DÜBAM

Dünden Bugüne ABD’nin Güvenlik Stratejileri ve Jeopolitiğin Küresel Siyasete Geri Dönüşü

Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın

Uluslararası ilişkiler literatüründe, “Ulusal güvenlik” kavramı, ulus-devletlerin güvenliklerini sağlamaya ilişkin başlıca endişelerini ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Devletler, ulusal güvenlik stratejilerinde, ulusal güvenlik amaçlarını tespit ederek strateji süreçlerinin temelini şekillendirmektedirler. Bu akademik çalışmada, öncelikle, ulusal ve uluslararası güvenlik stratejileri arasında değişik açılardan kar- şılaştırmalar yaparak bunların farklılıklarını ortaya koymayı amaçladık. Doktriner düzlemde, uluslararası güvenlik stratejileri uygulanırken genel olarak iki temel yaklaşım öne çıkmaktadır: İş birlikçi-barışçı stratejiler ve Zorlayıcı Stratejiler. Bunun yanısıra, uluslararası güvenlik stratejileri, ‘‘barış-kriz-savaş” üçgeninin değişik ko- ordinatlarında çeşitli şekiller de alabilmektedir. Yarım yüzyıl Batı İttifakının lider- liğini yapmış ve dünyadaki tek süpergüç görünümde olan ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi dokümanlarının Soğuk Savaş sonrası değişen güvenlik ortamı ve yeni teh- dit algısı bağlamında İttifak kavramı ve müttefiklik ilişkileri hakkındaki Amerikan yönelimlerine ilişkin önemli ipuçları taşıdığı varsayılabilir. Beyaz Saray’da hâkim kanaat analiz edildiğinde, ekonomik rekabette Çin’le, askeri alanda ise Rusya ile çekişme giderek artmaktadır. Bunun yanında, Trump yönetimindeki ABD’nin, ulus- lararası sistemde yalnızlaşması sürecinin kademeli olarak sürmesi beklenmektedir. Bu anlamda, aksine bir gelişme olmadığı sürece, Washington’un gerek ülke içinde gerekse küresel düzlemdeki etki alanının daralması beklenmektedir. Statükoda üstünlük sağlayan bir güç, kendi gücünü başka devletlerle paylaşmak istemez. Ancak, uluslararası sistemde, güç unsurunun tek ve mutlak odaklı olmasının geçici olduğu- nu siyasal tarihin bir gerçeği olduğu, teorik düzlemde ise Napolyon Savaşları sonrası 1815 Viyana Kongresi modelinde olduğu üzere, Çin, Rusya, Almanya, Japonya, Fransa, Hindistan gibi diğer aktörlerin de haksız olarak gördükleri uzlaşıdan uzak dayatmacı statükonun tahammül edilemez olduğu gerekçesi ile farklı ittifaklar yolu ile değişim baskılarını orta ve uzun vade de harekete geçirmeleri beklenebilir.

İngiliz Sömürgeliğinden Küresel Güç Statüsüne Giden Yol

ABD, Amerikan yarım adasında bir sömürge devleti iken; nasıl bir küresel güç olmayı başarmıştır? XXI. yüzyılda, Çin’in baskılayıcı ve önlenemez yükselişine bağlı olarak, dünya siyasetine ekonomik ve askeri açıdan müdahalesinin artış kaydettiği bir dönemde, giderek müttefiklerini kaybeden ABD stratejik olarak yeni bir yol ha- ritası ile çıkmaz sokaktan geri dönebilir mi? Bu noktadan bakıldığında, uluslararası sistemde yer alan küresel güçler, bölgesel aktörler içindeki yelpazede, birçok ülke “grand strateji” doğrultusunda kendi ulusal dış politikalarını şekillendirmektedir. Grand strateji kavramı, en genel haliyle, “ulusal kaynakların devletin uzun vadeli hedeflerine  erişilmesi  adına  kullanılmasını  amaçlayan   fikirlerin   birleşimini’’ ifade eder. ABD, küresel güç sıfatı ile dış politikasını bu çerçevede şekillendiren ülkelerin başında gelmekte ve kuruluşundan beri farklı grand stratejiler tercih ederek uluslararası sistemde yer almaktadır. ABD’nin uluslararası sistemdeki rolü, II. Dünya Savaşı’yla birlikte güçlenmiş ve Soğuk Savaş’tan sonra da zirveye ulaşmıştır. Bu bağlamda Washington; 1990’larda Sovyetler Birliği’nin nüfuz alanlarında etkisini artırmaya çalışmış ve artık tek kutuplu bir dünya sistemi olduğunu iddia etmiştir. Ancak çok geçmeden bu iddia yerini uluslararası sistemdeki artan çatışmalara ve gerilime bırakmıştır.

Rusya ve Çin, bu noktada çok kutuplu sistemleri savunmuşlardır. Gelişmeler dik- katle incelendiğinde, ABD’nin Soğuk Savaş döneminden günümüze kadar uygulamaya koyduğu ulusal güvenlik stratejileri önemli değişimler geçirdiği müşahade edilmektedir. Özellikle, Soğuk Savaş sonrası dönemde sert güçle beraber yumuşak güç uygulaması gittikçe önem kazanmıştır. 11 Eylül saldırıları sonrası gündeme gelen önleyici savaş, tek taraflılık ve uluslararası hukukun sıklıkla ihlal edilmesi gibi uygulamalar, 2000’li yılların sonuna doğru çok taraflılık, daha fazla diplomasi ve iş birliği gibi yu- muşak güç unsurları ile yer değiştirmeye başlamıştır.4 Bilindiği üzere, ABD, II. Dün- ya Savaşı sonrası uluslararası sistemin en önemli aktörü olarak ortaya çıkmış; Soğuk Savaş süresince iki süper güçten biri olarak etkinliğini artırmış; Sovyetler Birliği’nin dağılması ve komünizmin çökmesiyle birlikte dünya siyasetinin üstün gücü konumu- na yükselmiştir. ABD, 1940’lı yıllardan günümüze yaklaşık 70 yıllık süreçte; küresel, bölgesel ve ulusal stratejik ortamın dinamiklerinde meydana gelen değişimler ile başta diğer devletler olmak üzere çeşitli aktörlerin kapasite ve niyetlerindeki gelişmeleri karşılayabilmek için farklı ulusal güvenlik stratejilerini benimsemiştir. ABD esasen, tarihsel düzlemde bir göçmenler ülke olmuştur. Nitekim 1790’da yapılan ilk nüfus sayımına göre ülkede 3.929.214 Amerikalı yaşamaktaydı. İlk 13 eyaletteki nüfusun yaklaşık yarısı İngiliz kökenliydi; kalanları ise İskoçyalı-İrlandalılar, Almanlar, Hol- landalılar, Fransızlar, İsveçliler, Galliler ve Finliler oluşturmuştur.

Bu beyaz Amerikalıların çoğunluğu Protestan’dı. Nüfusun beşte biri ise Afrikalı kölelerdi. Amerika Birleşik Devletleri 1890’dan, Kongre’nin çok sıkı kısıtlamalar ge- tirdiği 1921 yılına kadar, yaklaşık 19 milyon göçmen kabul etmiştir. Bu göçmenlerin çoğunluğu, İtalya, Rusya, Polonya, Yunanistan ve Balkanlar’dan gelmiştir. Avrupalı olmayan kişiler de, Japonya’dan doğuya, Kanada’dan güneye ve Meksika’dan kuzeye göç etmişlerdir.


Amerika Birleşik Devletleri, XIX. yüzyılın son on yılı içinde, etkisinin ve zaman zaman da topraklarının Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus’un uzak noktalarına ve Orta Amerika’ya yayıldığı bir imparatorluğu genişletme dönemi yaşamıştır.5 Tarihsel olarak, ABD anavatanını tehdit eden tehlikeler içerisinde; Meksikalıların 1846’da Rio de Grande’deki 70 kişilik Amerikan karakoluna baskınını saymaz isek, Japon Hava Kuvvetleri 7 Aralık 1941’de Hawaii’deki Pearl Harbour’a saldırabilmiş, II. Dünya Savaşı esnasında Alman denizaltıları Mississipi Deltasını tehdit etmeyi başarmıştır. Ancak, El-Kaide terör örgütü, ABD’yi direkt olarak kalbinden vurdu. 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen terörist saldırılar, ABD’nin toprakları üzerinde gerçekleştirilmiş ve Pearl Harbour saldırısından daha fazla sayıda insanın yaşamını yitirmesine neden olmuştur. ABD’yi güvenli ülke kılan iki temel faktör vardır; elindeki nükleer silah kombinasyonu ve coğrafyasının sağladığı korumadır. Amerika’nın karadan iş- gal edilmesi çok zordur, denizden yapılacak bir milyon kişilik bir amfibi harekât ise çok uzak ihtimaldir. ABD ulusal güvenlik politikaları ile ilgili olarak üç tarihsel karar dönüm noktası olmuştur. İlk karar ABD’nin bağımsızlığını kazandıktan sonra orta- ya çıkan eyaletlerinin düzenli bir barış ordusuna sahip olup olmayacağı ile ilgili idi. İkinci karar, ABD’nin I. Dünya Savaşı sonrasında Uluslar Ligi (Milletler Cemiyeti)’ne girmeyerek kendi güvenliğini diğer ülkelerden soyutlaması olmuştur. Bu durum, II. Dünya Savaşı sonrası NATO’nun kurulması ve 5. Madde (Avrupa güvenliği ile ilgili verdiği karar) ile birlikte sona ermiştir. Bugünkü üçüncü karar aşaması, ABD’nin ken- di güvenliğini en yüksek düzeye çıkarmak için, hangi mali ve siyasi masraflar ile ne kadar ileri gideceği ve müttefikleri ile siyasi bağlarını ne kadar riske edeceği ile ilgi- lidir. ABD’nin 230 yıllık tarihinde dokuz ulusal güvenlik doktrininden bahsedilebilir; George Washington’un Veda Konuşması, Monroe Doktrini, Gelecek Bildirisi, Açık Kapı, Kıyı Dengeleyici, Çevreleme, Liberalizasyon, Ön Müdahale, Geriden İdare.

Obama ve Washington
Kaynak: https://stream.org/farewell-address-barack-obama-george-washington/

Washington ve Obama Doktrinleri Arasındaki Farklılıklar


ABD demokratik bir ülke olarak, Obama gibi bir devlet başkanı liderliğinde ül- kenin federal siyasal yönetim modelini yürütmek başarısını ortaya koyabilmiştir. Bu uzun siyasal değişim süreci zarfında, ilk merhalede; ABD’nin bağımsızlığını kazanmasından kısa bir süre sonra Başkan George Washington tarafından yapılan “Veda Konuşması”, Amerika’nın en köklü güvenlik stratejisini ortaya koymaktadır. 1796 yılında Başkan Washington ve Hazine Bakanı Alexander Hamilton tarafından ha- zırlanan ve bağımsızlık savaşı ile birlikte ülkenin ilk 100 yılına rehberlik etmiş olan bu doktrin, Avrupa’nın büyük güçleri arasında tarafsız kalarak ülkenin büyümesi ve güçlenmesini hedeflemiştir. Amerikan yalnızcılığının (izolasyonizm) temelini oluş- turan bu yaklaşım, diğer ülkelerle ticareti artırmayı ama asgari siyasi temas kurmayı öngörmüştür. Bununla beraber, ülkenin çıkarlarını korumak için geçici ittifaklar ku- rulabileceğini de ifade edilmiştir. Bu yaklaşımı takiben 1823’te ortaya atılan Monroe Doktrini, benzer bir duruş sergilerken aynı zamanda, ABD bağımsızlığının sonra- sında Batı Yarımküre’de devam etmekte olan İngiliz ve İspanyol varlığını azaltarak yok etmeyi amaçlamıştır. İlk hedef olarak Avrupalıların kıtada genişlemesini önle- mek sonra da çıkarmak olarak belirlenmiş olup aynı döneme denk gelen Rusların Pasifik üzerinden Kuzey Amerika’ya yaklaşma hamleleri de önlenmek istenmiştir.


Alfred Thayer Mahan ve ABD Jeopolitik Okulu
Kaynak: https://worldview.stratfor.com/article/geopolitics-united-states-part-1-inevitable-empire

Bu çerçevede biçimlenen Monroe Doktrini XIX. yüzyılın sonlarındaki İspanyol-Amerikan Savaşı’yla (1898) yaşanan kırılmaya kadar ABD güvenlik anlayışının temel taşını oluşturmuştur. Bu süreçte önemli rol oynayan hususlardan birisi de Gelecek Bildirisi’dir. John L. O’Sullivan tarafından 1839’da açıklanan Gelecek Bildirisi ile ABD’nin batıya doğru genişleme gerekliliği vurgulanmaktadır.Genişleme doktrini ile ABD, 1840’ta yeni eyaletler (Texas, California, New Mexico, Arizona, Colorado, Oregon) ele geçirmiş ve 1867’de Alaska satın alınmıştır. Başkan McKin- ley yönetimi altında alınan bir kararla başlayan 1898 tarihli ABD-İspanya Savaşı’n- dan galip çıkılması üzerine Uzak Doğu’ya açılma hedefi, “Açık  Kapı”  doktrini ile hayata  geçti.  ABD’nin  Asya’daki  ticari  ve  ekonomik  çıkarlarını  geliştirilmesi  güç dengesi ile sağlanacaktı. Böylece, ABD, Pasifik ve Asya gücü konuma yükselmiştir ve kritik noktalar olan Hawaii, Guam ve Filipinler’i ele geçirmiştir.

Bu doktrinin geliştirilmesinde, ABD’nin bir deniz gücü olmasını savunan Alfred Mahan ve onun görüşlerini uygulama sahasına sokan ise başkan Theodore Roose- velt oldukça etkili olmuştur. ABD’nin I. Dünya Savaşı’na katılması, ülkenin gele- neksel güvenlik politikalarının farklı bir yöne evrilmesinde önemli bir dönüm nok- tası teşkil etmiştir. Bu bağlamda ortaya çıkan Kıyı Dengeleyicisi yaklaşımı aslında İngilizlerin I. Dünya Savaşı öncesi Almanlara karşı geliştirdiği doktrindir. 1917’de Wilson’un kararı ile İngilizlerle müttefik olan ABD’nin bu doktrinle ulaşmak iste- diği temel amaç, Avrupa ve Asya’da düşman güçleri dengelemektir. Ancak, sava- şın sonlanmasının ardından, ABD’deki Yalnızcılık Politikası taraftarlarının da etkin politikaları sayesinde, ABD deniz güçleri ülkelerine geri döndüler ve bu yaklaşım kademeli olarak etkisini yitirmiştir. II. Dünya Savaşı ile birlikte ABD’nin uluslara- rası politikaya dahli artarken söz konusu bu angajmanın kalıcı ve kurumsal bir hal alması ise Soğuk Savaş’ın başlamasıyla gerçekleşmiştir.

II. Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği’nin Avrupa’ya yönelik saldırgan niyetleri Çevreleme Doktrini’nin ortaya çıkmasına yol açar. Başkan Harry Truman’ın Avrupa’nın  ekonomik  olarak  yeniden  inşası  ve  komünist  tehdide  karşı  savunma- sı konusunda sorumluluk almayı göze alması sonucu ortaya çıkan bu doktrin, 1980’lere kadar ABD politikasının temel unsurlarının belirleyici olmuştur. Truman Doktrini’nin ortaya çıkışında Dışişleri Bakanlığı’ndan George F. Kennan’ın 1947’de Foreign Affairs dergisinde yayınladığı “Sovyet Davranışının Kaynakları” başlıklı makale etkili olmuştur.9 Kennan, İngiliz jeopolitikçi Sir Halford Mackinder’in görüşlerini benimsemiştir. Çevreleme Doktrini; Marshall Planı, Truman Doktrini, Berlin Hava Köprüsü, NATO, CENTO ve SEATO’nun kurulması gibi gelişmelerin altındaki doktrin olurken temel hedefi, Sovyet yayılmacılığının, komünizme komşu ülkelerle kurulan bağlar aracılığıyla kontrol altında tutulması olmuştur.

Soğuk Savaş’ın bitişi, bekleneceği üzere, yeni bir doktrin arayışına yol açtı. An- cak, ortada açık bir düşmanın olmaması bu anlamda, geçmişe göre önemli bir de- ğişimin ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılıyordu ki bu durum, Clinton Doktrini’nin dinamikleri üzerinde kendisini belirgin derecede hissettirmiştir. Buna ilişkin kırıl- ma, ABD toprakları üzerinde gerçekleşen tarihin en büyük terör saldırısı ile yaşanmıştır. 11 Eylül 2001’de gerçekleşen bu saldırılar ile sadece terör odaklarına karşı değil, kitle imha silahları üreten ülkelere karşı da ‘Önleyici Müdahale’ doktrinini getirildi. Bush yönetimi bu doktrini, Afganistan ve Irak Savaşları ile hayata geçirdi; ancak, terörle mücadelede kullanılan asker sayısının fazlalığı ile müdahalenin hem çok masraflı olduğu hem de sonuç getirmediği görüldü. Bush döneminden alınan dersler sonucu ortaya, Geriden İdare yaklaşımı çıkmıştır. Obama döneminin mirası olan bu doktrin, önce Libya’da ardından Suriye’de denendi. Temelde, fazla sayıda asker kullanmaktan kaçınan ve operasyonlardaki maliyet paylaşımında müttefik- lerinin payının artması yoluyla yükünü hafifletmeyi hedefleyen ABD, buna ek ola- rak, vekil güçler ile Orta Doğu haritasını yeniden şekillendirmeye çalıştı. Ancak, bu yöntemin de verimli olmadığı ve her iki ülkede de durumun eskisinden daha kötüye gittiği görülmüştür.

Soğuk Savaş döneminde ABD gündeminin ana çerçevesini; ABD hegemonyası- nın kurgulanması ve Soğuk Savaş’ın idaresi, SSCB’nin çevrelenmesi, Vietnam Savaşı ve iç politika konuları (uzay programları başta olmak üzere teknolojik ve ekonomik gelişmeler, bütçe açıkları, yeni toplumsal ve kültürel programlar) teşkil etmiştir. Soğuk Savaş sonrası dönem internet ve haberleşme teknolojisindeki yenilikler ile küreselleşme  kapsamında  ABD’ye  önemli  avantajlar  sağladı.  1990’lardaki  Körfez Savaşı ve Bosna müdahalesi gibi bölgesel sorunlarda ABD’nin barışı koruma rolü tek hegemon güç olma konumuna katkıda bulunmuştur. 11 Eylül saldırıları ise ABD anavatanına yönelik yeni tehdit algılaması ile ABD dış politikasında terör ile mücadele kapsamında önemli revizyonlara neden olmuştur. Bunların başında, Homeland Security ve ABD Kuzey Komutanlığı (US Northern Command) gibi yapıların kurulması gelmektedir. Bu örnekler, ABD’nin küresel siyasetinin ağırlık noktasının hâlen güvenlikte olduğunu göstermektedir. Bu noktada ikinci önemli husus da kay- nakların tahsisine ilişkindir. ABD’nin dış ilişkiler kapsamındaki bütçesinin büyük kısmı, askerî ve istihbarat alanlarına ayrılmaktadır. Bu alanlara II. Dünya Savaşı’ndan 2000’lere kadar 20 trilyon dolar kaynak tahsis edildiği iddia edilmektedir. Diplomasi ve diğer askerî olmayan harcamalar bu miktarın yanında önemsiz kalmaktadır. Üçüncü olarak, ABD’nin uluslararası hukuku kendi politika hedeflerine göre yorumlaması hem kendi hukukunu hem de diğer ulusların hukukunu genellikle göz ardı etmesidir. Bu durum, özellikle istihbarat toplama ve örtülü operasyonlarda daha fazla belirginleşmektedir. Dördüncü olarak Soğuk Savaş ve sonrasında sıklıkla ortaya çıkan krizlerin askerî gücün merkezi öneminin devam ettiğini ortaya koyma- sıdır. ABD’de güvenlikle ilgili liberal yaklaşımlar genellikle söylem ve teori düzeyin- de kalmış, gerçek stratejiye dönüşme imkânı bulamamıştır. Soğuk Savaş’ın son on yılında Sovyetlerin Afganistan’ı işgali, 1990’ların başında Irak’ın Kuveyt’i işgali, on yıl sonra El Kaide’nin İkiz Kulelere ve Pentagon’a saldırıları, ABD’de askerî gücün öncelikli ve ayrıcalıklı konumunu devam ettirtmiştir. Bir anlamda, krizler, ABD’nin içinde bulunduğu küresel stratejik ortamın gerçek özelliklerini ortaya çıkarmak- tadır. ABD’nin Soğuk Savaş dönemi “Büyük  Stratejisi”  kapsamında 1946’dan iti- baren SSCB’ne karşı politikalar sertleşmeye başlamıştır. 1947 başlarında Truman Doktrini ile komünizme karşı Türkiye ve Yunanistan’ın desteklenmesi hedeflenmiş; müteakiben Marshall Planı ile Avrupa ekonomilerinin canlandırılması için büyük çaplı mali destek başlatılmıştır. Marshall Planı’nın uygulanmasını yürütmek üzere kurulan Ekonomik İş Birliği İdaresi, ABD’nin ikinci Dışişleri Bakanlığı olarak adlandırılmıştır. Marshall Planı, ABD’nin Avrupa Birliği’nin ortaya çıkışını teşvik ve şe- killendirme çabalarının da başlangıcıdır. Bu düzlemde, ABD’nin bugünkü güvenlik yaklaşımını anlayabilmek ve bir sonraki hamleyi kısmen de olsa öngörebilmek için Soğuk Savaş boyunca izlenen güvenlik yaklaşımını kavramak oldukça önemlidir.

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ GÜVENLİK STRATEJİLERİ SÜPER GÜÇ ABD

“Demokrasinin büyük silah deposu olmalıyız.”

Başkan Franklin D.Roosevelt – 1941

ABD ve SSCB arasında, II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında beliren anlaş- mazlıkların boyutları büyürken, tarafların nükleer silahlara sahip olması, karşılıklı tehdit algılamalarının niteliğini de değiştirmiştir. Realist paradigmanın belirleyici unsur haline geldiği bu dönemde zaman zaman şiddetlenen ve kimi dönemlerde görece yumuşayan süper güç rekabetinin hâkim olduğu uluslararası politika sahnesi oldukça gergin bir süreçten geçmiştir. Bununla birlikte, nükleer silahların kullanı- labileceği bir savaşın dünya çapında yaratabileceği muhtemel yıkıcı etkiler, ABD ve SSCB’nin bir yandan nükleer alanda silahlanırken, diğer yandan da konvansiyonel silahlarını geliştirmelerine yol açmıştır. Nükleer silahlara sahip olmak, “caydırıcı- lık” unsurunun bir parçası haline gelmekle birlikte, bu durum, ABD, SSCB ve Çin gibi devletleri sınırlarının ötesinde askeri müdahalelerde bulunmaktan alıkoyma- mıştır. Bu noktada nükleer caydırıcılığın inandırıcılığı ve etkisi de kaçınılmaz olarak sorgulanır hale gelmiştir. Bu dönemde karşımıza çıkan, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Amerikan ulusal güvenlik mekanizmasının yeniden yapılandırılması ve Soğuk Savaş yılları boyunca, bu yeni mekanizmanın evrimini devam ettirmesidir. Faklı bakanlıklar biçiminde bulunan kara kuvvetleri, donanma ve hava kuvvetleri,
 
DÜNDEN BUGÜNE ABD’NİN GÜVENLİK STRATEJİLERİ

1947’de Kongre tarafından kabul edilen Ulusal Güvenlik Yasası çerçevesinde kurulan ve sivil bir bakan tarafından yönetilen Savunma Bakanlığı’na bağlandılar. Takip eden 20 yıl içinde savunma bakanı, dış politikanın ve ulusal güvenlik stratejisinin belir- lenmesinde başkan ve dışişleri bakanının yanında çok önemli bir kimlik kazanmıştır. Ulusal Güvenlik Yasası’yla getirilen bir diğer yenilik ise başkanın dış politika ve ulu- sal güvenlik konularında karar almasına bir danışma organı olarak katkı sağlayacak Ulusal Güvenlik Konseyi’nin (UGK) kurulmasıydı. Soğuk Savaş yılları boyunca üye sayısı ve işlevlerinde farklılaşmalar olmakla birlikte genellikle başkan, başkan ‘yar- dımcısı, dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanı ve CIA direktörü UGK üyelerini oluşturmuştur. Söz konusu üyelerin yanı sıra, UGK, başkanın ulusal güvenlik danışmanının liderliğinde 60 kadar uzmana sahiptir. Soğuk Savaş sırasında bazen, başkanın ulusal güvenlik danışmanlığını yapan kişiler, dışişleri ve savunma bakanlarından daha etkin olabilmiştir. Bunlar arasında Kennedy’nin danışmanı Mc- George Bundy, Johnson’un danışmam Walt Rostow ve dışişleri bakanı olmadan önce Nixon’un danışmanlığı yapan Henry Kissinger sayılabilir. 1947  yasasıyla getirilen son önemli değişiklik, ordunun çeşitli birimleri arasında bir eşgüdüm işlevi görecek Genelkurmay Başkanlığı’nın kurulmasıydı. ABD, yukarıda işaret edilen yeni yapılan- mayla girdiği Soğuk Savaş yıllarında, 45 kez ulusal sınırlarının dışına asker göndere- rek, dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak çatışmaya girdi veya BM barışı koruma güçle- ri içinde yer aldı. Bunlar arasında, 1950-1953 Kore Savaşı, 1964-1973 Vietnam Savaşı gibi uzun süreli savaşların yanı sıra, 1958 Lübnan, 1959-1960 Karayipler, 1965 Do- minik Cumhuriyeti, 1970 Kamboçya, 1980 İran, 1981, 1986 ve 1989 Libya, 1982 Lüb- nan,1983 Grenada, 1988-1989 Panama ve 1990 Panama askeri operasyonları vardır.


 Görüldüğü  gibi,  Soğuk  Savaş  yıllarında  ABD,  Washington’ın  Veda  Konuşması ve Monroe Doktrini’nin izolasyonist çerçevesinden giderek kurtulmuş, sadece Amerika kıtasında ve Asya-Pasifik bölgesinde değil, dünya ölçeğinde etki alanını genişletmeyi ve çıkarlarını sağlamayı hedefleyen yaklaşımları benimsemiştir. İki blok halinde bölünmüş bir dünyada etki alanı arayışı ve bu etki alanlarının güvenliğinin sağlanması çabaları, bu dönemde, süper güç politikalarının temel önceliği haline gelmiştir. ABD, söz konusu bu önceliğin gerektirdiğine inandığı ölçüde, dünyanın farklı bölgelerinde, çeşitli gerekçelerle silahlı kuvvetlerini kullanmaktan çekinmemiştir. Bu politikanın uzantısı güçlü bir askeri yapılanmanın sağlanması, bunun doğal sonucu ise genel bütçe içinden savunmaya ayrılan payın yükselmesidir. Nitekim Kore Savaşı’nın hemen öncesinde 50 milyar dolar (1982 sabit dolar kuruyla) düzeyinde bulunan ABD’nin yıllık savunma harcamaları, 1970’lerin sonunda bu miktarın iki katına ulaşmış, 1980’lerin ortalarında ise yıllık 300 milyar dolar gibi olağanüstü bir seviyeye oturmuştur.

Truman Doktrini ve Komünizme Karşı Cephe Savaşı

ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası özellikle SSCB’nin genişleme hedefine yönelik geliştirdiği Truman doktrini Türkiye ve Yunanistan’ın desteklenmesini de içermiş- tir. Ancak, anılan doktrinin asıl çerçevesi, tüm dünyada komünizme karşı tüm ül- kelerin desteklenmesidir. Truman Doktrini doğrultusunda oluşturulan Marshall fonunu ABD’nin 80. Senatosu’nun onaylamasıyla dünyanın yeni bir uluslararası denge sistemine girdiğini söylemek mümkündür. İki kutuplu dünya düzeninde bir tarafta ABD ve müttefikleri diğer tarafta da SSCB ve müttefikleri yer almaktadır. Avrupa’nın  ekonomik  dönüşüm  ve  gelişimini  Marshall  Planı  ile  sağlayabilen  ABD’nin Asya’da benzeri bir uygulama yapabildiğini söylemek güçtür. Bu desteği almak ve “hür dünyanın” parçası olabilmek için diktatörlerin ve totaliter rejimlerin muhaliflerini komünist olmakla itham etmeleri yeterli kabul edilmiştir. Kongrenin Yunanistan ve Türkiye’ye 400 milyon dolar yardımı onaylamasıyla, ABD, tarihinde ilk defa, barış zamanında Amerika kıtası dışında bir bölgeye karşı askerî taahhüt altına girmiştir. Truman, ABD’nin liderliğinde yeniden şekillenen uluslararası ilişkilerde kendisine rakip olabilecek Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi ve izole edilmesini dış politikasının temel stratejisi olarak kabul etti. Ancak 1949 yılında Çin’de Mao ön- derliğinde komünist rejimin kurulması ve ABD’nin desteklediği milliyetçilerin ber- taraf edilmesi, Truman yönetiminin dış politikasına darbe vurmuştur.


Kore Savaşı, çevreleme planlarının etkin bir hamle ile somutlaştığı ve iki süpre gücü karşı karşıya getiren ilk gelişme olmuştur. SSCB’nin, Kore’nin kuzeyinden 38. paralelin güneyine inme stratejisini kendi yayılma planlarını engellemesinden do- layı hoş karşılamayan ABD harekete geçmiştir. Kore Savaşı’nda SSCB-Çin ittifakına karşı ABD liderliğindeki NATO ittifakı, komünist güçleri 38. paralelde durdurarak kısmi bir başarı kazanmıştır. Truman ise Kore Savaşı için sarf ettiği çabaya rağmen seçimleri kaybetmiştir ve yerine gelen Dwight Eisenhower Kore Savaşı’nı sonuç- landırmıştır. Kore Savaşı, ABD güvenlik söyleminde “komünizm” tehlikesinin ön plana çıkarılmasının önemli sebeplerinden biridir. Komünizm söylemiyle Amerikan güvenlik politikasında yeni bir yönelime girilmiştir. İçeride Cumhuriyetçilerin baskılarından, dışarıdaysa Çin’in kaybedilmesi ve Sovyetler Birliği’nin atom bom- basına sahip olmasıyla köşeye sıkışan Truman, danışmanlarından, değişen şartlar ışığında yeni dış politika stratejisi belirlemelerini istedi. Nisan 1950’de hazırlanan Millî Güvenlik Kurulu raporu, NSC-68 Başkan Truman’a teslim edilmiştir. Rapora göre, hemen ve büyük ölçekli askerî genişlemeye gidilmeli ve ABD tek taraflı olarak komünist olmayan bütün ülkelerin savunmasını üstlenmeliydi. Bu hâliyle NSC-68, Truman Doktrini’nin bütün dünyayı kapsaması anlamına geliyordu. Rapor, hâliha- zırda 13 milyar dolar olan askerî harcamaların yaklaşık dört kat artırılarak 50 mil- yar dolara çıkarılmasını öngörmekteydi. NSC-68’e göre, Sovyetler Birliği dört yıl içinde ABD’yi ortadan kaldırabilecek büyüklükte nükleer silahlara sahip olacaktı. Sovyet nükleer silahlarının üstesinden gelmenin tek yolu kararlı ve muazzam askerî yapılanmayla dünya çapında Sovyet bloğuna karşı koymaktı. NSC-68, Kore Sava- şı’nın da etkisiyle ABD güvenlik politikalarını, SSCB’yi “çevreleme” siyaseti gütme yönünde değiştirmiştir. NSC-68’de ABD’nin genel amacının “mükemmel  bir  birliğin sağlanması, adaletin tesis edilmesi, [ülkede] huzurun sağlanması, ortak savunmanın sağlanması, refah seviyesinin yükseltilmesi, [ABD’nin] kutsanmış özgürlüğünün kendileri ve gelecek nesilleri için sağlanması” olduğu ifade edil- mektedir.

Bu bağlamda, ABD’li siyasetçilerin, Soğuk Savaş döneminde bir ülkenin komünist idare altına düşmesinin komşu ülkelere de komünizmin yayılmasına sebebiyet vere- bileceği varsayımına dayanan “domino teorisi” oldukça önemli yer tutar. Çin’de 1949 yılında komünist idarenin kurulması, 1950’de Kore Savaşı’nın çıkması ve 1954 yılında Vietnam komünist ordusu Viet Minh’in Çinhindi’ye hâkim sömürgeci kuvvet Fran- sa’yı büyük bir yenilgiye uğratması neticesinde Vietnam’ın kuzeyinde bir komünist idarenin kurulması, ABD’de komünizmin bir ülkeden diğerine atlayarak tüm Asya’ya yayılacağı izlenimini uyandırmıştır. Dönemin ABD Başkanı Dwight Eisenhower’ın 7 Nisan 1954 tarihinde yaptığı basın açıklamasında bu endişeye ilk kez resmi ağızdan değinilmiş bu da Kore Savaşı’nda olduğu gibi ABD müdahalelerinin altyapısını oluş- turmuştur. Öte yandan, Sovyetler Birliği ve komünist dünyaya komşu ülkelere yönelik çeşitli askeri, siyasi ve ekonomik önlemleri içeren Çevreleme politikası da bu şekilde ABD dış politikasında önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Öte yandan, Vietnam Sava- şı’nda ABD’nin başarısızlığa uğraması sonucunda önce Güney Vietnam, sonra da Laos ve Kamboçya komünist idarelerin eline geçtiyse de beklenen domino etkisi ortaya çıkmamış ve komünizmin Asya’da yayıldığı ülkeler bunlarla kısıtlı kalmıştır.

NSC-68’in temellerinin, George Frost Kennan Moskova’da görevliyken gönderdiği  telgrafla  atıldığı  söylenebilir.11  Kennan’ın  Washington’a  gönderdiği  telgrafta, SSCB’nin bakış açısını yansıttığı maddeler arasında Stalin’e ithafen yaptığı değer- lendirme dikkat çekicidir. Kennan, Stalin’in 1927 yılında Amerikalı işçilerden oluşan bir delegasyona yaptığı konuşmaya dayanarak iki kutuplu dünya söyleminin dayanak  noktasını  ifade  etmektedir.  Kennan’a  göre,  Stalin,  geleceğin  uluslararası devriminde bir sosyalist ve bir kapitalist merkezin olacağını, asıl savaşın bu iki merkez arasında ekonomiyi yönetme amacıyla yaşanacağını belirtmektedir. Amerikan dış politikasında ve istihbarat politikasında önemli etkisi olan Kennan’ın iki kutup- luluğa  ilişkin  yaklaşımı,  ABD’de  komünizm  tehlikesi  söylemi  üzerinden  güvenlik algılarının yaratılması ve yönlendirilmesinde de etkili olmuştur.


1945-1952 yılları arasında ABD başkanlığı görevini yürüten Truman, Amerikan dış politikasını temellerinden sarsacak şekilde değiştirmiştir. Truman 1952 yılında görevi bırakırken ABD komünizmle mücadeleyi her kıtada yürüten ve Sovyetler

Birliği’ni çevreleme stratejisinin sonucu olarak dünyanın dört yanında askerî mev- cudiyeti olan küresel aktör konumuna yükselmiştir. 1952 yılında savunma harcamaları dört kat artarak 50 milyar dolara, ordudaki asker sayısı bir buçuk kat artarak 3,5 milyona yükselmiş, yeni kurulan NATO’ya Yunanistan ve Türkiye’nin üye olmasıyla ABD, Doğu Akdeniz’de İngiltere’nin yerini almıştır. Dahası Fas, Libya ve Suudi Arabistan’da Amerikan askerî üsleri açılmış, Vietnam’da Fransız sömürgeciliğine destek çıkılarak Japonya ile Almanya’nın Sovyet tehdidine karşı silahlandırılması başlatılmıştır. Ancak, hepsinden önemlisi, ABD’nin küresel hâkimiyeti temel alan dış politikası sonucunda artan askerî harcamalarda çıkarları olan ve sistemin genişleyerek devam etmesini destekleyen askerî-endüstriyel yapının ortaya çıkmasıdır.

Eisenhower Doktrini: Ortadoğu Ülkelerini Komünizme Karşı Korumak

1957 yılında ABD başkanı Eisenhower tarafından hazırlanan ve kendi adıyla anılan doktrinin de ABD’nin dış politikasında özellikle Soğuk savaş döneminde en etkili doktrinlerden biri olduğu ileri sürülmektedir. Eisenhower Doktrini’nin temeli, ABD’nin, Sovyetlerin Süveyş Krizi’nden (1956) sonra Orta Doğu’da kazandığı itibara karşı, İngiltere’nin etkili olamamasının sonucu, bölgede bir karşı grup örgütleme çabası ve bölgedeki olayları uluslararası komünizmin bir parçası olarak kabul etmesidir. Bunun üzerine, uluslararası komünizmin açık saldırısına karşı Ortadoğu ülkelerini korumak için silahlı yardımda bulunmayı kararlaştırmıştır. Doktrininde Eisenhower, bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içine giren Orta Doğu ül- kelerine ekonomik yardım yapılmasını, bunlardan isteyenlere askeri yardımda bulunulmasını ve yine istemeleri halinde komünizm tehlikesine karşı ABD Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasını öngörmekteydi. Ayrıca Eisenhower, Kongre’den üç yıl süre ile her yıl 200 milyon Dolar harcama yetkisi de istemişti. ABD Kongresince 9 Mart 1957’de kabul edilen doktrine yönelik olarak Türkiye, İran, Irak ve Pakistan destekle- diklerini ilan etmiş, Mısır liderliğindeki diğer Arap ülkeleri ise protesto etmişlerdir.

Bu anlamda, Eisenhower Doktrini, ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik politikalarının geleceğine damga vuracak olan petrol odaklı politika yaklaşımının temeli olarak de- ğerlendirilebilir. Bunun yanında, Orta Doğu’daki ABD çıkarlarının hayati niteliğini ortaya koyan ve  SSCB ile ABD arasındaki etki alanı mücadelesini farklı bir boyu- ta taşıyan bu doktrinin yanında dönemin güvenlik politikalarını şekillendiren diğer belirleyici unsurlar da NATO’nun güvenlik stratejileri olmuştur. Bunların ilki olan “Topyekûn Karşılık Stratejisi”, Kuzey Atlantik bölgesinde ortaya çıkan bir komü- nist tehlike karşısında ABD’nin stratejik hava komutanlığı kanalıyla SSCB ve Çin’in önemli nüfus ve endüstri merkezlerine karşılıkta bulunacağını öngörmektedir. Karşı tarafla girişilecek herhangi bir çatışmada karşı tarafın kullandığı silah türüne bakıl- maksızın nükleer silah kullanılmasını içerir. Nükleer silahlar şehir liman ve sanayi merkezlerini hedef alırken taktik silahlarla da karşı tarafın ordularının bertaraf edil- mesinde kullanılacaktır. SSCB’nin kıtalararası balistik füze ve nükleer silah yapımına ilişkin kapasitesinin gelişmesi ve ABD’nin bu anlamdaki caydırıcı gücünün göreceli olarak azalmasının ardından ise ortaya “Esnek Mukabele Stratejisi” atılmıştır. Bu yaklaşım, nükleer silahlara başvurma ihtimalinin azaltılması konvansiyonel silah sis- temlerinin yaygınlaştırılması, geliştirilmesi ilkesine dayanmıştır.

Savunmanın öncelikle konvansiyonel silahlarla yapılması düşmanın bu tür silah- larla durdurulmaya çalışılması ve bu yeterli olmadığında nükleer silahların kullanıl- ması ve nükleer silahlara başvurmanın sorumluluğunun karşı tarafa yükletilmesini öngörmektedir. Üçüncü olarak ortaya atılan “Esnek Mukabele ve İleri Savunma Stratejisi”, 1991 yılına kadar devam etmiş ve bu dönemde silahsızlanma ile ilgi- li önemli adımlar atılmıştır. Avrupa’da güvenliği korumak adına, özellikle NATO bünyesinde ABD’nin Avrupa’ya yeni silahların yerleştirilmesi ve üslerin kurulması karşısında SSCB de bu politikaya karşılık benzer politika izlemiş ve Doğu Avrupa’da yer alan sosyalist cumhuriyetlerde kendi üslerini kurmuştur. Bu ise Avrupa’yı her an çatışmaya hazır bir duruma getirmiştir. Bu dönemde İran devrimi sonrasında İran-Irak Savaşı, 1970’li yıllarda Orta Doğu da yaşanan petrol krizleri sonucu petrol fiyatlarının yükselmesi, enerji ihtiyacını bu ülkelerden sağlayan Avrupa ülkelerinin ilgili ülkeleri de NATO güvenlik alanı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini or- taya koymuştur. Sosyalist bloğun çökmesi ve Avrupa’da yeni ülkelerin de yer alma- sıyla NATO esnek karşılık stratejisi çerçevesinde ileri savunma doktrini sonucu ileri savunma stratejisinin de uygulanmasını gündeme getirmiştir. Bu doktrin çatışmayı yerleşim merkezlerinden mümkün olduğunca ileride ve uzakta tutmayı öngörmüş- tür; fakat kanat ülkeleri olan Türkiye ve Norveç’e düşen yük yine artırmıştır.

Bütün bunların yanında Richard Nixon, Jimmy Carter ve Ronald Reagan gibi başkanlar döneminde farklı noktalara odaklanarak şekillenen doktrinler ABD dış politikasının ve güvenlik stratejilerinin belirlenmesinde önemli rol oynamış olsa  da Soğuk Savaş’ın temel mantığı, radikal bir dönüşümün ortaya çıkmasına engel olmuştur.

Nixon’ın Asya’ya yönelerek Çin ile yakınlaşmayı teşvik etmesi; Jimmy Carter’ın insan haklarını önceleyen yaklaşımıyla birlikte ABD’nin yaşamsal çıkarlarını korumak için asker kullanabileceğinin Vietnam’dan sonra ilk kez Basra Körfezi ile ilişkili olarak dile getiren başkan olması ve Ronald Reagan’ın, Afganistan, Angola, Kam- boçya ve Nikaragua’da uygulanan, anti-komünist devrim ve ayaklanmalara destek politikaları farklı konu ve bölgeleri odağa almakla birlikte komünizme karşı savaş eksenini hep merkezde tutmuştur. Keskin bir dönüş için ideolojik mücadelenin son- lanması gerekmiştir.

Soğuk Savaş Sonrası Dönem: ABD Tek Hegemonik Güç

Soğuk Savaş’ın ardından gelen ve Körfez Savaşı’yla başlayan çalkantılı ve belir- sizliklerle dolu Geroge H. W. Bush döneminin ardından Başkan Clinton Yönetimi döneminde ABD’nin ulusal güvenlik stratejisi, ülkenin güvenliğinin artırılmasını, refahın, dünyada demokrasinin ve insan haklarının geliştirilmesini hedef olarak benimsemiştir. Hukuk dışı devletler, etnik çatışmalar, kitle imha silahları terör uyuşturucu kaçakçılığı ve hızlı nüfus artışı ile çevre kirlenmesi, Clinton döneminde ulusal güvenliklerini tehdit eden unsurlar olarak tespit edilmiştir. Bu dönemin güvenlik stratejisi, ABD’nin küresel liderliğine dayandırılan “Angajman Stratejisi” (Strate- gy of Engagement) olarak geliştirilmiştir. Denizaşırı askeri gücün idamesi, krizlere hızla müdahale, uzayda liderliğin sürdürülmesi ve nükleer silahlanmayı engelleme, Clinton döneminde askeri stratejik konsepti oluşturuyordu. Ayrıca, bu stratejinin, “Demokratik genişleme” (democratic enlargement)12 olarak adlandırılan ayağı çerçevesinde ABD, Sovyet baskısından kurtulan Doğu Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada özgürlük ve demokrasinin yayılmasını hedeflemiştir.


Bu dönemin ardından, ABD’nin güvenlik stratejileri açısından önemli bir kırıl- ma haline dönüşecek olan ve 11 Eylül 2001 tarihindeki terörist saldırıların yarattığı etkinin damgasının vurduğu George W. Bush dönemi başlamıştır. Bu saldırıların üzerinden bir yıl geçtikten sonra, 17 Eylül 2002 tarihi gerek ABD adına gerek ulus- lararası hukukun sürdürülmesi adına bir değişimin yaşanacağı tarih olarak belir- miştir.  Bu  tarihte,  Amerikan  Başkanı  George  Walker  Bush,  ABD’nin  yeni  Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni açıklamıştır. Yeni stratejide egemen olan iki başlık şu şekilde öne çıkmaktadır:
•    ABD eşi olmayan bir güce, ekonomik ve politik bir nüfuza sahiptir. Küresel güç
dengelerini sağlamak bu gücün sorumluluğudur.
•    Küresel terörde kitle imha silahlarının yayılması, ABD’nin ve müttefiklerinin güvenliğini tehdit etmektedir. Bunun için önlem alınması da ABD’nin sorumlulu- ğundadır.

ABD Başkanları ve Değişim
Kaynak: http://online.wsj.com/public/resources/documents/info-enlargePic07.html?project=imageShell07&bigI- mage=P1-AM700_ecocha_20080825190020_v1.gif&h=440&w=1199&title=WSJ.COM&thePubDate=20080826

ABD terörle mücadelede uluslararası desteği sağlamayı amaç edinmiş, ancak Amerikan halkının çıkarlarını savunmak ve müttefiklerine zarar gelmesini önlemek noktasında gerektiğinde tek başına hareket etmek için tereddüt etmeyeceğini de  birçok  defa  vurgulamaktan  geri  kalmamıştır.  ABD’ye  göre  meşru  müdafaanın kapsamı dâhilinde olan önleyici darbeyle (preemptive strike) ve gerektiğinde tek taraflı bir tutum izleyerek, potansiyel tehditler yok edilebilecektir. ABD bu doktrinde aslında baş düşmanının devletler veya legal uluslararası aktörler değil; diktatörlükler ve terör olduğunu açıklamaktadır. Irak müdahalesini yakından ilgilendiren konu, kitle imha silahlarıyla mücadelede önleyici müdahalenin yapılabileceğinin yeni stratejide yer alıyor olmasıdır. Yeni stratejide, haydut devletlerin (rogue states) ve teröristlerin kitle imha silahlarıyla muhtemel saldırılarına karşı, bu devletlerin  gerekli teknoloji ve becerileri elde etmelerini önlemeye yönelik tedbirlerin alına- cağı ve kitle imha silahlarıyla mücadelede, potansiyel tehditlerin önleyici darbeyle yok edilebileceği belirtilmiştir. ABD’nin kendini küresel dengelerin sağlanmasından sorumlu tutması, potansiyel tehditlerin önleyici darbelerle yok edilmelerinin öngörülmesi ve bölgesel krizlere-davet olmasa bile- müdahale kararlılığı, Başkan Bush’un yeni stratejisinin önemli özelliklerini teşkil etmektedir. Bugün için, Avrupa Birliği’nin hedefi dâhilinde olan, dengeleyici ikinci gücün mevcut olmaması, insanlığı nükleer silahların gölgesinde yaşanan iki kutuplu barış ortamına özlem duyma noktasına sürüklemektedir ve Avrupalı devletler de bu bilinçle askeri gelişim stra- tejilerine ağırlık verme çabası içerisindedirler.

Terörle Mücadelede Irak ve Afganistan’ın İşgali
Kaynak: https://cooljargon.com/ebooks/us_history/m50209/index.cnxml.html

Amerika, yeni “Ulusal Güvenlik Stratejisi”ni açıklamasından ve Afganistan operasyonundan sonra, Irak’a olası bir müdahale adına, etrafına müttefik topla- ma çabası içerisine girmiştir. Klasik bir şekilde ilk etapta İngiltere’yi yanında bulan ABD, Avrupa Birliği içerisinden İspanya’nın da desteğini alarak uluslararası platforma ve özellikle BM’ye yalnız olmadığını göstermeyi amaçlamıştır. Bush dönemin- de, ABD’nin güvenliği, dünyanın en uç noktasındaki tehdidin ortadan kaldırılması yoluyla ülke güvenliğinin sağlanması anlayışına dayanıyordu. Bu stratejiye göre, dıştan içe halka halka kurulacak yapılarla ABD’nin güvenliği sağlanacak ve tehdit kaynağında yani ortaya çıktığı yerde yok edilecekti! Öte yandan, uzadıkça daha fazla karmaşıklaşan Afganistan müdahalesi ve zamanla “gerekli” savaş değil bir “tercih” savaşı olduğu açığa çıkan Irak Savaşı’nın yarattığı etki, kendisini, sadece kamuoyu nezdinde değil, Başkan Obama’nın stratejisi üzerinde hissettirmiştir.

Söz konusu bu iki savaşın yanı sıra, 2008 yılındaki küresel krizin yarattığı iç ve dış sorunlarla da yüzleşmek durumda kalan Obama’nın stratejisini değerlendirirken, bu gerçekler gözden kaçmamalıdır. Daha sonra, 2011 yılındaki Libya müdahalesi- ne ilişkin olarak dile getirilen “geriden yönetme” (leading from behind) söylemini benimseyen Obama, “Mesele  ABD’nin dünya  sorunları  karşısında  hareketsiz kalıp kalmayacağı değil, bu müdahalenin nasıl  yapılacağıdır”  diyerek  bu  konu- daki tutumunu ortaya koymuştur. Sergilediği pragmatik yaklaşıma paralel olarak “kolektif  eylem”  vurgusunu yükselten Obama, göreve geldiğinde yaptığı Kahire  ve İstanbul ziyaretlerinde de “Amerika’nın artık dünya jandarması olmayacağı” sözünü vermiştir. Obama ulusal güvenliğe karşı en önemli tehditleri şiddete dönük aşırılıkçılık, Rus saldırganlığı, siber saldırılar ve iklim değişikliği olarak sıralıyor. Ülkenin karşı karşıya olduğu riskler şu şekilde sıralanmıştır:
•    ABD’nin altyapısı ve topraklarında yıkıma neden olabilecek saldırılar
•    Yurtdışındaki Amerikan ve müttefik ülke vatandaşlarına karşı saldırı tehditleri
•    Küresel ekonomik kriz ve geniş çaplı ekonomik yavaşlama
•    Kitlesel imha silahlarının sayısının artması ya da kullanılması
•    Bulaşıcı hastalıklar
•    İklim değişikliği
•    Enerji piyasalarında büyük sorunlar
•    Devletlerin çökmesi ya da zayıflaması sonucu ortaya çıkacak toplu katliamlar, bölgesel çatışmalar

Strateji planında, siber güvenliğin artırılması, iklim değişikliğiyle mücadele, şid- det yanlısı aşırılıklara karşı konulması gibi konuların tüm dünyada desteklenmesi gerektiğini dile getiren Obama, ABD’nin terörizm, iklim değişikliği ve siber tehdit- ler dâhil olmak üzere küresel zorluklarla mücadelede “vazgeçilmez” bir lider olduğunu, ancak kaynaklarının ve nüfuzunun sınırsız olmadığını kaydetmiştir. Obama Doktrini, çok taraflılık üzerinde oldukça durarak artan şekilde uluslararası örgüt- lere dayanmış, pragmatik uluslararasıcı olarak tanımlanmıştır. Amerikan değerleri konusunda fazla tevazu gösterdiği düşünülen Obama, Amerikan istisnacılığı kon- septi yerine nötr-değerli bir yaklaşım sergilemekle suçlanmaktan kurtulamamıştır. Pek çok Amerikalıya göre son 20 yılın Amerikan istisnacılığı macerası en büyük Amerikan kâbusuna dönüşmektedir.

Yapılan yorumlara göre Amerikan istisnacılığından geriye kalanlar şunlardır;
•    Demokrasisi; paranın satın alabileceği en iyi demokrasidir,
•    Sağlık sistemi öyle zayıftır ki sistemsizlik nedeni ile her yıl 100 bin Amerikalı
ölmektedir, Güney Afrika bile daha iyi durumdadır,
•    Amerikan istisnacılığının temeli olan orta sınıf yok olma tehlikesi ile karşı kar- şıyadır,
•    Üretim ülkesi olmak orta sınıfın çapası idi ama şimdi dağıldı, fabrikalar sökül- dü ve Çin ve Tayland’a taşındı,
•    Amerikan liderlerinin Vietnam, Irak ve Filipinler’de işlediği suçlar Cengiz Han’ı bile merhamet ve kibarlık meleği yapabilir; ABD dış politikası egemen devlet- leri içeriden yıkarken acımasız diktatörleri desteklemenin uzun tarihidir,
•    Sözde özgür basın içinde uluslararası bankerler, çokuluslu şirketler ve Siyonist lobi köşe başlarını tutmuş ve tekelleştirmiştir. Medyası, Amerikalılara bir faydası olmayan çöp içinde çöptür, cahil Amerikalı sınıfı yetiştirmektedir,
•    Büyük ölçüde askeri endüstriyel yapının arkasında olduğu bilimsel başarılar artık dışarıda Çin tarafından çokuluslu şirketlerin aç gözlülüğünün bir parçası ola- rak desteklenmektedir.
•    Demokrasi geliştirme Bush dönemi dış politikasının temel taşı idi ama şimdi demokrasi geliştirme “ahmaklık”, ülke inşası “kasıntılık”, dış müdahale ise “felakete davet” olarak görülmektedir.

ABD Başkanı, ‘Toprak bütünlüğü korunmuş, özgür ve barış dolu bir Avrupa’ya desteğini yinelerken, Türkiye’yle ilişkilere de vurguyu eksik etmemiştir. “Güçlü bir Avrupa küresel güvenlik sorunlarını aşma, refahı teşvik etme ve uluslararası normları belirlemede bizim vazgeçilmez ortağımızdır. Balkanlar ve Doğu Avrupa’daki ülkelerin Avrupa ve Avrupa-Atlantik entegrasyonu arzularını kararlılıkla destekleyeceğiz, Türkiye ile olan ilişkilerimizi dönüştürmeye devam edeceğiz ve Kafkasya’daki bölgesel ihtilafların çözümünü  teşvik  eder- ken, bölgedeki ülkelerle bağlarımızı geliştireceğiz” diyen Obama, başkanlığı boyunca yaşadığı Arap Baharı gibi derin buhranlar sebebiyle bahsedilen stratejisini işletmekte tam olarak muvaffak olamamış olsa da Bush sonrası dönemde önemli bir dönüşüm yarattığı yadsınamaz bir gerçektir.

Trump Dönemi: Güçlü - Yalnız Amerika Paradoksu

Bu noktada tekrar hatırlatılmalıdır ki güvenlik stratejisi başlığı altında yayınlanan dokümanlar, bir liderin, güvenliğe ilişkin bir dış politika kararı alırken arasında seçim yapacağı seçenekleri barındıran bir çerçeveden fazlası değildir. Uluslararası ilişkilerin belirsizliğin hâkim olduğu doğasının bir sonucu olarak ortaya çıkabilecek beklenmedik bir durum, bir dış politika krizi anında ilgili devletin politikasının ne yönde olacağı bu belgede yer alamayacağı gibi, bir karar alıcının güvenlik stratejisi- ni değerlendirirken de temel veriler, strateji belgesinde yazanlardan ziyade iktidarı süresince ortaya koyduğu eylemler, aldığı somut kararlardan edinilir. Ancak bu, ulusal güvenlik stratejisi belgesinde yer alanların sadece içi boş kelimeler olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Aksine, gelecekteki dış politika eylemlerinin içerisinde şekilleneceği bir çerçeve olarak bu belge, ileriye dönük önemli sinyalleri barındır- maktadır. Bu bağlamda, Başkan Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi de bir istisna teşkil etmez. 2016 yılının kasım ayındaki seçim zaferinin ardından göreve gelen Donald Trump, popülist söylemlere dayalı olarak yürüttüğü seçim kampan- yasında görülenlere benzer söylemlerle yaklaştığı uluslararası politika konusunda aktif bir tutum sergileyeceğinin işaretlerini en baştan sergilemiştir. Bu bağlamda, ilk kez bir Amerikan başkanının ulusal güvenlik stratejisi belgesini ilk görev yılı içeri- sinde yayınlaması da şaşırtıcı değildir. Aralık 2017’de yayınlanan strateji belgesi, kendisini hemen hissettiren realist diliyle dikkat çekerken, özellikle başkan Bush ve Obama dönemlerindeki stratejilerden önemli noktalarda ayrılmaktadır. Ayrıca, bahsedilen realist yaklaşım, eskilerde kaldığı düşünülen, Soğuk Savaş yıllarının bir ürünü olarak görülen geleneksel büyük güç rekabetinin uluslararası arenaya geri dönüşü olarak da değerlendirilmiştir. Belgede bazı alışılmış yaklaşımlar göze çarp- sa da önceki dönemlere göre oldukça farklı noktalar da mevcuttur. “Önce Amerika” söylemi ile Beyaz Saray’a çıkan Donald Trump döneminde yayınlanan ve giriş bölümünde, “güçlü bir Amerika,  sadece  Amerikan  halkının  değil,  dünya üzerinde ABD ile paylaşılmış çıkarlar, değerler ve  arzulara  ulaşmak  için  ortak  ol-  mak isteyenlerin de hayati çıkarlarınadır” ifadesi bulunan bu güncel strateji hem bugünü hem de yakın geleceği şekillendirmesi muhtemel dinamiklerin sinyallerini içermektedir.

Trump ve Erdoğan
Kaynak: http://www.hurriyetdailynews.com/president-erdogan-trump-hold-surprise-meeting-at-g-20-115270

Öncelikle vurgulanmalıdır ki Trump’ın bugüne kadar dış politika ve ulusal gü- venliğe ilişkin konularda sergilediği tutum çok büyük bir anomaliyi ya da geriye dönük olarak ele alındığında, ABD için çok da bilinmeyen bir yaklaşımı temsil et- memektedir. Esasen olan, coğrafi koşullar, içeride ve dışarıda eşsiz bir otonomi, misyonerce bir yaklaşım, “Açık Kader”e (Manifest Destiny) dair sarsılmaz bir inanç gibi öğelere dayanan ve 1941’deki Pearl Harbour saldırısının ardından güncelliğini yitiren “Amerikan İstisnacılığı” kavramının, geleneksel haliyle ABD politik yaşa- mına geri dönmesidir. Trump bu yaklaşımıyla Amerikan kimliğinin geleneksel öğe- lerini harekete geçirmekle kalmamış, aynı zamanda, toplumsal memnuniyetsizliği gidermeye yönelik tutumuyla da popülaritesini artırmıştır.


Bu  çerçevede,  Trump  Doktrini  olarak  da  nitelendirebileceğimiz  ABD’nin  son Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, ABD’nin rızaya dayalı hegemonya ve yumuşak güç anlayışının terk edilip sert güç ve güvenlik politikasına ağırlık verileceği bir stra- tejiyi işaret etmektedir. 1945 yılından itibaren kurduğu hegemonik düzenin, artık ABD’nin çıkarlarına değil, Çin gibi “beleşçi/bedavacı” (free-rider) ülkelere hizmet etmesi yönündeki esasen hatalı inancı Trump’ın küresel vizyonunu şekillendirmek- tedir ve bu görüş, yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin ABD’nin yaklaşık 70 yıldır savunduğu değerlere ve ülkenin küresel rolünün temelinde yatan gerçekliklere bir meydan okuma niteliğindedir.


En basit biçimde, “popülist izolasyonizm” olarak adlandırılabilecek söz konusu yaklaşımıyla Başkan Trump, ABD’nin Soğuk Savaş boyunca ve sonrasındaki büyük çabalarla sağladığı “hâkimiyetten liderliğe geçiş” sürecini de geri dönüle- mez bir zarara uğratmıştır. Bu durum en açık biçimde, doğrudan ABD çıkarına gibi algılamadığı Paris İklim Sözleşmesi’ni imzalamayı reddetmesi, İran ile akdedilmiş olan nükleer antlaşmadan çekilmesi, Trans Pasifik Antlaşması’ndan vazgeçmesi vb. eylemler gösterilebilir. Bu bağlamda, uluslararası sistemdeki hegemonya pozisyonunu terk edeceğinin manifestosu olan bu belge, ABD’nin küresel sistemde kendisini hegemonya konumundan büyük güç konumuna hazırlamasını öngörmektedir. Bu makalenin özü olarak altını çizmemiz gereken en önemli husus, çok kutuplu güçler dengesine göre değişen uluslararası sistemde ABD’nin askeri ve siyasal eltinin artık liderlik pozisyonundan büyük güçler arasında kendisini birinci konumda olacak şe- kilde tasarlayan bir yönelime girdiği anlaşılmaktadır.


Trump seçildiğinden bu yana, Rusya ile ilgili söylentiler yoğunlaştıkça, tutarsız, istikrarsız, ne yaptığını bilmez bir başkan izlenimi yarattıkça, güvenlik bürokrasisi etrafını kuşatmaya daha bir önem vermek zorunda kaldı. Böylece, Trump yöneti- mi, Ulusal Güvenlik Danışmanı Gen. H. R. McMaster, Savunma Bakanı Gen. James Mattis (“Kuduz Köpek”), Beyaz Saray bürokrasisini yöneten Gen. James Kelly gibi isimlerin elinde adeta generallerin partisine dönüşmüştür. McMaster yerine John Bolton’un göreve getirilmesi bu resmi bir miktar değiştirse de şahin tutumu ile bi- linen bu isim de genel manzarayı değiştirmemiştir. Bu generallerin elinde hazırlanan, UGS dünyayı, bir tarafta ABD, diğer tarafta, ABD’nin küresel düzenini ulusal çıkarlarını tehdit eden, dünyayı ABD’nin değerlerine, çıkarlarına karşı bir yönde şekillendirmek isteyen, Rusya ve Çin, bunlarla iş birliği içinde hareket eden İran, Kuzey Kore gibi haydut devletlerden oluşan bir karşıtlık içinde tanımlıyor. UGS’ye damgasını vurduğu söylenen McMaster, geçenlerde Londra’da yaptığı bir konuşmada Türkiye’yi de terörizmi destekleyen ülkeler arasına katmıştır.26 Bu bağlamda, NATO Müttefiki olmasına rağmen Suriye’de Fırat’ın doğusunda PKK-PYD terör gruplarına karşı askeri harekât hazırlığı içindeki Türk Ordusu’na skandal sözlerle hakaret etmesi rastgele değildir. Nitekim müteakiben özür dilese dahi ABD öncülü- ğündeki askeri koalisyonun sözcüsü Albay Sean Ryan. “Amerikan Özel Kuvvetleri (Yeşil Bereliler), terörist Türk Ordusu keskin nişancıları Rojava’daki sivilleri hedef alıp okula giden sivil bir kız çocuğunu vurduktan sonra bölgede devriye geziyor. Bu çocuklar, Yeşil Bereliler sayesinde güvende.” şeklinde her türlü izahtan vareste açıklaması, iki ülke arasındaki uçurumun giderek açıldığını göster- mektedir.


Savunma  Bakanı  James  Mattis  de  Washington’un  önceliğinin  artık “terörizm değil, Çin ve Rusya gibi güçlerle rekabet” olacağının altını çizmiştir. Mattis, ülke- sinin artık “terörizmden ziyade büyük güçlerle rekabete” odaklanacağını vurgu- layarak Çin ve Rusya’yı “revizyonist güçler” olarak nitelendirmiş ve iki ülkenin de dünyayı daha otoriter bir hükümet modeline ittiğini belirtmiştir.28 Trump doktrini, ABD’nin gelecekte kendini Çin ile çatışmaya hazırladığının işaretini vermektedir. Zira Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nin odağını Çin oluşturmaktadır. Daha önceki doktrinlerde Çin, stratejik bir rakip iken şimdi, meydan okuyucu kategorisine yük- seltilmiştir. Dolayısıyla Çin, hegemonik bir rakip değil ama jeopolitik tehdit olarak görülmeye başlanmıştır. Belge, Çin’e karşı ABD’nin ekonomik baskılama, jeopolitik mücadele ve Soğuk Savaş döneminde Sovyetlere uygulanan çevreleme stratejisinin tekrarlanacağının işaretini vermektedir.


Bu perspektiften yaklaşıldığında ABD’nin yeni stratejisi bir eskiye dönüş sinya- li içermektedir. Büyük güçler arasındaki rekabetin tekrar uluslararası politikanın merkezine yerleştirilmesi ve Amerikan hegemonyası vurgusunun gerilemesi, bu anlamda varılabilecek temel çıkarımlar olarak görülmektedir. Söz konusu belge-  de açıkça vurgulanan 4 temel hedef ise özellikle dikkat çekmektedir: (1) Ülkenin, vatandaşların ve Amerikan yaşam tarzının korunması, (2) Amerikan toplumunun refah düzeyinin artırılması, (3) Kuvvet kullanarak barışın muhafazası ve (4) Hiç olmadığı kadar rekabet içinde olan dünyada ABD etkisinin artırılması. Sadece bu prensiplere bakılarak dahi yapılabilecek ilk tespit, Amerika’nın güvenlik yaklaşımı- nın daha kendisine dönük, daha benmerkezci biçimde şekilleneceği olmaktadır. Bir içe kapanma değilse bile bu yaklaşım, Başkan’ın “önce Amerika” (America First) sloganının bir yansıması olarak tutarlı bir manzara sergilemektedir. Biraz daha de- taylı incelendiğinde ise belgede göze çarpan, hazırlandığı dönemde, yönetim içe- risindeki kısmi bölünmeyi de açıkça ortaya koymasıdır. En net haliyle ABD ulusal güvenlik stratejisi, Başkan Trump’ın izolasyonist ve korumacı eğilimleri ile şu an birçoğu görevde olmayan üst seviye danışmanlarının geleneksel uluslararasıcı (in- ternationalist) bakışlarının karışımından ortaya çıkmıştır.


Belgede, ABD, doğrudan tehdit olarak sadece Kuzey Kore ve İran’ı işaret etmek- tedir. ABD’nin, Çin ve Rusya için yaptığı şu değerlendirme de oldukça önemlidir. “Çin ve Rusya ABD’nin gücü, etkisi ve çıkarlarına meydan okumakta, ABD’nin güvenlik ve refahını törpülemek için çaba sarf etmektedirler.” Buradan ülkelerin doğal  gelişme  süreçlerini  bile  ABD’nin  tehdit  algılaması  içine  soktuğunu  anlıyoruz. Strateji  belgesi,  Trump’ın  seçim  vaadi  olan  “Önce  Amerika”  prensibinden hareketle dört temel unsura dayanmaktadır. Bu sebeple de Başkan Trump sözlerine “Amerika geri geliyor, Amerika güçlü şekilde geri geliyor” ifadeleriyle başlamıştır. Trump, konuşmasında, bu ilkeleri açıklamadan önce, geçmiş ABD yönetimlerini Amerikan halkının çıkarlarını tam olarak korumamakla suçlamıştır. “Yeni bir rekabet yüzyılında” bulunduğumuzu vurgulayan Trump, stratejisinin merkezine “Amerika’nın yeniden canlanması, güvenin yeniden güçlenmesi  ve  vatanseverlik, refah ve gururun yeniden doğması gibi hedefleri oturtarak popülist kimliğine ve kendisini Beyaz Saray’a  taşıyan  memnuniyetsiz  kitlelerin  beklentilerine uygun bir yol haritası takip edeceğini de ortaya koymuştur.’’

Diğer aktörlerle iş birliği hususunda ise belirleyici olan yine ulusal güvenlik kaygıları olacak gibi görünmektedir. Küresel rakipleri oyuna dâhil etmenin onlardan güvenlik partnerleri yaratabileceğine dayanan önceki varsayımları reddeden bu yaklaşım, uluslararasıcılığın, iş birliği odaklı vizyonun terk edilmesi anlamına gelmektedir. Söz konusu stratejinin Obama ve Bush dönemindekilerle karşılaştırılması ise büyük resmi tam anlamıyla ortaya koymaktadır. İlk olarak, Başkan Trump’ın güvenlik stratejisinde, Obama yönetimi tarafından “en yüksek stratejik risk” olarak değerlendirilen küresel ısınmadan hiç bahsedilmemektedir. ABD’nin Paris Antlaşması’ndan çekilerek somutlaştırdığı bu politika, Trump yönetimi ile ilgili bazı verileri bize sunmaktadır. Öncelikle, artık ABD, materyal çıkarlarına doğrudan ve yakın bir tehdit olarak görmediği konuları tamamen güvenlik politikası gündeminden kaldırmaktadır. Ayrıca, diğer birçok örnekle de ortaya koyulduğu üzere Washing- ton bundan böyle uluslararası sorunların çok taraflı bir yaklaşımla kolektif çözüme kavuşturulması çabalarının bir parçası olmaktan mümkün olduğunca kaçınmaya kararlıdır.  Bunun  yanında,  Trump’ın  verdiği  çelişkili  dış  politika  kararları  düşü- nüldüğünde bölgesel aktörlerle iş birliği kurma stratejisi de anlam kazanmaktadır. Zira ABD Başkanı, bir yandan Orta Doğu’daki ülkeleri rahatsız etmiş diğer yandan, Avrupa’yla arasını açmıştır. Bu süreçte kendisiyle iş birliği sağlayacak Ortadoğu‘da İsrail ve Suudi Arabistan, Avrupa’da ise İngiltere ve Fransa gibi aktörlerle ilişkiler geliştirmeyi istemiştir. Böylelikle bir yandan çıkarlarını koruyacak diğer yandan da hiçbir uluslararası örgüte gerek kalmaksızın uluslararası alandaki hâkimiyetini sağ- lamayı hedeflemektedir.


Bu çerçevedeki bir diğer önemli konu da Amerikan dış politika geleneğinde yüz- yıllardır oldukça merkezi bir yeri olan serbest ticaretin genişleyerek geliştirilmesi hususudur ki Trump dönemi güvenlik stratejisinde bu konu da vurgulanmamaktadır. Amerika’nın kurucu babalarından bu yana oldukça hayati olarak ele aldığı ticaret serbestisi, yeni yönetim tarafından tam ters biçimde yorumlanmış ve daha çok, ABD’nin katkılarının ve temelini attığı kurumların, diğer devletlerin olumsuz tutumları (free riding) tarafından sömürüldüğü görüşü ortaya koyulmuştur. Bu anlamda  ABD’nin  haksızlığa  maruz  kaldığı  gerçeğinden  hareketle  ticaretin  daha çok ikili anlaşmalarla yürütülmesi  gerekliliği  vurgulanırken  DTÖ,  Trans  Pasifik ve NAFTA gibi birçok antlaşma ya da yapı Trump yönetimi tarafından tartışmaya açılmıştır. Bu yapılar yerine daha kolay ve verimli gördüğü iki taraflı ticaret antlaş- malarını koyma eğilimi, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulmuş olan Bretton Woods sisteminin ve dolayısıyla ABD hegemonyasının da temeline indirilmiş bir darbe olarak nitelendirilmektedir.


Ayrıca, yeni ulusal güvenlik stratejisindeki belki de en önemli değişim demokra- sinin yayılması konusunda göze çarpmaktadır. Hem Bush hem de Obama yönetim- leri döneminde farklı yöntem ve araçlarla da olsa evrensel olarak nitelenen Amerikan değerlerinin ve tabii ki en başta demokrasinin özellikle Orta Doğu gibi farklı bölgelerde yayılması için izlenen aktif politikalara çok kez şahit olduk. Irak’ta 2003 yılından itibaren yaşanan savaş da bu politikanın en çarpıcı örneği olarak orada durmakta. Ancak, Trump yönetiminin yayınladığı güvenlik stratejisinde demokra- sinin yayılmasından hiç bahsedilmemesi, sadece, oldukça küçük bir bölümde, Ame- rikan değerlerinin eylem ve müdahale ile değil örnek olarak yayılması eğiliminden söz edilmesi, oldukça önemli bir dönüşüme işaret etmektedir.33 Bu, yalnızca Amerika’nın kendi dönük bir tutum takınacağının başka bir göstergesi değil, aynı zamanda, demokratikleştirme, insan haklarının korunması vb. sebeplerle girişilecek uluslararası askeri müdahalelerden kaçınılacağının da net bir işaretidir.


Trump dönemi güvenlik stratejisinin dikkat çeken bir diğer yanı da büyük güçler arasındaki rekabete yoğunlaşan artan vurgudur. Belgede, Çin ve Rusya “küresel dü- zen ve istikrarı bozmaya çalışan revizyonist güçler” olarak nitelenirken İran  ve Kuzey Kore, «uluslararası hukuku hiçe sayan ve toplu katliama yönelik silahların peşinden giden haydut devletler» olarak tanımlanmaktadır. Bunlarla birlikte askeri anlamdaki güçlenmenin altının ısrarla çizilmesi, akıllara, Soğuk Savaş dönemindekine benzer bir uluslararası rekabet anlayışının ger döndüğüne yönelik düşünceleri getirmektedir. Cihatçı terör örgütlerinin de en büyük tehditler arasında sıralandığı bu belgede özellikle ismi geçen bu ülkelerle rekabete dayalı yaklaşımın odağa alınması, son dönemlerde önemini yitirmiş olarak görülen bu mücadelenin tekrar canlanaca- ğına işaret etmektedir kuşkusuz. Özellikle Çin’in herkesçe en önemli yükselen güç olarak görüldüğü ve Rusya’nın Amerikan seçimlerine müdâhil olup olmadığı konuları gündemi bu kadar meşgul ederken söz konusu bu rekabetin açıkça ortaya koyulmasının radikal sonuçları olabileceği açıktır. Bunun yanında, böyle bir rekabetin öneminin vurgulanması, aynı zamanda, Soğuk Savaş’ın ardından uzun süre tek kutupluluk iddi- asında bulunan ABD’nin çok kutuplu uluslararası düzeni kabulü anlamına da gelmektedir. Nitekim başta Suriye olmak üzere uluslararası politika açısından önemli konularda hissedilir hale gelen bu çok kutupluluk gerçeği, ABD’nin bazı noktalarda çözüme yönelik ortaklık arayışına sürüklenmesi ya da bir adım geri durması zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. Suriye’de çözüme giden yolda, Rusya, Türkiye ve İran’ın bulunduğu masada Amerika’nın bulunmaması, bu durumun en açık göstergesini teşkil etmektedir.


Bu haliyle, yeni güvenlik stratejisi, Trump yönetiminin, kendisine kaynak transferini hızlandırmayı hedefleyen, bu amaçla ülke içinde güvensizlik duygu- sunu, tehdit algısını, milliyetçiliği, yabancı düşmanlığını, uluslararası alanda da savaşları körüklemeye hazırlanan askeri sınai kompleksin eline tamamen geç- miş olabileceğini düşündürüyor. Böyle bir dünyada, dış politika tasarlarken ülke içinde barışı ve refahı koruyacak koşullara öncelik vermek, ülkenin kaynaklarına ve çıkarlarına gerçekçi bir bakışla ve uygun bir teorik-tarihsel alet çantasıyla yaklaşmak son derecede önemlidir. Bunun yanında, belki de en önemli nokta Trump yönetimi altında ABD dış politikasının uluslararası mecrada karşı karşıya kaldığı durumdur. Gerek ortaya konan tehditlerin muhatabında istenilen etkiyi yaratması gerekse de müttefik aktörlerin kendisini güvence de hissedebilmesi adına uluslararası politikanın en önemli dinamiklerinden olan “inandırıcılık”, ABD’nin içerisinden geçtiği bu son süreçte oldukça zayıflamıştır. Trump’ın, ki- milerince hesaplanmış bir stratejinin parçası olarak değerlendirilen, tutarsız eylem ve söylemler, kritik konulara irrasyonel yaklaşımı ve uluslararası alanda “ahde vefa” kavramını hiçe sayan politikaları bu durumu meydana getirmektedir.34 Öyle ki yukarıda bahsi geçen antlaşmalar bir yana, ABD etrafında şekillenen küresel güvenlik mekanizmasının en önemli yapı taşı olan NATO bile bu dö- nemde Trump’ın hedefi haline gelirken ittifakın üyesi olan AB ülkelerini, ulusal güvenliklerini ABD’den ayrıştırmak adına, bir Avrupa ordusu oluşturulmasına kadar sürükleyen arayışlara yol açmıştır.


Bu bağlamda, hareket serbestisi, karşılıklı olarak dengelenmiş ittifak ilişkile- ri, Amerikan ulusal çıkarı, içeride ekonomik öncelikler, denizaşırı askeri varlığın sürdürülmesi, yabancı rakip aktörlerle sert bir mücadele vurgusuyla birlikte düşü- nüldüğünde, Trump yönetimi tarafından oluşturulan güvenlik stratejisinin “yeni  bir Amerikan milliyetçiliği” resmi çizdiği görülmektedir.36 Kimilerine göre yeni yönetim, “tarihin sonu” rüyasından uyanıp ülkeyi, uluslararası arenadaki aşırı ve gerçekçi olmayan beklentilerden uzaklaştırarak “gerçek Dünya’ya döndürmek” olarak nitelenen önemli bir rolü oynamaktadır. Kimilerine göre ise çağın gerçeklerinden uzak yaklaşımlar, arkalarındaki popülizm rüzgârı sayesinde başarılı oluyor gibi görünseler de aslında yaklaşmakta olan büyük krizin ateşini körüklemekten başka bir şey yapmamaktadırlar. Hangi penceren bakılırsa bakılsın Trump dönemi güvenlik stratejisi oldukça radikal bir dönüşümün ortaya koyulduğu bir çerçeve niteliğindedir. Daha önce vurgulandığı üzere, söz konusu dış politika olduğunda, somut uygulama ve eylemler, hazırlanan stratejiden daha büyük önem arz eder. Trump dönemi uygulamaları da daha tek taraflı ve yük paylaşımını merkeze alan bir dış politikaya işaret etmektedir. İç düzen ve refahı ön plana koyan Trump yönetiminin uygulamaları da bu eksende, dışarıdaki harcamaların düşmesine odaklanır.


Bu yaklaşım kısa ve uzun vadede önemli sonuçları olacağı kuşkusuzdur. Bunların başında, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD önderliğinde kurulmuş düzenin temellerinin şimdi bizzat ABD tarafından sarsılması ve yeni bir yapılanmanın planlanması gerekliliği yer almaktadır. Ayrıca, Washington’dan gelen, popülist söylemlerle bezeli mesajlar, artan askeri güç vurgusu ve tek taraflılık ısrarı, büyük bir çatışmanın da çok uzak bir ihtimal olmadı düşüncesini güçlendirmektedir. Evrensel değerlerin korunup güçlendirilmesi, uluslararası sistemin işlerliğinin sürdürülmesi gibi kavramları ABD dış politikasının belirleyici prensipleri konumundan uzaklaştıran Trump yönetiminin politikaları, büyük bir belirsizliği de beraberinde getiriyor. Amerikan halkının egemenliğini, güvenliğini ve refahını kendisinin yegâne amacı olarak niteleyen Başkan Trump, güvenlik politikalarını da bu eksende belirleyerek uluslararası düzenin işleyişini değiştirmeye yönelik adımlar atmaya devam ediyor. Yalnızcılıktan ziyade bir Amerikan liderliği arayışındaki bu strateji, maliyetin pay- daşlarla görece daha adil biçimde omuzlandığı, gücün belirleyici olduğu bir hege- monik düzen beklentisinin de izlerini taşımaktadır.

ABD’nin Yeni Dış Politikasında Orta Doğu ve Türkiye

Şüphesiz ki Washington’da yaşanan dış politikaya ilişkin bu radikal değişim hem Türkiye hem de çevresindeki bölgeyi yakından ilgilendirmektedir. İlk olarak, bölgesel perspektifte ele aldığımızda, Suudi Arabistan ve askeri bir yönetim altındaki Mısır’a yönelik ABD desteği ulusal güvenlik stratejisinde kendisine yer bulurken İran’ın  ise  oldukça iddialı biçimde, “terör  destekçisi”  olarak konumlandırıldığını görüyoruz. Cihatçı örgütlerin ve radikal yapıların en büyük tehditlerin başında gösterilmesi ise bölgeye yönelik politikaların zaman içerisinde sertleşebileceği izlenimini yaratmaktadır. İkili ilişkiler konusunda bölge ülkelerine karşı geliştirilen tutum da buraya kadar açıklanan genel çizgiyle tam bir uyum içerisinde devam etmektedir. Türkiye özelinde ele alacak olursak belgede, herhangi bir atıf bulunmadığı göze çarpmaktadır. Ancak bu, ortaya çıkan bu doktrinden Türkiye’nin etkilenmeyeceği ya da Trump Yönetimi, NATO üzerinden Batılı müttefiklerine savunma maliyetinin paylaşımının gözden geçirilmesi mesajını Orta Doğu’daki kadim “dostu” Suudi Arabistan’a daha açık ve daha ağır bir dille iletmektedir. Bölgenin kanayan yarası haline gelmiş olan İsrail-Filistin anlaşmazlığı belgede yer almasa da Başkan Trump, bu konudaki tutumunu, Beyaz Saray’a çıkışının hemen ardından aldığı Kudüs’ün başkent olarak tanınması ve İsrail’deki ABD büyükelçiliğinin bu kente taşınması üzerinden açıkça vermiştir.


ABD’nin dış politikasının birincil çerçevesinin içerisinde Türkiye’ye yer olmadığı anlamına gelmemektedir. UGS’nin yayınlanmasından kısa bir süre önce, 2017 yılının aralık ayında, dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster’ın açıklamaları, esasen, Trump yönetimi altındaki Beyaz Saray’ın Türkiye’ye ilişkin algısını açıkça ortaya sermiştir. Jeopolitiğin artan önemine vurgu yapan McMaster Soğuk Savaş’a oldukça benzer bir manzara tarif ederken Türkiye’yi, Katar ile birlikte radikal fikir lerin yayılmasını sağlayan odaklardan birisi olarak işaret etmiştir. Ayrıca, bölge ül- kelerinde ve dünyada iktidar hedefiyle yola çıkan İslamcı grupların Türkiye’de AKP tarafından inşa edilen modeli örnek aldığını savunan Ulusal Güvenlik Danışmanı, “gücü tek elde pekiştirmek için sivil toplum, eğitim sektörü, polis, yargı ve orduyu kullanan; görmeyi tercih etmediğimiz bir model bu. Bunun Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşmasına üzücü biçimde  etki  ettiğini  düşünüyorum”  demiştir.38  Bu keskin çizgide ve sert tonda zaman içerisinde, özellikle Rahip Brunson’un ser- best bırakılmasının ardından bir iyileşme görülse de genel olarak, Türkiye’nin son dönemdeki stratejik tercihlerinin neredeyse tamamının Washington tarafından he- defe yerleştirildiği gözlemlenmektedir. Suudi Arabistan ve Mısır’ın yeni stratejik or- taklar olarak tanımlanması, Trump yönetiminin bu ortaklığı kâğıt üzerinden sahaya yansıtması, yani daha ileri bir noktaya taşıması halinde endişe verici olabilir. Çünkü bu iki ülkenin bölgeye yönelik yaklaşımları ve tercihleri de Ankara’nın hareket alanını daraltacak özellikler arz etmektedir.

ABD Genelkurmay Başkanı Türkiye Ziyareti

İki ülke arasındaki ilişkiler açısından en kritik belirleyici nokta, şüphesiz, ABD ve Türkiye’nin Suriye krizinin çözümüne ilişkin olarak farklı yönlere yönelmesi ve bu bağlamda Ankara’nın  Moskova  ile  ilişkilerini  yoğunlaştırarak  yakınlaştırma- sı olarak görünmektedir. Trump yönetimi altında geçtiğimiz dönemde Suriye’ye yönelik olarak gerçekleştirilen hava saldırıları da bu noktada iki tarafın ortak bir paydada buluşma ihtimalinin zor olduğuna işaret etmektedir. Bunun yanında, ABD her ne kadar PKK/YPG konusunda Türkiye’nin isteklerini karşılama sinyalleri gös- termiş olsa da Pentagon tarafından yayınlanan son raporda da görüldüğü üzere Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze sistemlerini alma yönündeki kararlılığı iki ülke arsındaki ilişkilerde ve tabii ki NATO çerçevesi içerisinde önemli bir sorun haline gelmektedir. İttifak içerisindeki en güçlü ordulardan birisine sahip olan Türkiye’nin bu adımı, ABD penceresinden NATO’nun uyumuna karşı bir tehdit olarak görülmektedir. Ankara açısından ise bu hamle, savunma konularına ilişkin olarak ABD karşısında sahip olunan otonominin artması adına oldukça önemlidir. Ayrıca, temeli yeni atılan Türk Akımı Projesi aracılığıyla bir enerji hattı kavşağı konumunu daha güçlendiren Türkiye, ABD için, bölgedeki revizyonist güçlerle mücadele konu- sunda vazgeçilmesi güç bir ortak iken aynı zamanda, Rusya ile söz konusu olan bu yakınlaşma düşünüldüğünde, geniş bir hareket serbestisine sahip önemli bir bölge- sel güç haline dönüşmektedir. Küresel ölçekte inkâr edilemez biçimde hızlanmakta olan jeopolitik mücadele göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin bu tavrı, kendisine önemli avantajlar sağlamak konusunda oldukça önemli olacaktır. Dış po- litikasını son yıllarda görüldüğü üzere olabildiğince bağımsızlaştırarak Ankara, doğum sancılarına şahit olduğumuz bu yeni düzen içerisinde mümkün olan en güçlü konuma yükselmek ve kritik bir bölgesel güç rolünü oynamak çabasında olmalıdır.

Sonuç ve Olası Gelişmeler

Küresel güç dengesinin değiştiği anlayışından hareket eden söz konusu belgeyle ABD, oluşmakta olan büyük güç mücadelesine kendini hazırlamaktadır. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte büyük güçler arasında hegemonya değil ama jeopolitik mücadelenin kızışacağı bir döneme girileceği anlaşılmaktadır. Yeni Dönemde uluslararası sistemi; ABD’nin hegemonya, yumuşak güç, Pax Americana ve düzen kurucu rolünü terk edip yükselen bölgesel güçlerle mücadeleye odaklanacağı bir süreç beklemektedir. Bu anlamda Trump Doktrini, Clinton ve Obama doktrinlerinin küreselleşme, demokrasi ve insan hakları gibi liberal değerlerini yansıtan anlayıştan kopuşu temsil ediyor. Başka bir deyişle, Trump Doktrini, küreselleşme karşıtı bir içerik taşımaktadır. Bu bağlamda meydan okuyucu ve tehdit olarak konumlanan Çin’e karşı özellikle Asya-Pasifik ve Afrika’da jeopolitik mücadele yoğunlaşacaktır.


Bu mücadelenin odağını ise Kuzey Kore’nin oluşturması beklenmektedir.Daha net biçimde ifade etmek gerekirse yakın gelecekte, jeopolitik kaygıların tekrar kü- resel siyasete belirgin biçimde dönüşünü göreceğiz. Bu anlamda, üç temel bölgenin öne çıkacağını öngörmek çok da güç değil. Bunların başında, kuşkusuz, Avrupa-At- lantik bölgesi gelmektedir. Özellikle, Trump yönetiminin NATO şemsiyesi altındaki savunma yükünün paylaşımının görece daha eşitlikçi bir şekilde yapılması konu- sundaki kararlılığı ABD ve Avrupalı müttefikleri arasındaki ilişkilerde belirsizliği artırmaktadır.  Bu  durum,  aynı  zamanda,  NATO’nun  Avrupalı  üyelerinin  ABD’ye duydukları güveni de zedelemiş ve AB’nin kendi savunması adına ABD’den bağım- sız bir yapı oluşturmasına ilişkin tartışmaları da tekrar gündeme taşıyarak hızlan- dırmıştır. İttifaktaki bu çatlak ise hiç şüphesiz Rusya’nın elini güçlendirici rol oynamaktadır. Elinde bulundurduğu enerji kozuna ek olarak yakın çevresinde, en son Kerç Boğazı’ndaki kriz üzerinden görüldüğü gibi, gittikçe daha sert bir tutum izle- yen Rusya’nın doğacak olası bir zafiyetten yararlanmak hedefinde olduğu kesindir.


Washington ve Avrupalı dostları arasındaki anlaşmazlıklar askeri alanla sınırlı olmaktan uzaktır. Sorunların bir diğer önemli alanı da ekonomik ve ticari ilişkilerle ilintilidir. Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte rafa kalkan Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTYO) Antlaşması ile başlayan süreç bu anlamda oldukça kritiktir. Bu tarz serbest ticaret antlaşmalarının ABD hegemonyasını güçlendirmekten çok Amerikan üstünlüğünün sömürülmesi olarak yorumlayan bakış açısıyla Trump yönetimi, TTYO’nun gündemden kalkmasını sağlamakla kalmamış AB ve ABD arasında gittikçe şiddetlenen ticaret savaşlarının da fitilini ateşlemiştir. Karşılıklı ticari misillemelerle ilerleyen bu savaşın yoğunluğu arttıkça etkileri de büyümektedir.40 Ancak, ekonomik etkilerinin yanında bu gelişmeler, tarihsel anlam- da oldukça uzun ve köklü bir geçmişe sahip olan ABD-Avrupa ilişkilerinin temelini de sarsmakta ve Atlantik coğrafyasında yeni bir yapılanma olasılığının da sinyalle- rini vermektedir. Bu durumun etkilerinin AB-ABD ilişkileri ile sınırlı kalmayacağı  ve uluslararası siyaset arenasının mevcut birçok dinamiğini radikal biçimde değiştireceği de aşikârdır.


ABD-Avrupa-Rusya üçgenindeki ilişkilerde gittikçe belirginleşen gerginliğin ulaştığı nokta geçtiğimiz günlerde gerçekleşen ve NATO üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarının bir araya geldiği zirve sonucunda bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Bu noktada öne çıkan husus, sadece ABD’nin değil, AB üyelerinin de güvenlik kay- gılarını tetikleyen INF Antlaşması’nın geleceğine ilişkindir. Zirvenin sonunda yayınlanan 10 maddelik bildiride de açıkça belirtildiği üzere NATO üyeleri, Rusya’nın söz konusu antlaşmanın şartlarını beş yıldan fazla bir süredir bütün uyarılara rağ- men ihlal etmekte olduğu konusunda hemfikridir. Avrupa-Atlantik coğrafyasının güvenliği açısından önemli bir tehdit unsuru olan bu durum hem Rusya-ABD ikili ilişkileri hem de küresel güvenlik yapısı açısından oldukça kritik önemdedir. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun açıklamasında vurgulandığı üzere Rusya’ya ve- rilen 60 günlük süre sonucunda beklenen adımların atılmaması halinde, ABD’nin antlaşmadan çekilmesinin bu çerçevede yaratacağı etki ve doğuracağı riskler büyük önemdedir. Rus Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov’a göre ise ABD’nin INF Antlaşması ile yasaklanan bir menzilde test edildiğini iddia ettiği 9M729 füze sisteminin tes- tine ilişkin veriler bu iddianın aksini kanıtlamaktadır. “Füze sistemi,  anlaşmada  izin verilen  bir  menzilde  ve  anlaşmada  öngörülen   koşullar   altında   test   edildi” diyen Lavrov’un bu açıklamaları söz konusu  60  günlük sürenin sonucunda da iki ülke arasında uzlaşmanın uzak bir ihtimal olduğu düşüncesini güçlendirmektedir. Bunların yanında Kerç Boğazı’nda yaşanan gerginlik, NATO’nun Gürcistan ve Ukrayna’nın üyeliğini teşvik eder nitelikteki tutumu44, ABD’nin USS McCampbell adlı güdümlü füze destroyerinin Rusya’nın Pasifik Filosu’na hiç olmadığı kadar ya- kınlaşması ve bu ülkenin Japon Denizi’ndeki hak taleplerine karşın ABD’den gelen meydan okuma45, söz konusu ilişkilerdeki gerginliğin ulaştığı son noktayı ortaya koymak açısından önemli görülmektedir.


Bu bağlamda, daha önce vurgulanan jeopolitik kaygıların ağırlığının da gittikçe arttığı düşünüldüğünde, 30 yıldan kadar bir süredir küresel güvenliğin önemli bir yapıtaşı olan INF Antlaşması ile ilgili sorunun bir diğer önemli boyutu, hiç şüp- hesiz, ABD’nin, mevcut statükoda değişiklik arzulayan revizyonist devletler olarak nitelediği Çin, İran ve Kuzey Kore gibi bu antlaşmaya taraf olmayan devletleri kap- samaktadır. INF Antlaşması ile bağlı olmayan bu ülkelerin bu antlaşma kapsamında ABD tarafından geliştirilmeyen füzelere sahip olmasında bir engel bulunmaması, bu ülkelerden kaynaklanan tehdit algısında net bir yükseliş olan Trump yönetimin- de rahatsızlık yaratmaktadır. Washington’ın bu antlaşmadan çekilme girişimlerinin ardında yatan temel Rusya’nın ihlalleri olarak gösterilse de bu durum da bahsedilen eğilimin güçlenmesine yol açmaktadır. Klasik devletlerarası rekabetin geri dönmek- te olduğu bu dönemde, böylesi bir antlaşma ile bağlı olmak, Beyaz Saray tarafından stratejik manada bir dezavantaj olarak yorumlanmakta ve bu minvalde bir yol izlenmektedir. Mevcut durum göz önünde bulundurulduğunda bu gelişmeler yalnızca çok tehlikeli bir silahlanma yarışının sinyallerini vermekle kalmayıp, aynı zamanda, olası büyük bir çatışma ihtimalini güçlendiriyor. Hem bölgesel hem küresel ölçekte güvenlik alanının dinamiklerini radikal bir biçimde değiştirme potansiyeli sergileyen gelişmelerin yakın gelecekte izleyeceği yol, uluslararası güvenliğin kaderi açısından da belirleyici olacaktır. Tırmanmakta olan gerilim, artan savunma harcamaları ve çatışan hamleler, Türkiye başta olmak üzere birçok aktörü de yakından ilgilendirdiğinden söz konusu gelişmelerin yansımalarının da oldukça geniş çaplı olması kaçınılmazdır.


Bu noktada özellikle Washington tarafında Rusya ve çevresindeki kritik aktör- lerle ilişkisine dair endişelerin artmasına yol açan bir diğer konu da enerji transit hatlarına ilişkin son dönemde ortaya çıkan manzaradır. Rusya’nın Avrupa’ya ener- ji sevkiyatı konusunda bağımlı olduğu Polonya ve  Ukrayna’nın siyasi konumları,  bu döneme kadar, ABD ve AB tarafının elini güçlendirir nitelikteydi. Ancak, son dönemde ortaya atılıp uygulamaya geçilmiş olan iki proje, Kuzey Akımı ve Türk Akımı, bu resmi değiştirmiştir. İlki sayesinde Baltık Denizi üzerinden doğrudan Almanya’ya doğal gaz sevkiyatı mümkün hale gelirken ikincisi, Ukrayna’ya devreden çıkararak Karadeniz’den geçen doğal gazın Türkiye üzerinden Balkanlar’a aktarıla- bilmesine olanak sağlamaktadır. Bu durum, ABD ve Avrupalı müttefikleri açısından iki temel riski içerisinde barındırmaktadır. Bunlardan ilki, Kuzey Akım projesi aracılığıyla yakınlaşan Almanya ve Rusya’nın, Çin’in de desteğinin sağlandığı büyük bir Avrasya ittifakı oluşturmalarıdır ki bu ihtimal gerçekleştiği takdirde, sadece Avrupa’nın güvenliği tehdit altında olmayacak, ABD’nin küresel üstünlüğü de ciddi biçimde sorgulanır hale gelecektir. İkinci olarak ise Türk Akımı projesi, hem Türkiye’nin enerji kavşağı olarak konumu güçlendirecek hem de Ukrayna’nın devreden çıkması ile Ankara-Moskova hattının oldukça yakınlaşması sonucunu doğuracaktır ki bu da hem Bürüksel hem de Washington açısından riskli bir senaryo olarak algılanmaktadır. Bu  gelişmelerin hem bir AB ordusu kurulması girişimlerinin hem   de ABD-Rusya arasında şiddetlenen rekabetin arka planında yer aldığını söylemek mümkündür.

Türk Akımı Projesi

Yakın ve orta vadede enerji alanında değişen dinamiklerin uluslararası güç dengelerine ve aktörlerin konumlanmalarına etkisinin oldukça büyük ve belirleyici olacağı da kaçınılmazdır. Bu çerçevede öne çıkan bir diğer bölge de bekleneceği üzere, Orta Doğu’dur. Başkan Trump’ın Suudi Arabistan üzerinden bölgedeki müttefiklerine gönderdiği mesaj, savunma maliyetinin paylaşımı konusunda Avrupa’da olduğu gibi Orta Doğu’da da ABD’nin, müttefiklerinin elini daha çok taşın altına sok- masını beklediğini göstermektedir. Avrupa’da bölge ülkelerinin daha çok birbirine yakınlaşmasını ve ortak bir çözüm bulma çabalarını tetikleyen bu yaklaşımın Orta Doğu’daki etkisinin ise daha farklı olması muhtemeldir. Bu anlamda, bölge ülkeleri arasındaki bölünmelerin keskinleşmesi bölgedeki statükonun geleceğini de tehdit etmektedir. Özellikle Arap Baharı süreci sonrasında artan mezhepsel ayrışmalar ve Rusya’nın gittikçe artan etkinliği bölgedeki Soğuk Savaş mirası dengeleri derinden etkilemektedir. Bütün bunlara Trump yönetiminin İsrail’e yönelik neredeyse koşulsuz desteği ve Arap-İsrail sorununu UGS’de yer bulamayacak kadar geri plana atan yaklaşımı da eklendiğinde Orta Doğu’da istikrar ve düzenin sağlanmasının yakın gelecekte olası olmadığının altı çizilmelidir.


Söz konusu bu iki bölgenin kesişim noktasında bulunan ve önemi gittikçe artan bir bölgesel aktör olan Türkiye’nin altı çizilen bu gelişmelerden etkilenmemesi mümkün değildir kuşkusuz. Bu noktada vurgulanması gereken, Ankara’nın öncelik- le alternatiflerini artıran ve kendisine hareket alanı sağlayan ilişkilerle dengelenmiş bir yol haritası takip etmesi gerekliliğidir. Rusya ile yaşanan bazı krizlere rağmen belirli bir seviyeye taşınan ilişkiler bu açıdan büyük önem arz etmektedir. Trump başkanlığındaki  ABD’nin  öngörülebilirliğinin  gittikçe  azalması,  bölgedeki  diğer Amerikan müttefikleri gibi Türkiye’yi de bu arayışlara itmektedir. Ancak, unutulmamalıdır ki burada hedeflenen, bir tarafa ya da diğerine tamamen bağlanmaktan
ziyade izlenecek bir dengeleme politikasıyla ilerlemek olmalıdır. Türkiye, kendi çıkar ve kırmızı çizgilerinden taviz vermeden bu dengeleme amacına yönelik yaptığı hamlelerine devam ederken bir diğer yandan da gelişmelerin ilerleyişini iyi analiz etmek ve konumunu bu çerçevede ayarlamak durumundadır. Bugüne kadar gelen süreçte özellikle Rusya ve ABD ile ilişkileri konusunda oldukça dengeli ve çıkar odaklı yaklaşımıyla Türkiye, konumunu gittikçe güçlendirme yolunda başarılı bir biçimde hareket etmektedir. Bu yaklaşım, Ankara açısından optimum getirinin elde edilebilmesi adına devam etmelidir. İki tarafla birden yapıcı ilişkilere sahip olan sayılı aktörden biri olan Türkiye’nin bu tutumu, içerisinde bulunduğu çalkantılı coğrafyada önemli bir güç olarak sivrilip bu konumunu perçinlemek adına oldukça kritik önemdedir.


Jeopolitik kaygılarla yaklaşıldığında önemi son yıllarda -ve muhtemelen orta va- dede- gittikçe artmakta olan bir diğer bölge de Asya-Pasifik bölgesidir. Çin’in son yıllarda yakaladığı önlenemez yükselişin ABD’nin küresel üstünlüğüne karşı yönelt- tiği tehdidin boyutu oldukça yükselmişken Obama dönemi ile birlikte görülmeye başlayan Asya’ya yönelme eğiliminin bu dönemde de devam etmesi kaçınılmaz görünmektedir. Bu noktada, kilit aktör olarak karşımıza Japonya çıkmaktadır. Çin’in dengeleme  arayışındaki  ABD’nin  birlikte  hareket  etmeyi  hedeflediği  bu  ülkenin kararlılığı ve bu anlamdaki direnci, bölgedeki dinamiklerin şekillenmesi açısından oldukça belirleyici olacaktır. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez bir uçak sahibi olma kararı alan Tokyo’nun Çin’in Pasifik’teki etki alanını genişletme girişimlerine karşı attığı bu adım, geleceğe dair önemli sinyalleri içerisinde barındırmaktadır.


Asya’daki jeopolitik mücadelenin odağında yer alacak bir diğer ülke de kuşkusuz Kuzey Kore olacaktır. Çin’in bölgedeki yükselişine karşı önemli bir tehdit oluşturma potansiyeline sahip bu ülkeye ilişkin en temel soru işareti ise kuşkusuz, izleyeceği yol haritasının belirsizliği olarak görünmektedir. Trump yönetimi ile kısa sürede inişli çıkışlı ilişkiler geliştiren Pyongyang’ın Çin’in dengelemesine ilişkin rolünün ortaya çıkması için bir süre daha beklenmesi gerekecektir. Ayrıca, Asya’daki bu mü- cadelenin kaçınılmaz yansıma alanlarından birisi de Afrika olacaktır. Çin bu bölge- de gittikçe artan varlığı sadece ekonomik anlamda değil aynı zamanda, elde ettiği üsler sebebiyle, askeri anlamda da oldukça kritiktir. Bu perspektiften yaklaşıldığın- da, ABD’nin Afrika’daki varlığını güçlendirme arayışına girmesi ve bu yolla Çin’in bölgede elde ettiği avantajları sınırlandırmaya yönelmesi de kısa ve orta vadede ol- dukça yüksek bir olasılık olarak karşımıza çıkmaktadır. Kısacası, Asya-Pasifik’teki dengelerin ne yönde şekilleneceği birçok önemli aktörün kritik rol oynayacağı ve farklı bölgelerin de hesaba katılmasını gerektiren uzun bir sürecin sonucunda meydana çıkacaktır. Kesin olan ise hızlı yükselişi süren Çin’e karşı ABD’nin bir dengeleme ihtiyacının bulunduğudur. Bu anlamda, altı çizilen ülke ve bölgelerle birlikte özellikle Rusya’nın takınacağı tutum, oldukça önemli niteliktedir.


Sonuç olarak, kısa ve uzun vadede ele alındığında açıkça görülen, eskide kaldığı iddia edilen jeopolitik mücadelenin uluslararası politika sahnesine geri döndüğüdür. Soğuk Savaş’ın ardından ortaya çıkan tek kutuplu düzenin zaman içerisinde çok kutuplu bir yapıya evrilmesi ve ABD’nin sahip olduğu üstünlüğün yok olmasa da tartışmalı, tehditlere açık hale gelmesi, bu sonucu kaçınılmaz kılmıştır. Bunun yanında, Trump yönetimi altındaki Beyaz Saray’ın, korumacı içgüdüleri odağa alan, Amerikan toplumunun refahını önceleyen yaklaşımı da bu durumu güçlendirmek- tedir. Türkiye gibi bölgesel güç sınıfındaki ülkeler için ise bu koşullar, önemli fırsat- ları içerisinde barındırmaktadır. Yapılması gereken sadece mutlak gücün artırılması değil, aynı zamanda, uluslararası alanda doğru konumlanmanın da sağlanmasıdır ki sadece bu yolla Türkiye, ulusal menfaatlerini maksimize edebilecektir. Bu yöntemin başarısı, Türkiye’nin, Suriye krizinin çözümünde masadaki kritik aktörlerden birisi olmasıyla sonuçlanan süreç içerisinde açıkça görülmüştür. Bu yaklaşımın devamı, gelecekte de Türkiye’nin uluslararası politika sahnesindeki rolünün ve gücünün büyüyerek artmasını sağlamanın tek yolu olarak görünmektedir. Kendisine yarattığı alan içerisinde artan otonomisi, Türkiye’nin altı çizilen biçimde ilerlemesine önemli katkı sağlayacaktır. Bu çerçevede bir yandan Suriye konusunda oynanmakta olan aktif rolün güçlenerek devamı bir yandan da bir enerji transit noktası haline gelme yönündeki adımlar kararlı biçimde atılmaya devam edilmelidir. Ancak bu şekilde Dünya’nın içerisinde bulunduğu geçiş sürecinden kazançlı çıkmak ve dönüşmekte olan uluslararası düzende avantajlı bir konum elde etmek mümkün olacaktır.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi Sayı: 7 (Ocak-Şubat-Mart 2019)