanı olması zor gözükmektedir.

Suriye konulu dörtlü zirveye ilişkin en kritik sorulardan biri bunun istisnai bir toplantı olarak mı kalacağı yoksa Suriye’de krizin çözümü için yeni bir mekanizma olup olmayacağıdır. Suriye için hayata geçirilen birçok girişim ciddi sonuçlar üretemeden sonlanmışken Astana’da az sayıda ama etkili aktör, çözümü nispeten kolay, yerel/mikro boyutta ortak çıkar alanlarına odaklanarak sonuç almıştır. İstanbul’da gerçekleşen dörtlü zirve bu açılardan benzer bir niteliğe sahiptir. Tarafların en azından Anayasa Komitesi’nin kurulması konusunda karar alması dahi önemli bir çıktı olmuştur. Dörtlü zirvenin tek başına bir mekanizmaya dönüşmesi zordur. Ancak Suriye’de siyasi çözüm en nihayetinde çok taraflı bir platformda gerçekleşecekse, dörtlü zirve Astana’dan Cenevre’ye giden süreci kolaylaştırabilir ve Astana’nın kazanımlarının Cenevre’ye taşınması açısından rol oynayabilir.

Soçi Sonrası İdlib

Türkiye ve Rusya inisiyatifi ile İdlib’de ateşkes durumunun devamını öngören Soçi mutabakatının hayata geçirilmesi önemli bir diplomatik başarı olsa da sahada uygulanması konusunda ciddi zorluklar içermektedir. Zira anlaşma ile özellikle Türkiye tarafı, belli bir takvime bağlanmış ve uygulanması son derece zor sorumluluklar üstlenmiş durumdadır. Mutabakatın en temel maddesine göre İdlib çatışmasızlık bölgesi sınırlarında, 20 km. derinliğe sahip bir alanda silahsızlandırılmış bölge oluşturulması öngörülmüştür. Silahsızlandırılmış bölge içinde kontrol sahibi olan ılımlı muhalif grupların savaşçıları bölgede kalmaya devam etmesi ancak ağır silahlarını iç bölgelere çekmesi, HTŞ ve onunla bağlantılı grupların ise bütün unsurları ile bölgeden ayrılması öngörül- mektedir. Türkiye ılımlı muhalif gruplar üzerindeki etkisini kullanarak belirlenen zaman dilimi içinde ağır silahların bölgeden geri çekilmesini sağlamıştır. Ancak İdlib bölgesinin en güçlü grubu olan ve Türkiye’nin yönlendirme kapasitesinin sınırlı olduğu HTŞ ve onunla bağlantılı grupların bölgeden tamamen çekilmesi, belirlenen zaman dilimi içinde gerçekleşmemiştir. Buna karşın Rusya tarafı da Suriye rejimini Soçi mutabakatına uyması konusunda gerektiği gibi baskılayamamıştır. Mutabakatın imzalandığı günden sonra Suriye rejimi güçleri batı Hâlep ve kuzey Hama’daki muhalif bölgeleri hedef alarak onlarca ihlal gerçekleştirmiştir. Sahada rejim ve muhalifler arasında gerginlikler yaşansa da tepede Türkiye-Rusya işbirliğinin devam ediyor olması, gerginliğin büyümeden düşürülmesini sağlamıştır. Her iki aktör de mutabakatın sonlandırılmasının maliyetinin daha ağır olacağını bildiği için sahadaki bazı sıkıntılar konusunda toleranslı davranmıştır.

Ancak yine de Soçi mutabakatı son derece kırılgan bir zemin üzerinden ilerlemektedir. Bunun üç temel sebebi olduğu söylenebilir. Birincisi Suriye rejiminin gerçekleştirdiği ihlallerdir. İkincisi başta HTŞ ve Nureddin Zengi grubu arasında baş gösteren rekabet  olmak  üzere  muhalif  grupların  İdlib’de  kendi  arasında  yaşadığı  çatışmalardır. Üçüncü risk faktörü Hurrasuddin gibi grupların Soçi mutabakatını kabul etmemeleri ve süreci baltalama yönünde pozisyon almış olmalarıdır. Yani her iki kanat arasında da oyunbozanlar söz konusudur. Ancak muhalifler kanadındaki oyunbozanlar marjinal ve istisnai iken diğer tarafta Suriye rejimi ve hatta İran ile bağlantılı milis güçlerin istikrarsızlık unsuru olduğu görülmektedir.
İran ve Suriye her ne kadar Soçi mutabakatından memnuniyetlerini açıklamış olsalar da Rusya’nın tavrından dolayı hayal kırıklığı içinde oldukları söylenebilir. Zira her iki aktör Rusya’nın hava desteği altında İdlib’in tamamen kendi kontrolleri altına geçmesi beklentisi içindedir. Ancak Rusya, Türkiye ile sürdürdüğü iş birliği sürecinin bozulmaması adına İdlib sorununa daha uzun vadede çözüm bulunacak bir formülü kabul etmiştir. Suriye ve İran sürecin altını oymak ve Rusya’yı operasyon düzenlemeye yönlendirmek için sahadaki gerginliği yüksek tutmaya çalışmaktadır. Rusya ise Soçi’nin devamı yönünde pozisyon alsa da Suriye ve İran tarafının muhalifler ve dolayısıyla Türkiye üzerindeki baskıyı canlı tutmasını da olumlu karşılamaktadır. Rusya bu şekilde Türkiye’nin İdlib’de kendini çok da rahat hissetmemesini ve zaman zaman “operasyon kartını” oynama imkanını elde etmektedir.

Bütün risk faktörlerine rağmen İdlib’e dönük bir operasyon ihtimalinin düşük olduğu söylenebilir. Zira aksi bir senaryo hem Türkiye hem de Rusya açısından aşırı maliyetli olacaktır. Taraflar ihlaller konusunda uyarılarına devam edecek, karşı taraf üzerindeki baskıyı canlı tutmak isteyecek ancak bu gerginliği masayı devirecek bir noktaya taşımak istemeyecektir. 28-29 Kasım tarihlerinde gerçekleşen son Astana Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde de Soçi mutabakatına bağlılık ve bu konuda üçlü koordinasyonun güçlendirilmesi vurgusu yapılmıştır.

İdlib’de yaşanacak bir kaza Türkiye’nin Fırat’ın doğusu ve genel anlamda Suriye masasındaki konumunu aşırı oranda zayıflatacaktır. Türkiye bu nedenle İdlib konusunda kazanılan zamanı etkili bir şekilde kullanmak istemektedir. Türkiye’nin İdlib’de başarı sağlaması gelecekte bir askeri operasyon düzenlenmesi olasılığını tamamen ortadan kaldıracaktır. Mülteci akını, istikrarsızlığın Türkiye’ye yayılması gibi riskler düşünüldüğünde, operasyon ihtimalinin ortadan kaldırılmasının Türkiye için ne kadar hayati bir konu olduğu açıktır. Türkiye’nin İdlib’de başarı sağlaması ile kast edilen ise bölgede sayıca az ama etkili olan terör unsurlarını zayıflatacak ve en nihayetinde elimine edecek tedbirlerin alınması, yerel ve uluslararası düzeyde meşruiyeti olan ve işleyen bir yerel hükümetin kurulması, bölgede istikrarı bozan muhalif gruplar arasındaki çatışmalara son verilmesi ve uluslararası toplum ile birlikte yerel halkın temel ihtiyaçlarının karşılanması konusunda var olan çabaların artırılarak sürdürülmesidir.

Bu açılardan Türkiye’nin önünde birkaç meydan okumanın olduğu söylenebilir. Bunların en başta geleni Hurrasuddin başta olmak üzere bazı unsurların hiçbir siyasi çözüme yanaşmayan radikal duruşlarıdır. Türkiye, İdlib’de istikrarın bozulmaması adına söz konusu gruplar ile doğrudan karşı karşıya gelmeden süreç içinde zayıflatılmalarını öngören bir yaklaşım benimsemektedir. Türkiye söz konusu gruplara muhalifler üzerinden baskı uygulanması ve bu grupların kendi içinde parçalanmasını tetikleme yönünde pozisyon almıştır. Ancak Soçi mutabakatının giderek kırılgan bir hâle geldiği ortamda, Türkiye’nin bu gruplara karşı zaman zaman zor kullanma seçeneğini gündeme getirmesi gerekebilir. İdlib bölgesinde TSK varlığı olduğu için Türkiye’nin söz konusu radikal gruplarla doğrudan karşı karşıya gelmek istememektedir. Zira olası bir çatışma TSK varlığının bir anda çok da güvenli olmayan bir ortam içinde kalmasına neden olacaktır. Bunun yanı sıra bir askeri mücadele İdlib’de derin bir istikrarsızlığın fitilini ateşleyecek ve bu da Türkiye’nin İdlib’de düzen kurma çabalarının boşa gitmesi anlamına gelecektir.
 
Türkiye’nin İdlib’de baş etmesi gereken ikinci zorluk el-Kaide ile bağını kopardığını açıklayan HTŞ grubu ile mücadeledir. HTŞ son dönemde bir taraftan Soçi mutabakatı konusunda Türkiye’nin elini güçlendirecek adımlar atarken diğer yandan İdlib içindeki askeri ve siyasi pozisyonunu konsolide edecek adımlar atmaktadır. HTŞ Soçi mutabakatına koşullu da olsa destek vereceği anlamı çıkan bir açıklama yapmıştır. Hatta HTŞ sahadaki bazı eylemleri ile Soçi mutabakatının bozulmasına engel olmaya çalıştığını göstermiştir. Bunun en çarpıcı örneği Hurrasuddin grubunun rejim bölgelerine düzenlemeyi planladığı saldırının HTŞ tarafından önlenmesidir. Ancak buna karşın HTŞ ve onunla bağlantılı gruplar hâlen Cisr eş-Şuğur ve doğu İdlib’deki bölgelerini boşaltmaya yanaşmamaktadır. Bunun yanı sıra HTŞ, Türkiye’ye karşı pazarlık gücünü artırmak ve İdlib’in geleceğinde söz sahibi olabilmek açısından çok kritik adımlar atmaktadır. Bunlar arasında en önemlisi HTŞ’nin Şam ve Hâlep’i bağlayan M-4 otoyolu ve diğer bazı kritik geçiş noktalarını, Türkiye destekli ılımlı muhaliflerin elinden alarak kontrol etme çabasıdır. Ancak HTŞ açısından en ilginç eğilim, örgütün İdlib’de kendini askeri olmanın ötesinde sivil ve siyasi bir aktör olarak konumlandırma çabasıdır. HTŞ bu çerçevede İdlib’de  sivil  hükümeti,  ekonomiyi,  eğitim  alanını  kontrol  etmeye  çabalamaktadır. HTŞ’nin radikal bir çizgiden daha pragmatik bir noktaya doğru evrilmesi belli açılardan fırsat olarak görülebilir. Zira bu durum İdlib’in en güçlü grubu olan HTŞ’ye ve onun içindeki Suriyeli unsurlara nasıl bir çıkış sağlanacağı konusunda yardımcı olacaktır. Ancak HTŞ kontrolünde bir İdlib’in ne Türkiye ne de uluslararası toplum tarafından kabul görmeyeceği  bilinmektedir.  Dolayısıyla  Türkiye  bundan  sonraki  dönemde  İdlib’de HTŞ’nin askeri ve sivil alandaki etkinlik kurma çabalarını dengeleyecek yönde pozisyon alması muhtemeldir.

İdlib Sonrası Türkiye’nin önceliği: Fırat’ın doğusu

Türkiye İdlib sorununu en azından ertelemeyi başardıktan sonra dikkatini Fırat’ın doğusuna doğru yönlendirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan bunun işaretini Soçi muta- bakatının imzalanmasını takiben “YPG bölgelerinde de yeni güvenli bölgeler inşa edeceğiz diyerek” vermiştir. Zamanlama açısından bakıldığında Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelmesinin temelinde iki nedenin yattığı söylenebilir. Birincisi, Türkiye İdlib sorununu hallederek veya en azından erteleyerek artık YPG ile mücadele konusunda elinin rahatladığını düşünmektedir. İkincisi, Fırat’ın doğusundaki yapının ortadan kal- dırılması konusunda Türkiye ve Rusya’nın pozisyonlarının yaklaşmaya başlamıştır. Zira Soçi sonrasında sadece Erdoğan değil Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov da “Suriye’nin bütünlüğüne yönelik ana tehdit ABD’nin kontrolündeki Fırat Nehri’nin doğu yakasından yükseliyor” ifadesini kullanmıştır. Rusya böylece ilk kez YPG bölgesi konusunda farklı bir tutum almaya başlamıştır. Yani Suriye’de Türkiye-Rusya işbirliğinin en zayıf noktasını oluşturan İdlib konusunda anlaşmayı başarabilen Türkiye ve Rusya’nın daha geniş alanlarda işbirliği yapma fırsatı doğmuştur.

Türkiye bu kapsamda İstanbul Zirvesi’ni takip eden 28 Ekim 2018 tarihinden itibaren Fırat’ın doğusu üzerindeki baskısını artırmaya başlamıştır. TSK özellikle Ayn al Arap (Kobane) ve Tel Abyad çevresindeki YPG hedeflerini vurmuştur. Buna paralel olarak TSK ve ABD orduları 2018 yılı son aylarında Münbiç’te ortak devriye görevi yapmaya başlamıştır. Buna karşın ABD ordusuna bağlı asker ve zırhlı araçlar Ayn al Arap, Tel Abyad ve Derbesiye’de de YPG unsurları ile birlikte devriye görevi yerine getirmiştir. Bütün bu gelişmelere paralel olarak TSK’nın Fırat Kalkanı bölgesinden 1.200 civarında ÖSO savaşçısını Tel Abyad’ın karşısında Türkiye tarafında yer alan Akçakale’ye yerleştirdiği ve Türk ordusuna bağlı kuvvetlerin de Suriye’nin Ras Al-Ayn ilçesinin karşısına konuşlanmaya başladığı haberleri basına yansımıştır.

Türkiye ve ABD arasında karşılıklı askeri hamlelerin atıldığı bu süreçte diplomatik kanallar açık kalmaya devam etmiş ve ABD Türkiye’yi Suriye’de yatıştırmak adına bazı adımlar atmıştır. ABD ortak devriyelerin yanı sıra PKK’nın üç tepe ismi Cemil Bayık, Murat Karayılan ve Duran Kalkan’ın yakalanmasına yardım edilmesi için 12 milyon dolarlık ödül koyduğunu açıklamıştır. ABD’nin üç PKK liderinin başına ödül koymasının birkaç amaca hizmet ettiği söylenebilir. ABD’nin ilk amacı Türkiye’nin Fırat’ın doğusu konusundaki baskısını azaltmaktır. ABD ikinci olarak PKK ile YPG arasında ayrım yaptığını, PKK ile mücadelede Türkiye’nin yanında olduğu mesajını vermek istemiştir. ABD üçüncü olarak bundan sonra YPG konusunda nasıl bir strateji izleyeceğinin işaretlerini vermiştir. Bu strateji PKK ile YPG’nin ayrıştırılması, PKK içindeki eski kadroların zayıflatılması, PKK’nın Suriye kanadının yani YPG’nin öne çıkarılmasıdır. Türkiye açısından bakıldığında ise bu strateji kesinlikle kabul görmemekte tersine tepki çekmektedir. Türkiye algısına göre ABD’nin PKK ve YPG’yi ayrıştırma stratejisinin başarı şansı yoktur ve iki  yapıyı  birbirinden  ayırmak  imkansızdır.  Türkiye  ABD’nin  bu  hamlesini  PKK’nın Kandil kanadı konusunda bazı tavizler alma karşılığında YPG’nin ve Suriye’nin kuzeyin- de yeni bir siyasi yapının Türkiye’ye kabul ettirilmesi olarak okumuştur.

Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda artan askeri baskısı ABD’yi yeni önlemler almaya itmiştir. İlk olarak ABD Savunma Bakanı Mattis “Suriye’nin Türkiye sınırında ABD or- dusuna ait gözlem noktaları kuracağını” açıklamış ve ABD ordusu bu konuda somut adımlar atmaya başlamıştır. ABD’nin Türkiye sınırında yer alan Ayn al-Arap, Tel Abyad, Ras al-Ayn, Kamışlı, Amude, Derbesiye ve Derik yerleşimlerinde gözlem noktaları kuracağı hatta ABD askerlerinin YPG militanları ile birlikte zırhlı araçlarla ortak devriyeler atmasının planlandığı bilgisi basına yansımıştır. ABD bu gözlem noktalarının kurulma amacını “YPG bölgelerinden Türkiye’ye dönük bir tehdidi engellemek” olarak açıklamıştır. Ancak bu adımın arkasında yatan gerçek nedenin Türkiye’nin olası askeri ope- rasyonunu engellemek olduğu açıktır.

Türkiye Fırat’ın doğusundaki güvenlik tehdidini bertaraf edebilmek için birbirini destekleyen ve paralel sürdürülen iki farklı yöntem takip etmiştir. Türkiye öncelikle ve mümkün olursa Fırat’ın doğusundaki problemi diplomatik yollar ile çözmek istemiştir. Bu açıdan Türkiye, ABD ile imzalanan Münbiç yol haritasının Fırat’ın doğusuna uygulanması için ABD ile görüşmelerini sürdürmüştür. Türkiye ikinci olarak askeri seçeneğin masada olduğunu sürekli olarak vurgulamıştır. Ancak Türkiye bu seçeneğin bölgedeki ABD askeri varlığı nedeniyle aşırı maliyetli olabileceği hesaplamıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna dönük askeri müdahâlenin yakın olduğu yönündeki söylemleri ve Fırat’ın doğusundaki YPG hedeflerini zaman zaman vurması Türkiye’nin diplomasi masasındaki pozisyonunu güçlendirme amacı taşımıştır.

Türkiye’nin ABD’yi YPG ile ittifakını sonlandırıp kendisi ile işbirliği yapmaya zorladığı bir ortamda ABD Başkanı Trump kimsenin ve hatta ABD’li savunma yetkililerinin beklemediği bir karar alarak ülkesi askerlerinin 60-100 gün içinde Suriye’den çekileceğini açıklamıştır. Bu karar her ne kadar bütün dünya tarafından sürprizle karşılansa da esasen Trump seçim kampanyası döneminden beri ülkesinin Suriye’den çekilmesi niyeti olduğunu vurgulamıştır. Ancak yine de Pentagon ve ABD ordusunun IŞİD’in güçlene- ceği ve İran’ın sahayı ele geçireceği argümanları üzerinden Trump’ı Suriye’de kalmaya ikna ettiği düşünülmekteydi.

ABD’nin almış olduğu bu karar Suriye’de siyasi çözüm, Fırat’ın doğusu sorunu, Suriye’de İran varlığı ile mücadele gibi birçok konuda bütün hesaplamaların yeniden gözden geçirilmesini gerektirecek düzeyde kritik bir karar olmuştur. Bu kararın olası sonuçlarına ilişkin ilk söylenebilecek olanlar; Türkiye’nin YPG ile askeri mücadele konusunda elinin güçlenmiş olduğu, YPG’nin İran ve Rejim başta olmak üzere yeni ittifak arayışlarına gireceği, Suriye’de ABD-Türkiye işbirliği için daha güçlü bir zeminin ortaya çıktığıdır. Genel anlamda Suriye’deki ittifak sisteminin köklü bir değişim geçirmesi ihtimali yüksektir. Ancak bölgede ne tür ittifaklar ortaya çıkarsa çıksın Türkiye’nin YPG ile mücadelesinin gerekirse tek taraflı da olsa süreceği ve askeri seçeneğin güçlü bir şekilde masada olacağı söylenebilir.
 

Oytun Orhan kimdir?

1999 yılında ASAM Ortadoğu Araştırmaları Masası’nda araştırmacı olarak çalışmaya başladı. 2009 yılından bu yana Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM)’nde Suriye Çalışmaları Koordinatörü olarak görev yapmaktadır.
Ulusal ve uluslararası medya kuruluşlarında dergi ve gazetelerde makale ve röportajları yer almıştır. Halen Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler bölümünde doktora eğitimini sürdürmektedir

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Sayı: 7