Batı matbuatında giderek yerleşen bir yargı mevcût. Siyâsal kültürel düzlemde sanki dünyâ ikiye bölünmüş vaziyette. Bir tarafta demokrasinin kültürel çoğulluğunu “geliştiren”, birey hak ve özgürlüklerine titizlenen bir Batı var. Diğer tarafta ise bunları hiçe sayan ,lider sultası hâlinde işleyen bir “Putin demokrasisi”.. Çin ile birlikte Erdoğanlı bir Türkiye de bu kampa dâhil edilmiş durumda. Der Spiegel’in yakın zamanlarda çıkan bir sayısındaki kapak fotografı da buna işâret ediyor. Bu bakış, bahsi geçen liderlere bütün yüzeyselliği ile “diktatörlük” yaftasını yapıştırmaktan çekinmiyor. Ama, bu liderlerin, arkalarındaki kamuoyu desteği ve seçimlerle işbaşına gelmeleri kafaları karıştırıyor. O zaman da diktatör tâbirini geri çekiyor, bunu yerine otokrat kavramını seferber ediyorlar. Dahası; demokrasinin seçimden ibâret olmadığı; çoğunlukla çoğulculuğun birbirine karıştırılmaması gerektiği; aslolanın çoğunluk değil çoğulluk olduğu vurgulanıyor.
Elbette idealler yol göstericidir. Ama ideal fetişizmine de kapılmamak gerekiyor. Eğer bu olursa, demokratizm denilen bir saplantı doğar ve bundan da muhtemelen en başta demokrasinin pratikleri zarar görür.
Daha çarpıcı olan husus ise demokratik ideallerin kendi içinde çelişkili olmasıdır. Demokrasinin çoğulluk ile çoğunluk arasında bir gerilim yaşadığı çok açık görünüyor. Ama biz farklı bir yoldan hareket edelim.
Eğer demokrasiyi ekonomik iş bölümüne dayandırırsak , ki bunun parlak örüntülerine rastlıyoruz; demokratik ideal bundan zarar görür. Demokrasi yeniden bölüşümün fonksiyonu hâline gelir; nesnelleşir ve ideal gibi öznel değerlendirmelerin konusu olmaktan çıkar. Konformizm baskın hâle gelir. Sisteme tâbiyet ; daha doğrusu sistem hegemonisi tartışma konusu olmaktan çıkar. Bu da ideal ile örtüşmez. Biraz açalım…
Sistem, unsurları kendi içinde tutarlı bir bütünü anlatıyor. Sistemde uzlaşmak dondurucu bir tesir doğurur. Sistemin torna ve tesviye âletleri siyâsal taleplerin üzerinden geçer. Konsensüs (Rızâ birliği), yakınlaşmalar, düzleşmeler birbirini izler. İstikrar adına uçlar, farklılıklar törpülenir. Bu da çoğulluğu azaltır.
Bir misâl üzerinden gidelim. II.Genel Savaş sonrasında kurulan Batı demokrasileri içinde başlıca iki damarın işlediğini görüyoruz. Bunlardan birisi Anglo-Sakson örüntüydü. Sistem burada en işlek karşılığını buldu. Yatırımcı Merkez Sağ ile bölüşümcü Merkez Solu temsil eden iki parti arasında iktidârın sık sık el değiştirdiği, dengeli, lâkin çoğulculuğu zayıf bir işleyişti bu. Buna mukâbil, Kıt’a Avrupası; husûsen de Fransa ve İtalya’da siyâsal bölünmeler o kadar çok ve tesirliydi ki, merkez sol ve merkez sağın birer parti ile temsil edilmesi zorlaşıyordu. Bu da siyâsal icraatı tehlikeye sokuyor, bu memleketler dayanıksız koalisyonlarla idâre olunuyordu. İşin tuhaf tarafı, siyâsal istikrarsızlığa rağmen; meselâ 1945-1980 arasında İtalya’da %7’lik bir büyümenin sağlanmış olmasıydı. Bunu da , Fransa ve İtalya’da rasyonel işleyen bir bürokrasinin ve teknokrasinin varlığıyla açıklıyorlar. Yâni siyâset sınıfı işleri berbât ederken; bürokrasi ve teknokrasiler işleri düzeltiyordu.
Hatırlıyorum da ; bütün bunlar yaşanırken demokratizmi savunan entelektüel dünyâda zımnen bir Fransa hayranlığı vardı. Evet, adamlar istikrarsızdı; ama siyâsal çoğulculuğun hakkını veriyorlardı. (ABD’de demokrat olmayı ise bir türlü anlamıyorlardı. Bu nasıl bir solculuktu Allah aşkına?). Hâsılı, çoğulculuk fetişizmi daha o günlerden belliydi.
1980’lerden 1990’lara, demokratik sistemler dönüştü. Önce demokrasi bir siyâsal ekonomik değer olmaktan çıkarıldı; kültürelleşti. Kültürel çoğulculuğun siyâsal karşılıkları aranmaya başladı. Entelektüel dünyâ coştu. Farkılıklar fetişleştirildi. Farklılıkları düzleyen her şey; en başta devlet aygıtları baş düşman ilân edildi; topa tutuldu. Ekonominin, kültürel farklılıkları düzleştirici etkileri ise âdetâ görmezden gelindi. Bu düzleştirmeyi perdeleyen popüler kültür çeşitliliğine sığınılarak, ekonominin düzleştirici etkileri, küreselleşme kardeşliği olarak estetize edildi ve yoksayıldı. Hindistan’da inek eti; Müslüman coğrafyalarda ise domuz eti kullanmamaya saygı gösteren McDonalds’ın kültürel çeşitliliği kutsamış olmasına inanmak saflığıdır bu. İnek eti veyâ domuz eti yemeyerek de olsa yaşananın (Ritzer’in tâbiriyle) dünyânın Mc Donaldslaştırılmasını ifâde eden bir düzleşme olduğunu anlamadılar.
Diğer taraftan kültürel çoğulluk ile bireyselleşme arasındaki gerilim lâyıkı veçhile görülemedi. Kültürel çoğulculuğun, komüniteryen bağlar üzerinden kendi iç ortodoksisini oluşturduğu ve bireyselleşmeye kapandığı anlaşılamadı..
Yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ