Doğrusu gazeteci olarak asli görevim Dışişleri Bakanlığı'nı övmek değil sorgulamak, yeri geldiğinde eleştirmek... Ancak bu hafta bakanlık o kadar önemli bir organizasyona imza attı ki, burada bir iki kelime etmeden geçemeyeceğim.
Dışişleri geçen hafta yurtdışında görev yapan 200'e yakın büyükelçiyi Ankara'da beş günlük bir 'beyin fırtınası' için topladı. Toplantıdan medyaya yansıyanlar sadece Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun açılış ve kapanış konuşması ve elçi ailelerinin Mardin'e yaptığı hafta sonu gezisinden kareler oldu.
Politikaları sorguladılar
Oysa Dışişleri'nin bu organizasyonu çok farklı nedenlerden dolayı takdire şayan. Bürokrasi kültürümüz maalesef genelde ceketinin önünü ilikleyip 'Emredersiniz efendim' demek üzerine kurulu. Bürokraside 'sorgulayıcı akla' yer yok, 'tartışma kültürü'ne hiç yok!
Dışişleri'nin beyin fırtınasında ise gerçek bir diplomasi akademisi gibi heyecanlı tartışmalar yaşanmış, elçiler çekinmeden her konuya girmiş, mevcut politikaları tartışmış, gerektiğinde sorgulamış, yeri geldiğinde isteyenler itirazlarını sıralamış...
İlk duyduğumda, her Dışişleri ne kadar çağdaş bir kurum olsa da, bürokratların Avrupa ya da Amerika'daki muadilleri gibi serbest bir tartışma ortamı bulabildiklerine inanmakta zorlandım. Ankara'da sistem sorgulama değil biat üzerine. Ama eşeledikçe geçen haftaki seminer ve atölye çalışmalarında gerçekten böyle bir tabloda yaşandığı ortaya çıkıyor.
Son dönemde bazı gazete yazıları var ki, kamuoyunu bilgilendirmekten ziyade karar vericilere mektup ya da üç-beş kişinin anlayacağı bir mesaj niteliğinde. Radikal'de Murat Yetkin, dün Polis Akademisi'nden Önder Aytaç'ın 4 Ocak tarihli Taraf yazısından söz etti. Gerçekten de Aytaç'ın yazısı, şifreleri ve üstü kapalı imalarla Emniyet'te kimin nereye gelmesi, kimin görevden alınması gerektiği üzerine bir yazı. Emniyet ve istihbarattaki üç beş kişi dışında sıradan okurun anlaması mümkün olmayan bir dizi talep içeriyor. Doğrudan İçişleri Bakanı'na yükleniyor, ancak içerik açısından bizleri tamamen aşıyor.
Medya üzerinden mesaj vermek Türkiye'de hep oldu; ancak bu hassas dönemde gazeteler sayfalarını Ankara'daki istihbarat savaşına alet etmemek için özel özen göstermeli.
Dünkü Zaman gazetesinin manşet haberini okuyunca da aynı hisse kapıldım. Zaman 'Edirne'yi İstihbaratçılar Kuşatmış' manşetiyle Edirne'de sol eylemcilere yönelik linç girişiminin ardında 'Edirne'ye gelen istihbaratçıların' olduğunu yazıyor. 'Çeşitli illerden' geldikleri söylenen gizemli istihbaratçılar, Edirne'yi kaos ve kargaşa ortamına sürüklemek için gizli bir kampanya yönetmiş.
Sen anladın onu!
Ancak haber 'Sen anladın onu!' havasında. Kim bu insanlar? MİT mi, polis mi, asker mi? Japon istihbaratı mı ortalığı karıştırıyor? Bununla ilgili üst düzey güvenlik yetkilileri ne diyor? Eğer kurumlar arası uyum varsa, bu nasıl olabilir? Haber bunlara açıklık getirmiyor.
Kimse alınmasın ama Zaman gazetesi hem Türkiye'nin en yüksek tirajlı gazetesi, hem de Batılı anlamda mizanpaj ve habercilik ilkeleri konusunda en fazla emek vermiş yayın. Çok başarılı muhabirleri var. O yüzden son haftalarda gazetede çıkan sayısız 'esrarengiz isimler', 'provokatörler' ve 'karanlık güçler'in haberlerini garipsiyorum.
Zaman birkaç gün önce birinci sayfadan Selendi'de Romanlara yönelik saldırıların kente gizlice gelen '300 provokatör' tarafından organize edildiğini, son haftalarda Dolapdere'deki Türk-Kürt çatışmasının, PKK'nın Reşadiye baskınının, Muş Bulanık'taki DTP gösterilerinin ve bir dizi olayın 'karanlık eller' tarafından düzenlendiğini duyurdu.
Hımm.. Ben bunların bir bölümüne ihtimal veriyorum ama yine de açık fikirle soruyorum: Kim kime ne yapıyor? Gazete, somut deliller varsa 'esrarengiz provokatörler' diye geçiştirmek yerine neden neler olduğunu açıkça yazmıyor?
Öcalan 'Il Manifesto'ya nasıl yazacak?
Bu hafta Abdullah Öcalan, İtalya'da komünist dergi İl Manifesto'da yazılarına başladı. Aslında Manifesto, İtalyan basın yelpazesinde 'marjinal' sayılabilecek bir yayın. Ancak Avrupa'da PKK'ya yakın isimlerin araya girmesiyle ayarlanan bu köşe, kuşkusuz PKK lideri tarafından özlediği uluslararası meşruiyetin ilk adımı olarak görülüyor.
Ama nasıl olabilir? İmralı'da televizyon bile dinlemesine izin olmayan, günlük gazete okuyamayan, dış dünyayla her türlü teması güvenlik süzgecine takılan, Türkiye'nin 'top secret' mahkûmu, nasıl olacak da haftalık bir dergide köşe yazacak?
Adalet Bakanı Sadullah Ergin'e sorduğumda, Öcalan'ın dışarı göndermek istediği her türlü metin ve belgeyi cezaevi müdürüne teslim etmesi gerektiğini ve bunun içerik denetiminden geçeceğini söyledi. Ancak geçmişte savunması dışında Öcalan'ın cezaevi yönetimine verdiği hiçbir belge, dışarı çıkmak için onay alamadı. Zaten denetim süreci de oldukça uzun sürüyor. Bu durumda haftalık yazıları 'mektup' yoluyla göndermesi mümkün değil.
Bu durumda akla gelen tek formül, Öcalan'ın 'teorik' olacağı söylenen yazılarını avukatlarıyla haftalık görüşmesinde sözel olarak aktarması, onların da akılda kalan bölümlerini Öcalan'ın daha önceki yazılarından pasajlarla birleştirerek bir metin oluşturması.
Anlayacağınız 'kolektif' bir çaba.