Hayâli yakınlıklar, hayâli düşmanlıklar

Tuhaf bir masal: İran ve İsrail
Hayâli yakınlıklar, hayâli düşmanlıklar

İlk Siyonistler, Arap dünyasında kabul göreceklerine asla inanmadılar ve başta İran olmak üzere bölgedeki diğer uluslara karşı umut beslediler. İsrail, zayıf düşmüş bir Arafat'la 1990'ların başında görüşmelere başlayarak bu politikadan döndü. Fakat Filistinlilerle barış sağlanamadığı gibi radikaller daha bir radikal oldu.

İsrail Dış İşleri Bakanlığından üst düzey bir yetkili, 1979 devriminden hemen sonra "İran'la çok derin ilişkilerimiz vardı, iki halkın ruhuna nüfuz eden" demişti. İsrail (ve ABD) yetkilileri, İran'a doğal bir muhatap olmanın dışında başka bir şey olarak bakmayı o vakitlerde çılgınlık olarak görürlerdi. Bundan otuz yıl sonra, şimdi, batılı politika yapımcıları, bilhassa da İsrailliler, giderek büyüyen bir tehdit olarak görüyorlar İran'ı. İran devrimini yanlış okumadan kaynaklanan bir korku olabilir mi bu acaba?

İsrail'in ilk başbakanı David Ben-Gurion, İsrail'i Ortadoğu'nun bir parçası olarak görmedi; Avrupa'nın parçasıydı o. Ben Gurion, İsrailliler Ortadoğu'da ikamet etmelerine rağmen bunun coğrafik bir kaza olduğunu, zira İsraillilerin Avrupa halkı olduklarını 1952'den itibaren tekrar tekrar söylüyordu. "Araplarla hiçbir bağımız yok" demişti. "Rejimimiz, kültürümüz, ilişkilerimiz bu bölgenin mahsulü değil. Aramızda bir siyasi yakınlık / bağ yahut da uluslararası tesanüt yok." (1)

Ben Gurion, İsrail'in Ortadoğu'da stratejik bir varlık olabileceğine ABD'yi ikna etmek için birbirini destekleyen ahenkli çabalar sarf edilmesi çağrısını yaptı. Ancak ABD'nin kendi çıkarlarını İsrail'in yardımından bağımsız olarak yürütebileceğine inanan Başkan Dwight Eisenhower (1953-61), İsrail'in yalvarışına karşılık vermedi.

Ben Gurion, bu terslenmenin bir sonucu olarak, hasım Arap devletlerden müteşekkil bir muhiti, İran, Türkiye ve Habeşistan ittifakıyla dengelemeyi amaçlayan "çevre ittifakını" ortaya attı. İsrail'in caydırıcılığını tahkim etme, içinde bulunduğu tecridi azaltma ve ABD nezdinde [stratejik] varlık olma teşebbüsüydü.

Ben Gurion, buna koşut olarak bir başka fikri ortaya arttı: "Azınlıklar ittifakı." İranlılara, Türklere ve dini azınlıklar olan Yahudilere, Kürtlere, Dürzilere ve (Hıristiyan) Marûnilere atıf yaparak Ortadoğu sâkinlerinin çoğunluğunun Arap olmadığını savunuyordu. Gâye, Arap denizinde müttefik adaları yaratmak için azınlıklar arasında ulusçu emelleri yeşertmekti.

İran, 1950'lerde İsrail'in "doğal müttefiki" oldu. Trita Parsi, "Treacherous Alliance" (2) adlı kitabında, Irak'ı zayıflatmak adına Şah'ın 1970 ve 1975 arasında Kürt ayrılıkçıları eğitmek ve silahlandırmak için girdiği işbirliğinin izini sürmüştür. Parsi, iki halk [Yahudiler ve İranlılar] arasında Araplara karşı besledikleri kültürel üstünlük dolayısıyla İran ve İsrail arasında empati olduğunu da kaydetmiştir – her ne kadar farzedilen bu yakınlığın sınırları vardıysa da. Şah'ın bu ilişkiler hakkında sessiz kalınmasındaki ısrarı İsraillilerin kafalarını karıştırmış ve canlarını sıkmıştı zira İsrail, mevcut bağların aleni olarak kabul edilmesini istiyordu.

Bu ikili arasında yakın bağlar olduğu hissi, İran devriminden sonra da varlığını hissettirdi ve sağ kanadın gerçekçi ve dik başlı politikacılarını – başbakan Menahem Begin dâhil – İran'ın yeni liderliğine el uzatmaya teşvik etti. Ayetullah Humeyni'nin dış politikadaki pragmatizmi, İsrailliler tarafından devrimin geçici bir sapma olduğu şeklinde okundu. Arap husumetine hedef olan İran, İsrail'in dostluğuna ihtiyacı olduğunu – ve İsrail'in dostlarına ihsan edeceği teknolojik üstünlükleri daha dünden çok iyi anlamıştı. Eski bir Mossad yetkilisi olan Yossi Alpher, çevre doktrini'nin İsrail zihniyetinde kök saldığını, öyle ki "fıtri" bir hâl aldığını söyler (3). İsrail, bu kanaatten kalkışla ABD'yi 1980'lerde İran'a silah satması için yoldan çıkarmış, İran-Kontra Skandalının peşrevi icra edilmişti (4).

Menahem Begin'in 1977'deki zaferi, Revizyonist Siyonist Lider Vladimir Jabotinsky'ın İşçi Partisi'nin vizyonundan daha radikal bir vizyonu tahkim etmişti. Vladimir Jabotinsky 1923'de yayınladığı "Demir Duvar" adlı ufuk açıcı makalesinde Araplarla bir anlaşmanın asla söz konusu olamayacağını savunmuştu. Begin, Jabotinsky'ın şu görüşünü paylaşıyordu: "Ancak bizi bertaraf etme ümidi artık tükendiğinde ancak...aşırılık yanlısı liderlerini terk edecekler" ve karşılıklı imtiyazla anlaşma yolunu seçen ve Siyonistlerin "beş yüz yıl daha ileride olan kültüründen" işte o vakit yararlanabilecek ılımlılar ortaya çıkacaktır.

Çevreyle ilişkiler göçtü

Sağ kanat, "azınlıklar ittifakı" stratejisini hayata aktarmaya çalıştı. Ariel Şaron Filistin Kurtuluş Örgütünü yerinden etmek ve Beyrut'ta dostane bir Hıristiyan Marûni hegemonyası tesis etmek amacıyla 1982'de Lübnan'ı işgal etti – ve Arapçılığın ana sütunlarından biri olan Suriye'ye acı bir mağlubiyet tattırdı. Sonradan yanlış hesap olduğu ortaya çıkacaktır zira Marûnilerin çöküşünü hızlandırmış, güneyde ve Bekaa vâdisinde Şia hareketliliğini yüreklendirmişti ki işte buradan çetin, yeni bir düşman doğdu: Hizbullah.

Lübnan'da bu başarısızlık yaşanırken aynı zamanda İsrail'in çevreyle ilişkileri göçüyordu – hiç değilse İran'la ilişkileri. İsrail'in, ABD'nin de iştirak ettiği, yanlış anlamasından dolayıydı: İran Devrimi, batıdan bakıldığında, gerilikten batı tarzı seküler moderniteye doğru tarihi ilerleyişin kesintiye uğramasından daha fazla bir şey değildi. Bir sapmaydı bu, moderniteye karşı verilen ve zamanla düzeltilebilecek bir tepkiydi. Devrimin ideolojik temeli "kof" diye nitelendiriliyordu; "pragmatistler", batılı maddi terakkiyi ki batının nazarında anlam ifade eden tek seyirdir, tekrar rayına oturtacaklardı. İsrail ve ABD'nin pragmatizm işaretiyle bunca meşgul olmalarının ve saplantılı bir şekilde ılımlı avına çıkmalarının nedeni işte buydu. İran'ın devrimci liderliği dış politikada her ne zaman pragmatizm işareti verdiyse, bunun er geç İsrail'le bir ittifaka yol vereceği şeklindeki ABD ve İsrail kanaati güçlendi.

Hakikatte ise İsrail doktrininin dayanağı, İran liderlerini en çok tiksindiren Batı'nın maddeci "modernitesiydi." Fakat her ne kadar toplum tasavvurunda ABD ve İsrail'le ortak bir paydaları yoktuysa da ve bölgede seküler kültürü, maddeci ve serbest pazar toplumunu yayma çabalarıyla kavgalı idiyseler de (İranlıların çoğunun nazarında arkaik ve hatta sömürgeci tavırdır bunlar), İranlılar, İsrail'i askeri olarak mağlup etmeyi istemediler. Devrim, saldırgan bir bölgesel hırs değildi; konvansiyonel askeri mânâda İsrail'i veya Amerika'yı tehdit etmiyordu.

İran, sekiz yıl süren, tüketici bir savaştan sonra 1988'de Irak'la ateşkese vardı. Ancak 1990-92 arası iki önemli olaya şahit oldu. Her ikisi de tüm bir bölge için genel manzarayı değiştirmişti: Sovyetler çöktü ve Saddam Hüseyin Birinci Körfez Savaşında mağlup edildi. Bu olaylar hem İran'a karşı Rus tehditini ve hem de İsrail'e karşı Irak tehditini sona erdirmişti. Bölgede lider olmak ve üstünlük sağlamak için İran ve İsrail tartışmasız rakipler olmuş, ABD, tek kutuplu, kontrolsüz bir güç olarak ortaya çıkmıştı.

İsrail'in ana korkusu, Körfez Savaşı süresince ABD tarafından dost olmaktan ziyade külfet olarak görülmekti. Bu arada, üstün bir bölgesel güç olarak yükselen İran, İsrail'in Amerika'yla ilişkilerini gölgede bırakacak bir ABD-İran yakınlaşmasına kapı aralamak suretiyle İsrail'in hegemonyasını tehdit etmeye namzetti. Daha önemlisi, İsrail'in askeri caydırıcılığı tehlikedeydi: Bekâsı, askeri üstünlüğüne bağlıydı ki dirilen bir İran bunu silip yok edebilirdi.

1992'de iktidara gelen İzak Rabin, çevre stratejisine sevgi beslemekten vazgeçti ve yerine Araplarla barış yapmayı tercih etti; strateji, tersine dönmüştü. Bu eksen kayması, İsrail ve İranı yeni bir denklemde zıt kutuplara yerleştirmiş ve değişim, beklenmedik derecede kesif yaşanmıştı: İzak Rabin'in danışmanı Yossi Alpher, Bill Clinton'un seçim zaferinden dört gün sonra The New York Times gazetesine "İran, 1 numaralı düşman olarak tanımlanmalı" diyecektir (5).

Nükleer tehdit abartısı?

Ancak Clinton yönetimindeki pek çok kişi, İsrail müesses nizâmındaki pek şahsiyet gibi, İran tehdidinin abartıldığını hissediyorlardı. İsrail istihbarat aygıtının faal bir üyesi olan Şlomo Brom alaylı bir şekilde Parsi'ye şöyle diyordu: "Hatırlayın, İranlıların bombayı imal etmesine hep 5-7 yıl arası bir zaman kalmıştır. Zaman ilerler ama onlar hâlâ 5-7 yıl kadar uzaklıktadır." 2009 yılı ABD istihbarat tahminlerine göre İran "5-7 yıl içerisinde nükleer bombayı imal edecektir" (6).

İsrail, bu suretle, Körfez Savaşında büyük güç kaybına uğramış Yaser Arafat'la anlaşma yapmak için görüşmelere başlar. Rabin ve Peres, İran'ı şeytanlaştırmayı ABD'deki İsrail lobisinin dikkatini başka yöne çevirmek için kullandı: Lobi, kızgınlığını, düşmanla yiyip içerek – Arafat ve Araplar - Jabotinsky'a ihanet eden İsrailli liderlere değil İran'dan gelen varoluşsal tehdite odaklayabilecekti.

ABD ise tüm bunlara koşut bir stratejiyi yola koyuyordu: Çevre kuşağının ötesindeki düşmanlara yani İran'ın öncülük ettiği, batı medeniyeti değerlerini, kurumlarını ve özgürlüklerini ezmeye çalışan barbarlara karşı Batı yanlısı Arap devletleri safının yeniden düzenlenmesi işi. Önde gelen bir neocon, William Kristol'un 2003 Mayısında yazdığı gibi, ABD gücü "İran Devriminin ölüm çanını çalacak" vasıtaydı. İran'ın yenilgiye uğratılması, Arapların ve Müslümanların ruh ve zihinlerine ve de İslam'i direnişe çifte darbe olacaktı; Araplar uysallaşacak, Ortadoğu havlu atacaktı.

İran'ın Afganistan (2002) ve Irak (2003) savaşlarında Washington'la işbirliği yapmasına rağmen, ABD'yle "büyük pazarlık" teşebbüsleri, Bush yönetimindeki üst düzey yetkililer tarafından ya terslendi yahut da ayakları yerden kesildi ki şaşırtıcı değildir. 2003 yılında yapılan ve ABD'nin güvenlik çıkarlarıyla ilgili kaygılarını anlıyor görünen görüşmelerin başlatılması önerisi – İran'ın Hizbullah ve Hamas'a yardıma son vermesi ve nükleer programı sona erdirmesi ve de İsrail'i tanıması taleplerini de içeriyordu – efsânenin bir parçası oldu. İran'ın üzerindeki baskının onu, direnişle bağları koparmak ve İsrail'in şartlarını kabul etmek noktasına getirdiğinin farzedilmesi, İran'ın niyetini yanlış okumak olur. İran'ın teklifi, daha önce yapılmış bir ortaklık ve tüm çekişme mevzularının müzakere edilmesi teklifinin incelikli ve değişik bir şekilde formülleştirilmesidir. 2003'de yaşananları "baskı işe yarar", İran üzerinde daha fazla baskı kurmak daha fazla tavizle sonuçlanır şeklinde yorumlamak, yıkıcı siyasi hatalara sevkedebilir.

ABD'nin "batı yanlısı ılımlılık, İslamcı aşırılığa karşı" şeklinde Manici bir kurguya / vizyona kayması, bölgesel kutuplaşmayı Ben Gurion'un kuvvet dengesi ve caydırıcılık tesis etmek olan biraz daha ılımlı gâyesinin ötesine taşımıştır. ABD ve Avrupalı müttefikleri, İslam dünyasında seküler, liberal bir gelecek vizyonu lehine İslam dünyasındaki direnişi kırma hedefleriyle, kendi projelerine karşı kitle hareketliliğini ve de Batıya karşı radikalleşmeyi ve husumeti kışkırttılar.

1- Avi Shlaim, " Israel, the Great Powers and the Middle East Crisis of 1958", Journal of Imperial and Commonwealth History, London, Mayıs 1999.
2 - Trita Parsi, Treacherous Alliance: The secret dealings of Israel, Iran, and the US, Yale University Press, New Haven, 2007.
3 - Trita Parsi, a.g.e., s. 91
4 - Bu skandal 1980'lerde Reagan yönetimini sarsmış, Amerikan silahlarının yasadışı olarak İran'a satıldığı ve Nikaragua'daki Kontr Gerillalara mâli kaynak aktarıldığı gün ışığına çıkmıştı.
5 - Şimon Peres'le Fransa üzerine röportaj, 3 Ekim 1992.
6 - Trita Parsi, a.g.e., s. 167

Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın