Emre Gül/ Dünya Bülteni/ Tarih Dosyası
Süleymaniye Ûlâ Medresesi, 1964, (Gülbün Mesara Arşivi)
İstanbul’un Üsküdar ilçesinde bulunan ve şehrin en eski, en büyük mezarlığı olan “Karacaahmet”, Sultan I. Murad döneminde oluşmaya başlamış, İstanbul’un fethinin ardından giderek genişlemişti. 1698 yılından itibaren resmi kayıtlara “Karacaahmet Sultan Mezarlığı” ismiyle yazılan ve günümüzde içinde bulunan yollarla birlikte yaklaşık 750.000 metre karelik bir araziyi kaplayan mezarlık”, yüz yıllar boyunca görünümü ve “ehl-i hiref” taşçıları, ustaları ile hattatların elinden çıkmış, her biri birer sanat eseri olan taşlarıyla temaşa edenleri kendine hayran bırakmıştı.
Çoğunluğu 19. Yüzyıla ait bu mezar taşlarının en eskisi ise Şeyh Hamdullah Efendi’nin 1520 tarihli kabrine aitti. İçerisinde “milyonları bulan ahiret yolcularını, kimlik belgeleri olan şahide ve lahitleriyle taşıyan Karacaahmet, misafir ettiği ilim adamları, devlet adamları, sanatkârlar ve İslam uleması ile Türk siyaset ve kültür hayatının birçok önemli ismine ev sahipliği yapmakta. Her biri birer “Açık Hava Müzesi” hükmündeki bu mezarlıklar, başta Karacaahmet olmak üzere uzun yıllar görmezden gelinerek ihmal edilmişti. Günümüze değin süren yıkım ve talan 1950-1960 yılları arasında mezarlığa Karayolları’nın girmesiyle başlamıştı. Mezarlığın bazı bölümleri “belediye hizmetleri kapsamına alınarak istimlâk edilmiş, eski mezar taşları yok edilerek tamamen yeni bir kabristan haline getirilmişti. İstanbul Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’nce verilen bölüm numaralarıyla tapu idaresinin verdiği kadastro bölüm numaralarının farklı olmasından doğan aykırılık Karacaahmet’e ait bir bölümün mezarlık dışı sayılmasıyla sonuçlanmıştı. Neticede 35.000 metre karelik bir alan nakliyat şirketlerinin ambarı haline getirilmiş, kapatılmış bölgeler, insanların, iklimin ve zamanın tahribine terk edilmişti. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Karaca Ahmed mezarlığındaki-ve genelde bizim mezarlıklarımızdaki-bu tahribatı:
Süheyl Ünver’in bu fotoğrafa ilişkin açıklaması: “Bu sene 18. defa Karaca Ahmed’de. 22.X.1957. Bugün Karaca Ahmed’i bozacak mühendislerle buluştuk. Hekimbaşı Benderekli Mehmed Said Efendi’nin (vefatı 1242) taşını ve oğlunun taşını istimlâke tâbî olmayacak iç kısmına nakl teşebbüsüne geçtim. İşte bu resim vinçle, Hekimbaşı heykelinin nakil için kaldırıldığını gösteriyor. Yol açılır aklım erer, fakat bizim mührümüzün lahdi olan Karaca Ahmed böylesine tahrib edilir mi? Yazıklar olsun! Bu an tarafımdan fotoğrafımla tesbit olunmuştur. 23 Ağustos’ta bu taşı aramağa gittim. Maalesef dikilmiş göremeyerek, bulamadık, üzüldüm.”
“Ne olur bir an için Karacaahmet’teki mezar taşlarını gözümüzde büyütelim; çok değil Çemberlitaş kadar, Dikilitaş kadar. Bu tecrübeyi gözünüze kestiremeyenlere daha pratik bir yol gösterelim: Dünyaya ün salmış büyük boy dikili taşların fotoğraflarını çekin, bizim Karaca Ahmet’teki mezar taşlarının fotoğraflarıyla büyük bir sinema perdesinde karşılaştırın. Biz bu tecrübeyi yüzlerce kez tekrarladık, aynı boya eriştikleri zaman bizim taşlarımız, bizim yetim taşlarımız, bizim bağrı yanık taşlarımız öyle ağır basıyor ki…”
“Demin de söyledim, yirmi yıldır yolum Karacaahmet’ten geçiyor. Hele son üç yıl içinde yolumuz Karacaahmet’e öylesine saplandı ki, bir bıçak gibi… Yeni yol; selvi, mezar, mezar taşı, demir parmaklık, çiçek, fidan demeden tümünün köküne kibrit suyu sıkmış. Benim bu mezarlıkta yatan can ciğer arkadaşlarım vardı. Belki her Allah’ın günü dört tekerleğimle onları dört defa çiğniyorum. Taşları nerede, başları nerede, elleri avuçları nerede?”
“Karacaahmet’te har vurup harmanı savrulan taşlar arasında öyleleri var ki, Cumhuriyet’in 50. yılına kadar diktiğimiz şalvarlı, poturlu, kasaturalı abideler bunların yanında çocuk oyuncağı kalır… Abide deyince akla gelen kelle, kulak, şalvar, kasatura değildir. Abide her şeyden önce soylu bir geleneğin elle tutulur bir sonucudur. Taksim meydanına dikilen o cılız, cansız abideyi Sabri Esat Siyavuşgil, bundan kırk beş yıl önce şöyle anlatıyordu:
-Bir kibrit kutusu alın, kibritleri boşaltın, boşalan kutuya on, on beş kibrit çöpünü rast gele yerleştirin. Al sana Taksim abidesi…”
“Bundan elli yıl önce işlenmiş mezar taşlarının, daha eskilerin, müzelerde rahatça yer alacak taşların bu gün ne halde olduğunu biliyor musunuz? Dünyanın hiçbir yerinde böylesine bir zulüm, bir eziyet, bir kadir kıymet bilmezlik örneğine rastlayan varsa parmak kaldırsın. On yıldır bitmeyen Fenerbahçe stadyumunun kuyruk sokumunda, Salı Pazarı’nın kurulduğu alanın yanı başında mezar taşları vardır. Bunların ortasında geçen yol buğday tarlasına dalan tırpan misali taşları silip süpürmüştür. Bu alanda kurulan çeşitli tamir atölyelerinin çamurlu, bataklı yamaçlarında o canım mezar taşları kimi kaldırım taşı yerine, kimi de ayıptır söylemesi hela taşı olarak kullanılır. Hangi kitaba sığar bu barbarlık?” sözleriyle dile getirmişti.
Konuyu dert edinip çalışanlardan Süheyl Ünver de: “İstanbul’un içinde ve dışında ufak ve büyük birçok mezarlıklar vardır. Bunların pek azı mamurdur. Birçoğu haraptır. Şehir içindekilerin birçokları da hiçbir iz bırakmayarak yok edilmiştir. İşte Üsküdar’da Doğancılar’dan Ayazma Camii’ne giden ve XVI. Asırdan kalan mezarlığı bir gecede yok ettiler. Bunun pahasına güya yol genişledi. Yol genişletilebilirdi, fakat taşları kırmağa, yani tarihî kıymetini yok etmeğe hakkımız yoktu. Bir kısmının da önlerine berbat duvarlar çevrildi. Bazı taşlar da lahitlerinden yerlerinden oynatılarak sıraya dizilerek çirkin bir hale sokuldu. Bunların misalleri saymakla tükenmez… Biz eski ve mühim taşları yok etmekle kalmıyor, millî kültürümüz ve sanatımızı da maalesef bilmeyerek, bunun muhafazası icap eden kısımlarını da bugünkü kültür davamızla alay edercesine mahvediyoruz… Kültürümüzün, daima bilgisizlikle aleyhine çalışan müteahhitlik müesseseleri, cahil taşeronların elinde, medeniyetimizin bu bölümünü pek hürmetsizce, cehaletleri nisbetinde, “koyun can kaygısında, kasap para kaygısında” atasözünün birer mümessili gibi hareket ediyorlar. Para kazanırken hizmet de etmeli. Ne olur? Evet yollar açılıyor. En ibtidaî, çirkin ve bozuk eğrilikler içinde duvarlar çevriliyor, üstler yine muntazam taşlarla kaplanmayarak geçecek yolların betonlaşmasından başka bir şey düşünülmüyor.” Demişti.
Bu tahribat sonraki yıllarda da devam etmiş, örneğin, altın aramak için mezarları sabahlara kadar kazan bazı kişiler, bugünkü taş işçiliği ile bir daha yapılamayacak ustalık ve güzellikteki mezar taşlarını kırmaktan çekinmemişti. Bazı kişiler ise sırf bunları inşaatlarda kullanabilmek için parçalamışlardı. Bu taşları, sanat ve tarihi kıymeti sebebiyle satan kaçakçılar da türemişti.
Bunun en son örneklerinden biri geçtiğimiz Eylül ayında yaşanmış, Londra’da satışa çıkarılan 17’nci ve 18’inci yüzyıla ait dört Osmanlı mezar taşı, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleri sonucu Türkiye’ye getirilmişti. Kaçakçılar mezar taşlarını Girit’ten aldıklarını iddia etmişlerse de Türk-İslam Eserleri Müzesi Müdürlüğü ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü uzmanlarınca gerçekleştirilen incelemeler sonucunda, mezar taşlarının İstanbul’dan çalındığı tespit edilmişti.
Kaynaklar:
Süheyl Ünver, Karaca Ahmedname, İstanbul, 2011.
Milliyet Gazetesi-DİA 24. Cild, Karacaahmet Mezarlığı.