<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Dünya Bülteni Türkiye ve dünya haberleri</title>
    <link>https://dunyabulteni.com.tr</link>
    <description>Dünya Bülteni, İslam dünyası ve küresel gündemi haber, analiz ve makalelerle derinlemesine takip edin! Dünya haberleri, güncel gelişmeler, son dakika ve sıcak gelişmeler Dünya Bülteni haber sitesinde yer alır.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://dunyabulteni.com.tr/rss/analiz" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2006. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sat, 02 May 2026 15:41:32 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/rss/analiz"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Gazeteci Tucker Carlson: İsrail, ABD'yi Orta Doğu'da istemiyor]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/gazeteci-tucker-carlson-israil-abdyi-orta-doguda-istemiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/gazeteci-tucker-carlson-israil-abdyi-orta-doguda-istemiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD’li gazeteci Tucker Carlson, İran’a yönelik saldırıların İsrail etkisiyle başladığını öne sürerken, İsrail’in Orta Doğu’daki hedefleri doğrultusunda ABD’nin bölgeden çekilmesini istediğini savundu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>ABD’li gazeteci Tucker Carlson, İran’a yönelik saldırılara ilişkin değerlendirmelerinde İsrail’in Orta Doğu’daki hedefleri ve ABD ile ilişkilerine dair dikkat çeken iddialar dile getirdi. Carlson, The Economist dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Zanny Minton Beddoes ile yaptığı röportajda, saldırıların İsrail ve ABD’deki İsrail yanlısı çevrelerin etkisiyle başladığını ileri sürdü.</p>

<p>Carlson, açıklamalarında İsrail’in bölgedeki stratejik hedeflerine vurgu yaparak, ABD’nin Orta Doğu’daki varlığının İsrail tarafından sınırlayıcı bir unsur olarak görüldüğünü savundu.</p>

<h3>“İSRAİL, ABD’NİN BÖLGEDEN ÇEKİLMESİNİ İSTİYOR” İDDİASI</h3>

<p>Carlson, İsrail’in daha fazla toprak ve kaynak arayışına yönelik bir eğilim içinde olduğunu öne sürerek, bu yaklaşımın bölgedeki dengeleri etkilediğini ifade etti. İsrail’in, ABD’nin Orta Doğu’daki askeri ve siyasi varlığını kendi hedefleri açısından kısıtlayıcı olarak değerlendirdiğini belirten Carlson, bu nedenle Washington yönetiminin bölgeden çekilmesini istediğini savundu.</p>

<p>ABD kamuoyunda İsrail’e verilen desteğin zamanla azaldığını ifade eden Carlson, bu durumun İsrailli yetkilileri mevcut şartlar içinde daha hızlı hareket etmeye yönelttiğini dile getirdi.</p>

<h3>İRAN SALDIRILARI VE “ÖNCE AMERİKA” TARTIŞMASI</h3>

<p>Carlson, İran’a yönelik saldırıların ABD’deki İsrail yanlısı çevrelerin etkisiyle gerçekleştiğini öne sürerek, sürecin Donald Trump’ın seçim kampanyasında öne çıkardığı “Önce Amerika” yaklaşımıyla örtüşmediğini söyledi.</p>

<p>Saldırıların, ABD’nin kendi ulusal çıkarları yerine farklı etkiler doğrultusunda şekillendiğini iddia eden Carlson, bu durumun ABD dış politikasına ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıdığını ifade etti.</p>

<h3>KÜRESEL GÜÇ DENGESİNE İLİŞKİN DEĞERLENDİRME</h3>

<p>Carlson, ABD’nin küresel rolüne ilişkin değerlendirmelerinde ise Washington yönetiminin dünya gücünü Çin ile paylaştığını kabul etmesi gerektiğini belirtti. ABD’nin küresel kapasitesine ilişkin sınırların ortaya çıktığını savunan Carlson, özellikle Tayvan konusunda ABD’nin askeri müdahale kapasitesine dair görüşlerini paylaştı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Carlson ayrıca, “Önce Amerika” yaklaşımının Avrupa ile ilişkilerin güçlendirilmesini de kapsadığını ve bunun Çin’in artan etkisini dengeleme amacı taşıdığını ifade etti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/gazeteci-tucker-carlson-israil-abdyi-orta-doguda-istemiyor</guid>
      <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 19:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/12/netanyahu-5.jpg" type="image/jpeg" length="36508"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İran devletinin bel kemiğiydi: Ali Laricani kimdir?]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/iran-devletinin-bel-kemigiydi-ali-laricani-kimdir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/iran-devletinin-bel-kemigiydi-ali-laricani-kimdir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ali Laricani, Dini Lider Hamaney'in öldürülmesinin ardından kritik bir rol üstlenen, genellikle pragmatist olarak görülen ve uzun süredir İran siyasetinin merkezinde yer alan bir isimdi. Laricani, Hamaney'in ölümünden sonra rejimi ayakta tutan isimlerden biri olarak biliniyordu. İsrail tarafından katledilen liderler arasında yerini aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>On yıllar boyunca <strong>Ali Laricani</strong>, 18. yüzyıl Alman filozofu <strong>Immanuel Kant</strong> üzerine kitaplar yazan ve Batı ile nükleer anlaşmalar müzakere eden, İran nizamının sakin ve pragmatik yüzüydü. Ancak 1 Mart'ta, <strong>Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi</strong>'nin 67 yaşındaki sekreterinin üslubu geri dönülemez bir şekilde değişti.</p>

<h3>HAMANEY SONRASI SERT MESAJLAR</h3>

<p id="p-rc_c7be00b933a5ead1-29"><strong>ABD</strong> ve <strong>İsrail</strong> hava saldırılarının Dini Lider <strong>Ayetullah Ali Hamaney</strong> ve <strong>Devrim Muhafızları Ordusu</strong> (DMO) Komutanı <strong>Muhammed Pakpur</strong>'u öldürmesinden sadece 24 saat sonra devlet televizyonuna çıkan <strong>Laricani</strong>, sert bir mesaj verdi. Sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, "<strong>Amerika</strong> ve Siyonist rejim <strong>İran</strong> ulusunun kalbini ateşe verdi. Onların kalplerini yakacağız. Siyonist suçluları ve utanmaz <strong>Amerikalıları</strong> yaptıklarına pişman edeceğiz" ifadelerini kullandı. <strong>Laricani</strong>, <strong>ABD</strong> Başkanı <strong>Donald Trump</strong>'ı bir "<strong>İsrail</strong> tuzağına" düşmekle suçlarken, <strong>İran</strong>'ın 1979'dan bu yana yaşadığı en büyük krize verilecek yanıtın merkezinde yer alıyor.</p>

<p>İRAN'IN "KENNEDY"LERİ: LARİCANİ HANEDANI</p>

<p id="p-rc_c7be00b933a5ead1-30">3 Haziran 1958'de <strong>Irak</strong>'ın <strong>Necef</strong> kentinde, <strong>Amol</strong> kökenli varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğan <strong>Laricani</strong>, <strong>Time</strong> dergisinin 2009'da "<strong>İran'ın Kennedy'leri</strong>" olarak tanımladığı kadar nüfuzlu bir hanedana mensuptur. Babası <strong>Mirza Haşim Amoli</strong> önde gelen bir din bilginiydi. Kardeşleri; yargı ve Dini Lideri seçmekle görevli <strong>Uzmanlar Meclisi</strong> dahil olmak üzere <strong>İran</strong>'ın en güçlü makamlarında görev yapmıştır. Ayrıca <strong>Laricani</strong>, İslam Cumhuriyeti'nin kurucusu <strong>Ruhullah Humeyni</strong>'nin yakın sırdaşı <strong>Morteza Motahhari</strong>'nin kızıyla evlenerek devrimci elitlerle kişisel bağlarını güçlendirmiştir.</p>

<p>MATEMATİKÇİ FİLOZOFUN SİYASİ KARİYERİ</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p id="p-rc_c7be00b933a5ead1-31">Sadece dini medreselerden gelen akranlarının aksine <strong>Laricani</strong>, seküler bir akademik geçmişe sahiptir. 1979'da <strong>Şerif Teknoloji Üniversitesi</strong>'nden Matematik ve Bilgisayar Bilimleri lisans derecesi almış, daha sonra <strong>Tahran Üniversitesi</strong>'nde Batı felsefesi üzerine yüksek lisans ve doktora yaparak tezini <strong>Kant</strong> üzerine yazmıştır. Siyasi kariyerinde ise Kültür Bakanlığı, devlet yayın kuruluşu (<strong>IRIB</strong>) başkanlığı ve üç dönem üst üste <strong>Meclis Başkanlığı</strong> görevlerinde bulunmuştur. Özellikle 2015 nükleer anlaşmasının (<strong>KOEP</strong>) meclis onayından geçmesinde büyük rol oynamıştır.</p>

<p>DİPLOMASİDEN SAVAŞ DİLİNE GEÇİŞ</p>

<p id="p-rc_c7be00b933a5ead1-32">Ağustos 2025'te Cumhurbaşkanı <strong>Mesud Pezeşkiyan</strong> tarafından yeniden <strong>Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi</strong> Sekreterliğine atanan <strong>Laricani</strong>'nin tutumu o tarihten bu yana sertleşti. Daha önce <strong>ABD</strong> ile dolaylı müzakereleri yürüten ve "Müzakereye başvurmak rasyonel bir yoldur" diyen pragmatik kimliği, 28 Şubat'ta başlayan saldırılarla yerini savaş söylemine bıraktı. Son konuşmasında <strong>ABD</strong> ile müzakere haberlerini reddeden <strong>Laricani</strong>, bölgesel ülkelere saldırma niyetinde olmadıklarını ancak <strong>ABD</strong> tarafından kullanılan tüm üsleri hedef alacaklarını belirterek, "Daha önce hiç deneyimlemedikleri bir güçle" karşılık vereceklerini duyurdu.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/iran-devletinin-bel-kemigiydi-ali-laricani-kimdir</guid>
      <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/03/larijani.jpg" type="image/jpeg" length="66977"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Analistler: Trump savaşı bitirdi ama Netanyahu'yu ikna edemiyor]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/analistler-trump-savasi-bitirdi-ama-netanyahuyu-ikna-edemiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/analistler-trump-savasi-bitirdi-ama-netanyahuyu-ikna-edemiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trump, İran ile savaşı bitirip bitirmeme konusunda çelişkili açıklamalar yapıyor. Analistler, çelişkili açıklamaların nedenini, "Trump aslında savaşı bitirdi. Artık İran'a saldırıların neden olduğu küresel krizin uzamasını istemiyor. Ancak Netanyahu'yu ikna edemiyor. Netanyahu, ülkesinde yaklaşan seçimler nedeniyle, İran savaşını daha da uzatmak istiyor" şeklinde yorumlandı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Amerika Birleşik Devletleri Başkanı <strong>Donald Trump</strong>, İran ile devam eden askeri çatışmaya ilişkin son dönemde yaptığı açıklamalarda birbirini nakzeden ifadeler kullanıyor. <strong>CBS News</strong> kanalına verdiği mülakatta savaşın büyük ölçüde tamamlandığını ifade eden <strong>Donald Trump</strong>, İran'ın hava kuvvetleri, donanması ve iletişim ağlarının imha edildiğini savundu. Harekatın çok başarılı geçtiğini dile getiren <strong>Donald Trump</strong>, "Savaş bitti sayılır" ifadesini kullanırken, diğer taraftan operasyonun hedeflerine ulaşana kadar süreceğini ve daha ileri gidileceğini kaydederek askeri faaliyetlerin sonlanmadığına işaret etti.</p>

<p>Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamalarda ise <strong>Donald Trump</strong>, savaşın bitip bitmediğine dair sorulara "Her ikisini de söyleyebilirsiniz" yanıtını vererek belirsizliği derinleştirdi. Operasyonun başında yeni bir ülke inşa etme sürecinin olduğunu savunan <strong>Donald Trump</strong>, İran'ın nükleer silah elde etmesini engelleme hedefinin baki olduğunu vurguladı. Analistler tarafından yapılan değerlendirmelerde, <strong>Donald Trump</strong>'ın küresel ekonomik krize ve petrol fiyatlarındaki dalgalanmaya neden olan bu süreci bir an evvel sonlandırmak istediği ancak müttefiki İsrail ile tam bir mutabakat sağlayamadığı ifade ediliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İsrail Başbakanı <strong>Benjamin Netanyahu</strong> ile yapılan görüşmelerde operasyonun ne zaman sonlanacağına dair kararın "ortak" alınacağını belirten <strong>Donald Trump</strong>, müttefikler arasındaki görüş ayrılıklarını da dolaylı yoldan teyit etti. Analistler, <strong>Benjamin Netanyahu</strong>'nun İsrail'deki iç siyasi durum ve yaklaşan seçimler nedeniyle savaşın kapsamını genişletmek ve süresini uzatmak istediğini kaydediyor. Bu durumun, askeri harekatı "tamamlanmış bir başarı" olarak ilan edip çekilme eğiliminde olan <strong>Donald Trump</strong> yönetimini zorladığı ve kamuoyuna yansıyan çelişkili mesajların temel kaynağını oluşturduğu belirtiliyor.</p>

<h3>TRUMP VE NETANYAHU ARASINDAKİ STRATEJİK AYRIM</h3>

<p>Siyasi gözlemciler, <strong>Donald Trump</strong>'ın "Önce Amerika" doktrini çerçevesinde askeri maliyetleri ve küresel piyasalardaki istikrarsızlığı azaltmak adına savaşı durdurma niyetinde olduğunu savunuyor. Buna karşın <strong>Benjamin Netanyahu</strong> liderliğindeki İsrail hükümetinin, İran'daki mevcut rejimin tamamen tasfiyesine odaklandığı ve bu hedefe ulaşılmadan ateşkes masasına oturmaya sıcak bakmadığı bildiriliyor. İki lider arasındaki bu öncelik farkı, operasyonun nihai amacı ve bitiş takvimi konusunda Washington ile Tel Aviv arasında gizli bir gerilime yol açıyor.</p>

<h3>KÜRESEL EKONOMİ VE PETROL PİYASALARINDAKİ BASKI</h3>

<p>Savaşın uzamasıyla birlikte Hürmüz Boğazı'ndaki sevkiyatın risk altına girmesi, dünya genelinde enerji fiyatlarının yükselmesine neden oldu. <strong>Donald Trump</strong>, ekonomik verilerin seçim vaatleri üzerindeki olumsuz etkisinden endişe duyarak operasyonu "zafer" ilanıyla bitirmeye çalışırken, bölgedeki askeri hareketliliğin devam etmesi piyasalardaki belirsizliği canlı tutuyor. Diplomatik kaynaklar, <strong>Donald Trump</strong>'ın <strong>Benjamin Netanyahu</strong>'yu ikna etme çabalarının sonuç vermemesi durumunda, ABD'nin tek taraflı bir çekilme veya operasyon ölçeğinde küçülme kararı alabileceğini ihtimaller arasında değerlendiriyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/analistler-trump-savasi-bitirdi-ama-netanyahuyu-ikna-edemiyor</guid>
      <pubDate>Wed, 11 Mar 2026 22:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/02/trump-netanyahu-44-3.jpg" type="image/jpeg" length="23970"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yeni İran Lideri Mücteba Hamaney hakkında ne biliyoruz?]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/yeni-iran-lideri-mucteba-hamaney-hakkinda-ne-biliyoruz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/yeni-iran-lideri-mucteba-hamaney-hakkinda-ne-biliyoruz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'in ölümünün ardından boşalan makam için Uzmanlar Meclisi seçim sürecini yürütürken, merhum liderin oğlu Mücteba Hamaney en güçlü adaylar arasında değerlendiriliyor. Oğul Hamaney'in konseyden en yüksek oyu aldığı belirtiliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İran İslam Cumhuriyeti'nde dini lider Ayetullah <strong>Ali Hamaney</strong>'in hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan gelişmelerin ardından, ülkenin en yüksek yönetim makamına kimin geçeceği konusu Tahran siyasetinin merkezine yerleşti. Yeni dini lideri belirleme yetkisine sahip olan <strong>Uzmanlar Meclisi</strong>, seçim sürecinin son aşamaya geldiğini ve kararın yakın bir zaman dilimi içerisinde kamuoyuna ilan edileceğini duyurdu. Süreçle ilgili açıklama yapan <strong>Uzmanlar Meclisi</strong> Üyesi Ayetullah <strong>Ahmed Hatemi</strong>, halefin belirlenmesi konusunda yürütülen çalışmaların neticelendiğini ifade etti. Bu kapsamda, 56 yaşındaki <strong>Mücteba Hamaney</strong>, babasının ölümünden sonra makam için adı en çok telaffuz edilen figür olarak dikkat çekiyor.</p>

<p><strong>Mücteba Hamaney</strong>, 1969 yılında Meşhed kentinde dünyaya geldi ve eğitim hayatının önemli bir kısmını Şii dünyasının ilim merkezlerinden biri olan Kum kentinde tamamladı. Gençlik yıllarında İran-Irak Savaşı'na katılarak cephede görev alan Hamaney, resmi bir hükümet sıfatı taşımamasına rağmen yıllar içinde rejim hiyerarşisi içerisinde stratejik bir konum elde etti. Özellikle <strong>Devrim Muhafızları Ordusu</strong> ile kurduğu yakın temaslar ve askeri bürokrasi üzerindeki nüfuzu, adaylık sürecinde elini güçlendiren temel unsurlar arasında gösteriliyor. 2019 yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından yaptırım listesine dahil edilen Hamaney'in, <strong>Besiç</strong> milisleri ve <strong>Kudüs Gücü</strong> gibi kritik yapılarla koordineli çalıştığı biliniyor.</p>

<h3>DİNİ RÜTBE VE MEŞRUİYET TARTIŞMALARI</h3>

<p>Ülkenin yönetim yapısında yapılacak bu köklü değişim, 1979 yılındaki İslam Devrimi ile sona eren monarşik sistemin ardından "hanedan siyaseti" eleştirilerini de beraberinde getiriyor. <strong>Mücteba Hamaney</strong>'in adaylığına dair bir diğer tartışma konusu ise Şii mezhebi içindeki dini rütbesinden kaynaklanıyor. Hali hazırda "Hücetülislam" rütbesine sahip olan Hamaney, babasının taşıdığı "Ayetullah" unvanına henüz sahip bulunmuyor. Dini liderlik makamı için geleneksel olarak aranan "Ayetullah" şartı, adaylık sürecindeki en önemli hukuki ve dini eşiklerden biri olarak değerlendiriliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Buna karşın, 1989 yılında Ayetullah <strong>Humeyni</strong>'nin vefatından sonra <strong>Ali Hamaney</strong>'in liderlik makamına seçilmesi sürecinde uygulanan prosedürel değişikliklerin bir benzerinin oğlu için de uygulanabileceği ifade ediliyor. Merhum lider <strong>Ali Hamaney</strong> de göreve gelmeden hemen önce benzer bir süreçten geçerek dini unvanını yükseltmişti. 28 Şubat tarihinde düzenlenen saldırılarda hem babasını hem de eşini kaybeden <strong>Mücteba Hamaney</strong>'in muhtemel liderliği, bölgedeki jeopolitik dengeler ve İran'ın Batı dünyası ile olan diplomatik ilişkileri açısından kritik bir dönüm noktası teşkil ediyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/yeni-iran-lideri-mucteba-hamaney-hakkinda-ne-biliyoruz</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Mar 2026 22:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/03/mucteba-hamaney.jpg" type="image/jpeg" length="83429"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Suriye’de Kürtlerin hayal kırıklığı gerçekçi mi?]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/suriyede-kurtlerin-hayal-kirikligi-gercekci-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/suriyede-kurtlerin-hayal-kirikligi-gercekci-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bu yazıyı Suriye’den yazıyorum. Gördüklerimle kamuoyunda söylenenler arasında uçurumlar var ve gerçeği yansıtmıyor çoğu…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Kemal Öztürk </em></strong></p>

<p>Halep’te, YPG ile Suriye Ordusu arsında 6 Ocak 2026’da ilk çatışmaların başladığı Şeyh Maksut mahallesine girdiğimde büyük bir şaşkınlık ve üzüntü yaşadım. Çünkü gördüğüm sokaklar, yollar, evler adeta mülteci kampına benziyordu. Neredeyse 15 yıl, kendini Kürtlerin temsilcisi diye tanıtan YPG’nin kontrolünde kalan bu mahalle, Lübnan’da gördüğüm Sabra ve Şatilla mülteci kamplarına benziyordu. Yollar çukur dolu, her yer çamur. Elektrik kabloları açıkta, örümcek ağı gibi her yeri sarmış, evler yıkık dökük ve insanların fakirliği ilk bakıldığında yüzlerinden anlaşılıyor. Dolaştığım sokaklarda çatışma ya da savaş olmamıştı ve bu sefalet yeni değildi. YPG buraları imar edeceğine parayı başka yere harcamıştı, yerin altındaki tünellere.</p>

<h3>Caminin İçinden Geçen Tüneller</h3>

<p>Şeyh Hasan Cami Şeyh Maksut mahallesinin kenarında ve Halep’i yukarıdan gören bir yere sahip. Camiye YPG militanları tarafından el konulmuş ve içine kum torbalarıyla siperler hazırlanmış. Duvarları kırılmış ve keskin nişancılara ateş alanı yapılmış. Caminin tam ortasında büyük bir çukur açılmış ve altına kazılan tünellere geçiş yolu haline getirilmiş. Mahallenin içine doğru giden birçok tünel var. Cami çok sert bir kayanın üzerine inşa edilmi bu yüzden tünellerin zorlukla kazıldığı belli oluyordu. Zemini çamur olan bu karanlık tüneller yüzlerce metre birçok yöne doğru devam ediyordu. Tünellerde zorlukla ilerlerken çok sayıda tuzak ve mayın olduğunu anlatıyordu beraber yürüdüğümüz güvenlik görevlisi.</p>

<p>YPG militanları bu tünellerden geçerek camiye geliyor, buradan ateş edip çatışmaya giriyor ve sonra aynı tünelden kaçıp mahallenin içine saklanıyordu. Burada şiddetli çatışmaların olduğu caminin harabeye dönen yapısından belli oluyordu. Kubbesinde, duvarlarında büyük top mermisi delikleri vardı. Kıble tarafında “Allah” yazısının altında kum torbaları vardı ve duvar kurşunla delik deşik edilmişti.</p>

<p>Caminin karşısındaki binalara keskin nişancılar, ağır makineli tüfekler yerleştirilmiş ve buradan ateş açılmıştı. O nedenle buradaki apartmanlar da çatışmalarda harabeye dönmüştü.</p>

<p>Camideki ve etrafındaki çatışmalarda zora giren YPG militanları mahallenin içlerine doğru kaçmış ve bu kez bir hastaneyi mevziiye çevirmişti. Hastaneye girdiğimde burada da şiddetli çatışmaların olduğunu duvarlardaki kurşun ve roket izlerinden anlayabiliyordum. Yerlere stetoskoplar, ilaçlar ve hastane malzemeleri dağılmıştı. Duvarlarda asılı Abdullah Öcalan posterleri yırtılıp yere atılmış, hasta odalarındaki yataklar, sedyeler sağa sola savrulmuştu.</p>

<p>Burası da cami gibi bir savaş alanıydı ve Suriye güçleriyle YPG militanlarının çatışma mevziisi olmuştu.</p>

<h3>Şeyh Maksut’taki Sefalet</h3>

<p>Şeyh Maksud mahallesinin her yanının böyle olduğu düşünülmesin çünkü her yerde çatışma olmamıştı. O bölgeleri dolaştığımda bu kez sefaletin, yokluğun, geri kalmışlığın derin izlerini gördüm sokaklarda. Doğrusu çok üzüldüm, Kürtlere reva görülen bu yaşam şekli utanılacak bir durumdu. İç savaştan önce Halep’in sanayi bölgesinin çalışan işçileri bu mahallerde otururdu. Yani aslında fakirlerin mahallesiydi. Fakat YPG burayı kontrol altına aldıktan sonra demografi tamamen değişti. % 45 olan Kürt nüfus % 80’e çıktı, Araplar ve Hıristiyanlar buradan göçtü. İç savaş ve YPG yönetiminde iki mahallenin fakirliği ve sefaleti daha da arttı.</p>

<p>YPG mahalledeki yolları, elektrik sistemini, alt yapıyı düzelteceğine yerin altında tüneller kazmaya harcadı paraları.</p>

<p><a href="https://kemalozturk.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/suriye-yollari_0002.webp" rel="nofollow" title="suriye-yollari_0002"><img alt="" decoding="async" height="2016" sizes="368px" src="https://kemalozturk.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/suriye-yollari_0002.webp" width="1512" /></a></p>

<p><a href="https://kemalozturk.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/suriye-yollari_0003.webp" rel="nofollow" title="suriye-yollari_0003"><img alt="" decoding="async" height="2016" sizes="368px" src="https://kemalozturk.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/suriye-yollari_0003.webp" width="1512" /></a></p>

<p><a href="https://kemalozturk.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/suriye-yollari_0004-scaled.webp" rel="nofollow" title="suriye-yollari_0004"><img alt="" decoding="async" height="2560" sizes="368px" src="https://kemalozturk.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/suriye-yollari_0004-scaled.webp" width="1920" /></a></p>

<h3>YPG Halkı Muzdarip Etti</h3>

<p>Kürt mahallerinde yaşayanlar örgütün sert baskısı altına hayatlarını sürdürdü. Bu nedenle kameralar karşısında konuşmak istemediler. Biraz cesur olanları YPG’nin mahalleye hiçbir yatırım yapmadığını, Araplarla Kürtler arasında ayrım yaptığını, keyfi uygulamalarla insanları tutukladığını anlattı. Özellikle dindar olanlar camilere ve dini hayata karşı YPG’nin düşmanca davranmasından şikayet ettiler.</p>

<p>Aslında bu şikayetleri dinlemeseydim bile mahallede gördüğüm sefalet ve yokluk YPG’nin nasıl kötü bir yönetim sergilediğini, halkı muzdarip ettiğini ve insanları canından bezdirdiğini anlayabiliyordum. YPG’nin diğer yönettiği şehirlerde de durumun aynı olduğunu, oradaki halkla yapılan röportajlardan anlayabiliyorduk.</p>

<p>Tüm bunlar YPG’nin Suriye’nin üçte birini kontrol ettiği muazzam büyük coğrafyada, eline geçen büyük fırsatı nasıl kaçırdığını gösteriyor. Halkın gönlünü kazanacağına, onlarla iş birliği yapıp şehirleri mamur edeceğine ve örnek bir yönetim sergileyeceğine yerin altına tüneller kazmakla geçirmişti yıllarını.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>Dünyadaki SDG-YPG Algısındaki Yanlışlar</h3>

<p>Halep’ten Rakka’ya doğru gidiyorum ve arabada yazıma devam ediyorum. Ters yola girmiş arabalara şoför arkadaşım şaşırmıyor nedense. Bense Halep’ten Rakka’ya giden yolda etraftaki sefalete, harabe haline gelmiş binalara ve köylere bakıyorum. Bir ülke ancak bu kadar yokluk ve sefalet içinde olabilir. 60 yıllık diktatörlük, 14 yıllık iç savaş bu güzel ülkeyi ve toprakları perişan etti ve hâlâ da huzura kavuşamadı bu ülke.</p>

<p>Şimdi YPG’nin, Dürzilerin, Nusayrilerin özerklik, bağımsızlık talepleri yüzünden, İsrail’in işgali ve terörü nedeniyle acı çekmeye devam ediyor ülke. İnsani olarak beni çok derinden etkiliyor bu acı tablo.</p>

<p>Rakka ve Deyri Zor Arap şehirleriydi ve oraya Arap aşiretleri hakimdi aslında. ABD’nin zorlaması ve maddi sebeplerden dolayı bu aşiretler 2015’de SDG çatısı altında YPG ile iş birliğine gittiler. Bu iki şehre Haseke, Ayn El Arab, Kamışlı, Deyr Hafir katıldı. SDG’nin tüm masraflarını ABD ödedi ve üstelik bu bölgelerdeki petrol gelirleri de SDG’ye verildi.</p>

<p>SDG komutanlığına getirilen Mazlum Abdi yüzünden sayıları 45 Bini bulan silahlı gücün tamamının YPG kontrolünde olduğu imajı yayıldı. Hatta Mazlum Abdi silahlı güçlerinin sayısının 100 Bini bulduğunu açıkladı ama bu gerçek değildi. Bir başka bilinmeyen gerçek ise YPG aşiretler üzerinde hiçbir zaman tam kontrole sahip olmadı.</p>

<p>Buna rağmen dünyadaki algı Kürtlerin (YPG kendini tüm Kürtlerin temsilcisi olarak lanse ediyordu ki bu da doğru değildi) Suriye’de büyük bir güç olduğu yönündeydi fakat saha gerçeği ile uzaktan yakından alakası yoktu bunun.</p>

<p>Tüm bu gerçek olmayan algıların üzerine bir de YPG kontrolünde olan şehirlerde tıpkı Halep’in iki mahallesinde olduğu gibi çok kötü bir yönetim, ırkçılık, ayrımcılık, yolsuzluk yaparak kendi sonunu hazırladı.</p>

<h3>Şehirler nasıl bu kadar kolay el değiştirdi?</h3>

<p>YPG kontrol ettiği tüm bölgelerde Kürt olmayan, kendi ideolojisini benimsemeyen kesimlere karşı (bunlar içinde Kürt aşiretleri de vardı) ayrımcı ve ırkçı bir politika izledi. ABD yardımları, petrol gelirleri, elektrik gelirleri, vergiler ve ticaretten elde ettiği parayı kendi örgüt çıkarları için kullandı ve büyük yolsuzluklar yapıldı. Milyarlarca dolardan bahsediyorum.</p>

<p>SDG’nin kurucularından Salih Müslim’in yeğeni Dr. Usame Müslim ile Halep’te görüştüğümde bu konuda şunu söyledi, “YPG komutanları yolsuzluktan zengin oldu ve hepsi yurt dışına servet kaçırdı. Ne Kürtlere ne Araplara elde ettikleri gelirlerden pay verdiler. Halkımız daha da fakirleşti ve YPG’nin yönettiği tüm bölgelerde sefalet hakim oldu.”</p>

<p>Bu adaletsizlik sonunda bazı Arap aşiretlerinin canına tak etti ve 2023 yılında Deyri Zor’da YPG’ye karşı isyan ettiler. Yoğun çatışmalar yaşandı ve Halep’in kuzey kırsallarına kadar sıçradı. ABD duruma müdahale etmedi, hatta gizlice YPG’ye destek verdi. İran ve Esed rejimi ise örgütün ABD silahlarıyla Arap aşiretlerini ezmesini sadece izledi. Sonunda Arap Aşiretleri büyük kayıplar vererek geri çekildi. Fakat SDG’nin dağılma süreci bu şekilde başlamış oldu.</p>

<p>YPG hiçbir zaman Arap aşiretlerinin istek ve taleplerini dikkate almadı, ABD’nin desteği ile büyük şehirleri ve toprakları elinde tutacağını düşündü. Bu hayati bir yanılgıydı ve bu yılın başında acı gerçekle yüzleşti.</p>

<p>Ahmet Şara ise akıllınca bir siyaset güderek Arap aşiretleriyle sıcak ilişkiler kurdu ve yanına çekmeyi başardı. Bu sıcak ilişki sonucunda Arap aşiretleri 10 Mart mutabakatını destekledi.</p>

<p>Ancak Kandil dağındaki PKK komutanları anlaşmadan memnun değildi ve Mazlum Abdi onların sözünden asla çıkamazdı. PKK’nın isteğiyle YPG Halep’in iki mahallesinde Suriye ordusuyla çatışmaya girdi ve büyük yenilginin başlangıcı bu hatalı karar oldu. Arap aşiretleri bir bir SDG’den ayrıldığını duyurdu ve Şam yönetiminin saflarına geçti. Böylece aslında Arap aşiretlerinin kontrolünde olan Rakka, Deyri Zor, Deyir Hafir birkaç gün içinde hızlıca el değiştirdi. Bu tüm dünyada bir şok etkisi yarattı ama Suriye gerçeğinde şaşırtıcı bir durum değildi aslında. Herkes o şehirleri Arap aşiretlerinin yönettiğini biliyordu.</p>

<p>YPG zulmettiği halkın saf değiştirmesini “ihanet” olarak tanımladı fakat asıl gerçek, milli Kürtler dahil, halk zulümden kendini kurtarmak için saf değiştirmişti.</p>

<h3>ABD YPG’yi neden tasfiye etti?</h3>

<p>Mazlum Abdi ABD Başkanlarıyla görüşmelerini süsleyerek basına servis etmesinden kısa bir süre sonra büyük bir duygusal çöküş ve hayal kırıklığı ile yüzleşti.</p>

<p>Suriye Özel temsilcisi Tom Barrack bir Twitter paylaşımıyla artık SDG ile işlerinin bittiğini ve Suriye hükümetiyle çalışacaklarını duyurdu. Galiba silahlı Kürt hareketinin kırılma noktalarının en ikonik durumuydu bu mesaj. YPG bir anda ortada kaldı ve bu kez de Şam hükümetinin arkasında duran ABD’yi “ihanetle” suçladı.</p>

<p>YPG’nin Suriye sahasındaki gerçekleri çarpıtarak kandırdığı diasporadaki Kürtler sanırım Mazlum Abdi’den daha fazla duygusal kırılma yaşadı ve öfkeyle herkesi suçlu ilan etti. Türkiye suçlanan devletlerin başında geliyordu. DEM partisi şehirlerde gösteriler yaparak YPG’yi düştüğü hayal kırıklığı çukurundan çıkarmaya çalıştı ama beyhude bir çabaydı bu da.</p>

<p>ABD sahadaki gerçekleri görmüş, Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın, Katar’ın ve birçok ülkenin destek verdiği, güçlü bir liderlik sergilen Ahmet Şara’nın karşısında SDG’ye destek vermenin artık anlamsız olduğunu anlamıştı. YPG ve PKK’nın ABD’ye sonsuz güveni ve tarihten ders almaması aslında en büyük hayal kırıklığının nedeniydi.</p>

<h3>Kürtler Değil YPG Sükutu Hayal Yaşamalı</h3>

<p>Suriye’de Kürtlerin tamamı YPG’yi desteklemez. İdeolojik olarak çok farklıdır ve camileri yıkıp siper yapan sosyalist YPG’ye karşın son derece dindarlardır. Ancak güçleri olmadığından statükoyu değiştiremememiş ve sessiz kalmışladır.</p>

<p>Tüm bu politikaların, çatışmaların, ittifakların Suriyeli Kürtlerle bir alakası bulunmuyor. Dolayısı ile ABD ve Arap aşiretlerinin SDG’yi terk etmesi sonrası buradaki ayrılıkçı olmayan Kürtler herhangi bir sükutu hayal yaşamadı. İşin doğrusu sükutu hayal yaşaması gereken YPG ve PKK. Süreci okuyamadılar, müzakere edemediler, imza attıkları anlaşmalara uymadılar, şehirleşemediler, halkın gönlünü kazanamadılar. Tüm bunları yapan bir örgütle ne devletler, ne aşiretler ne de aklı olan kimse çalışmak ister.</p>

<p>Kaynak: Al Jazeera </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/suriyede-kurtlerin-hayal-kirikligi-gercekci-mi</guid>
      <pubDate>Thu, 29 Jan 2026 16:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/01/suriye-2.webp" type="image/jpeg" length="91538"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahıska sürgününün yıldönümünde hafıza tazeleme.. Nasıl sürüldüler]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/ahiska-surgununun-yildonumunde-hafiza-tazeleme-nasil-surulduler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/ahiska-surgununun-yildonumunde-hafiza-tazeleme-nasil-surulduler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[71 yıl önce, 14 Kasım 1944'te dönemin Rusya lideri Stalin imzasıyla çıkarılan bir kararla, Ahıska Türkleri sürgüne gönderildi. 86 bin Türk Müslüman nüfus, Ahıska'dan Fergana'ya, Fergana'dan Krosnadar'a nasıl sürüldüler]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dünya Bülteni / Haber Merkezi</strong></p>

<p>Ahıska bugünkü Gürcistan topraklarının güney batısına kurulu bir şehir. Türkiye sınırına 15 kilometre uzaklıkta, Posof ırmağının iki yakasında. Ruslar bu bölgeye Meshetya diyorlar. Bundan dolayı Ahıska Türkleri, Meshet Türkleri olarak da adlandırılıyor. </p>

<p>Ahıska bölgesi, 1578 yılında Osmanlı Devleti’nin yönetimine geçti ve eyalet merkezi haline getirildi. 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşının ardından imzalanan Edirne Antlaşması’yla Ahıska, Rusya’ya bırakıldı. Bu savaştan sonra bölgeden Müslüman ve katolik nüfusun önemli bölümü Osmanlı topraklarına göç etti. </p>

<p>Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bölge bu kez Sovyetler Birliği sınırları içinde kalan Gürcistan’a bağlandı. Ancak Sovyet dönemi Ahıska Türkleri için zorlu bir dönemin de başlangıcıydı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya'sı ile Sovyet Rusya arasında yaşanan çarpışmalar Kafkasya ve Kırım’daki yüzbinlerce Türk için acı dolu yılları da beraberinde getirdi.</p>

<p>Silah altına alınan 40 bin Türk başkalarının savaşı için hayatını verdi. Cepheden dönmeyi başaranlarsa ummadıkları bir manzara ile karşılaştı. Bıraktıkları evlerde artık aileleri değil başkaları oturuyordu. Nazilerle işbirliği yapmakla suçlanan Müslümanlar Orta Asya’ya sürülmüştü.</p>

<p><strong>STALİN'İN KARARIYLA 86 BİN TÜRK SÜRGÜN EDİLDİ</strong></p>

<p>“Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin devlet sınırını korumak üzere sınır şehri Ahıska’da yaşayan 86 bin Türk ve Müslüman’ın Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a tahliye edilmesine karar verilmiştir.” Ahıska Türkleri'nin acı dolu sürgün hikayesini başlatan, Stalin imzalı işte bu karardı. </p>

<p>Karar uyarınca ahıska türklerinin 40 bini Kazakistan’a, 30 bini Özbekistan’a, 16 biniyse Kırgızistan’a göç ettirilecekti. Bu karardan üç buçuk ay sonra, 14 Kasım 1944’te Ahıska bölgesinin beş ilinden sürgüne gönderildiler. Sahip oldukları ne varsa geride bırakarak sürgün trenlerine bindirildiler. Vagonlarda zor koşullardaki yolculuk altı hafta sürdü. 17 bin kişi açlık, soğuk ve hastalıklara dayanamadı ve hayatını kaybetti..</p>

<p>Ahıska Türkleri'nin yaşadıkları acı bu zorlu yolculukta da sona ermedi. Yolculuk sonunda Ahıskalıları çok ağır hayat şartları bekliyordu. Çalışma kamplarında kadın, yaşlı, çocuk ayrımı yapılmadan en ağır işlere sürüldüler. Ahıska Türkleri'nin şehirlerde yaşamaları yasaktı. Köylerini izin almadan terk etmeleri de kurallara aykırıydı. Bir nevi sıkıyönetim altında yaşamaya başladılar. Kuralları ihlal etmeleri halinde aileleriyle birlikte 25 yıl Sibirya’ya sürgüne gönderilme tehdidi altındaydılar. Üstelik yeni yerleşim bölgesindeki coğrafi özelliklere adapte süreci de zor oldu. Salgın ve bulaşıcı hastalıklardan, açlık ve ilaçsızlıktan 30 bin Ahıskalı daha hayatını kaybetti</p>

<p><strong>İKİNCİ KEZ YERLERİNDEN EDİLDİLER</strong></p>

<p>1944 yılındaki sürgünün ardından, Ahıska Türkleri'nin bir bölümü, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan sınırlarının kesiştiği noktada yer alan Fergana vadisine yerleşti. Ana vatanlarına geri dönüşlerine izin verilmeyen Ahıska Türkleri, bu bölgede kendilerine yeni bir hayat kurdu. Toprağı ekip biçti, ev, mülk sahibi oldu. Ancak bu düzen 45 yıl sürebildi. 1989 yılının Haziran ayında patlak veren olaylar, Ahıska türklerini bir kez daha evinden, toprağından etti. Yaşanan olayların çıkış nedeni, bugün halen tartışılıyor. Bilinen, Ahıska Türkleri'nin Özbeklere zulmettikleri iddiasıyla başlatılan karalama kampanyasının bölge halkları arasında gerilime yol açtığı.</p>

<p>23 Mayıs 1989'da pazar yerinde bir Özbek ve Ahıska Türk'ü arasında çıkan tartışma kısa sürede alevlendi. Ahıskalı ve Özbek gençlerin karşı karşıya geldiği olaylarda, ilk ölüm 3 Haziran günü yaşandı. Onu takip eden birkaç günde 300 kişi hayatını kaybetti. Ahıska Türkleri'nin kırmızı boyayla işaretlenen evleri yağmalandı, binden fazla ev yakılıp yıkıldı. </p>

<p>Canlarını kurtaran Ahıskalılar güç şartlarda sahip oldukları ne varsa geride bırakmak ve evlerini ikinci kez terk etmek zorunda kaldı. Ahıska Türkleri askeri uçaklar ile Rusya’nın Kursk, Belgorod, Tula, Smolensk vilayetlerine taşındı. Fergana’dan 20 bin Ahıska Türkü'nün ayrılmasıyla boşalan ev ve iş yerlerine ise Özbek halkı yerleşti. </p>

<p>1989 olaylarını takip eden bir yıl boyunca Özbekıstan'da yaşayan yaklaşık 100 bin Türk, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Rusya'ya göç etmek zorunda kaldı. Moskova kaynaklı medyaya göre, Ahıska Türkleri'ni, Rus askerleri kurtarmıştı. Ancak yine iddialara göre, Özbeklerle Ahıskalıların karşı karşıya getirilmesinde etkili olan bizzat Sovyet İstihbarat Örgütü KGB'ydi. </p>

<p><strong>BİR KEZ DAHA SÜRÜLDÜLER</strong></p>

<p>1991 yılında Rusya’da yaşayan Sovyetler Birliği vatandaşlarına vatandaşlık hakkı verilmesine ilişkin bir yasa çıkartıldı. Ancak buna rağmen, Rusya'nın Krasnodar bölgesinde yaşayan Ahıskalılar bu haktan mahrum bırakıldı. Zira çoğunun nüfus kaydı bile yoktu. Resmen Rus vatandaşı olmadıkları için, yerel makamlar Ahıska Türkleri'nin toprak kira sözleşmelerini iptal etti. Yasa dışı göçmen olduklarını ileri sürerek eğitim almalarını engelledi. </p>

<p>Ahıskalılar bugün halen sağlık yardımlarınden yararlanamıyor, emniyet güçlerinin düzenli pasaport kontrolleri sırasında kötü muameleye maruz kalıyor ve evlilikleri tanınmıyor. 2002 yılında yüzlerce</p>

<p>Ahıskalı seslerini duyurmak umuduyla açlık grevine bile gitti. Ancak yaşadıkları acı son bulmadı. Dönemin Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Alvaro Hil Robles, 20 Nisan 2005 tarihinde Strasbourg’da Avrupa Birliği Bakanlar Kurulu Komitesi önünde okuduğu raporla; Krasnodar bölgesinde yaşayan Ahıska Türkleri'nin durumunu gözler önüne serdi: </p>

<p>"Feci durumdalar. Ellerinde kimlik olmadığı için hepsi illegal statüde bulunuyorlar. Yerel görevlilerin keyfi davranışlarına, hakaretlerine maruz kalıyor ve en temel haklardan yoksun bırakılıyorlar. Yabancı düşmanı olan Krasnodar bölge makamları, sürekli yalan söylüyorlar ve olumlu adımlar atmayı reddediyorlar."</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Krasnodar’daki yerel yetkililer, Ahıska Türkleri'nin tarihi anavatanları Gürcistan’a gitmeleri gerektiğini savunuyordu. Moskova yönetimi ise "mevcut durumu çok iyi bildiği halde” duyarsız kalmakla suçlandı. Bugün bölgede yaşayan 12 bin Ahıska Türkü yasadışı mülteci konumunda. Bu nüfusun yeni bir sürgüne daha gönderilmek istenmesiyse endişeleri arttırıyor.</p>

<p><strong>SÜRGÜNÜN GERÇEK NEDENİ</strong></p>

<p>1944 sürgününün ardındaki karar Ahıska Türkleri'nin Naziler'le işbirliği yaptığı iddiasıydı. Fakat 2. Dünya Savaşı'nın devam ettiği süreçte erkeklerin çoğu zaten cephedeydi. Geride kalanlarsa kadın, çocuk ve yaşlılardı. Sovyetler Birliği dağıldığında sürgünün arkasındaki asıl gerçek de ortaya çıktı. Kırım ve Ahıska Türkleri'nin sürgünü Sovyet arşivlerinde "Karadeniz çevresinin Türkler'den temizlenmesi" ifadeleriyle yer alıyordu. </p>

<p>Zira Ahıskalılar, Sovyetler Birliği'nde yaşayan halklar arasında kimliğinde "Türk" ifadesi bulunan tek topluluktu. Hatta iddialara göre bu sürgün on yıl öncesinden planlanmaya başlanmıştı. Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler'den tüm bu iddiaları kuvvetlendiren bir karar geldi. 1956 yılında kafkasya Müslümanlarına itibarları iade edildi. Bölge halklarının pek çoğu bu kararın ardından yurtlarına döndü.</p>

<p>Ancak Ahıskalılar tıpkı Kırım Türkler'i gibi geri dönmesine izin verilen halklara dahil edilmedi. Yurdundan edilen bir halk, komünist dönem boyunca Sovyet coğrafyasının farklı noktalarında yaşam mücadelesini sürdürdü. Gittikleri her coğrafyada farklı zorluklarla karşılaştılar. Ahıska Türkleri'nin kendi vatan topraklarına ne zaman kavuşacağıysa muamma.</p>

<p><strong>AHISKA TÜRKLERİ BUGÜN DOKUZ AYRI ÜLKEDE</strong></p>

<p>Bugün Gürcistan sınırları içindeki ahıska bölgesinin nüfusu, 18 bin 500 civarında. Ancak bunların sadece çok küçük bir bölümü Ahıska Türk'ü. Vatanlarından edilen Ahıska Türkleri'nin çoğu halen mülteci konumunda. Avrupa komisyonunun hazırladığı raporlara göre mülteci konumunda olan Ahıskalılar'ın sayısının 425 bini bulduğu tahmin ediliyor. </p>

<p>Bazı kaynaklara göreyse bu rakam 630 bine kadar çıkıyor. Ahıskalılar bugün dokuz ayrı ülkede, dört bin 200 ayrı yerleşim birimine dağılmış şekilde yaşıyor. Bugün nüfuslarının en yoğun olduğu ülkelerin başında Kazakistan geliyor. Bunun yanı sıra Türkiye'de, Azerbaycan'da, Rusya'da, Özbekistan'da, Kırgızistan'da ve Ukrayna'da yüz binlerce Ahıska Türkü'nün yaşadığı tahmin ediliyor.</p>

<p>Ahıska Türkleri'nin ana vatanı olan Gürcistan topraklarında bugün yaşayan Ahıskalılar'ın sayısı ise sadece bin. Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri Ahıska Türkleri'ne göçmen statüsü tanıyor. İlk etapta beş bin Ahıskalı, ABD'ye göç ederken, bugün 15 bin civarında Ahıska Türk'ü Amerika'da yaşıyor.</p>

<p><strong>VATANA DÖNÜŞ</strong></p>

<p>Sovyetlerin çöküşünden sonra Ahıska Türkleri için yeni bir dönem başladı. Ancak Ahıskalılar'ın Gürcistan'da kalan topraklarına dönme isteği Tiflis yönetimi tarafından sıcak karşılanmadı. Zira Ahıska'nın da içinde yer aldığı Cavaheti'de artık Ermeni nüfus yaşıyordu. Gürcistan 1999 yılında Avrupa Konseyi'ne üye olurken Ahıska Türkleri'nin geri dönüşü için birtakım taahütlerde bulundu. </p>

<p>Geri dönüşün 12 yıl içinde yani 2011 yılında tamamlanması konusunda mutabakata varıldı. Gürcistan parlamentosu 2007 yılında, Avrupa Konseyi'nin de zorlamasıyla ''gerı dönüş'' yasasını kabul etti. Yasadan faydalanmak isteyen Ahıska Türkleri, geri dönmek için Gürcistan makamlarına başvurmaya başladı. </p>

<p>Bölgeden 86 bin kişi çıkarılsa da başvuruların 10 bini geçmemesi dikkati çekti. Üstelik Gürcistan hükümeti binlerce kişinin başvurusunu da evraktaki eksiklikler nedeniyle reddetti. Dokuz bin beşyüz kişiye yani başvuruda bulunanların yüzde 90'ına bu hak verilmedi.</p>

<p><strong>GERİ DÖNÜŞE ETNİK SORUN ENGELİ</strong></p>

<p>Gürcistan uzun süredir Abhazya ve Güney Osetya’da ayrılıkçı hareketlerle boğuşuyor. 2008 yazındaki savaşın ardından Güney Osetya ve Abhazya'nın bağımsızlıklarının Rusya tarafından tanınması toprak bütünlüğü konusunda Tiflis yönetimini sıkıntıya sokuyor. </p>

<p>Ancak Gürcistan'daki etnik sorunlar Abhazya ve Güney Osetya'yla sınırlı değil. Ahıska’nın bugün içinde yer aladığı Cavaheti bölgesinde nüfusun çoğunluğunu Ermeniler oluşturuyor. Bölgeyi Erivan’a bağlamak isteyen Javak ve Virk gibi yerel unsurlara göre Cavaheti tıpkı Karabağ ve Türkiye’nin bir bölümü gibi 'Büyük Ermenistan'ın bir parçası. Bu bölgede Ermenistan para birimi dram kullanılıyor. </p>

<p>Üstelik gençlerin çoğu üniversiteye gitmek için Gürcistan'ı değil, Ermenistan'ı tercih ediyor. Bu hassas dengede "Cavaheti ikinci bir Karabağ mı olacak?" sorusu bugün bile gündemdeki yerini koruyor.</p>

<p>Bölge aynı zamanda Hazar petrollerini Akdeniz'e taşıyan Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının da güzergahında olması nedeniyle stratejik bir öneme sahip. Gerek Gürcistan, gerekse Türkiye ve Azerbaycan bölgede hattın geleceğini tehlikeye sokacak yeni bir etnik gerilimden endişe duyuyor. Bölge 2008'de tamamen boşaltılan Ahılkelek'teki Rus askeri üssüne de ev sahipliği yapıyordu. Cavaheti'deki Ermeni gruplar bu üssün kapanmasına uzun süre direnmişti</p>

<p><strong>KIRGIZİSTANDAKİ AHISKALILAR</strong></p>

<p>Kırgızistan’da, halen 50 bine yakın Ahıskalı Türk yaşıyor. Anavatanları Ahıska’dan zorla göç ettirilen Ahıskalılar, Kırgızistan’da yaşamın her alanında yer alsalar da vatan özlemleri sürüyor. Doğup büyüdükleri Ahıska’dan sürgün edilen Ahıska Türkleri'nin bir bölümü Kırgızistan’a yerleştirildi. </p>

<p>Göç sırasında büyük sıkıntılar çeken Ahıskalılar, Kırgızistan’a ulaştıklarında sıcak karşılandılar. Kırgızlar'ın evlerinde konuk edilip sofralarında ağırlanan Ahıskalılar Kırgızistan’da yer edinip yaşamaya başladı.</p>

<p>Tarım ve hayvancılık alanındaki becerilerini Kırgızistan’a da taşıyan Ahıskalılar, başta başkent Bişkek olmak üzere, Çuy bölgesi, Talas, Calalabad ve Oş kentlerinde yerleştirildi. Bugün sayıları 50 bini bulan Ahıskalılar, bir Kırgızistan vatandaşı olarak yaşamın her alanında yer alabiliyor. 71 yıl önce zorla koparıldıkları yurtlarına dönüş yollarının açılıyor olması özellikle yaşlı kuşakları heyecanlandırsa da gençler bu konuda pek istekli gözükmüyor. </p>

<p>Her yıl 14 Kasım haftasında Ahıska Sürgünü Anma Toplantısı yaparak toplumsal birliklerini de koruyan Ahıskalılar dramlarını her fırsatta dünyaya duyuruyor. Son olarak çekilen belgesel filmde, Ahıskalılar'ın zorla göç ettirilmeleri ve günümüzdeki yaşamları anlatılıyor. </p>

<p><strong>STALİN SÜRGÜNLERİ</strong></p>

<p>1864 yılında yaşanan büyük Çerkes sürgünü, Kafkas halklarının yaşadığı son zorunlu göç acısı değildi. İkinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde Kuzey Kafkasya ve Kırım'daki halklar için, Nazilerle işbirliği yaptıkları suçlamasıyla sürgün kararı çıkarıldı. </p>

<p>Sürgün kararlarının altında bizzat dönemin Sovyet lideri Stalin'in imzası vardı. Kırım Türkleri, 18 Mayıs 1944 gecesi toplu halde vagonlara bindirilerek Orta Asya'ya gönderildi. Sürgüne zorlananların büyük bir bölümü kadın ve çocuklardı. Kırım Türkleri sürgün yolunda nüfuslarının yarısına yakınını kaybetti.</p>

<p>Kırım Türkleri'nden önce sürgün acısını yaşayanlar ise Karaçay Türkleri oldu. 2 Kasım 1943 günü binlerce Karaçay Türkü evlerini terk etmek zorunda kaldı. </p>

<p>Balkar Türkleri ise aynı acıyı 8 Mart 1944'te yaşadı. Sürgün acısını yaşayan Türkler'e son olarak Ahıskalılar eklendi. </p>

<p>Kuzey Kafkasya halkalarından Çeçen ve İnguşlar da o dönemde sürgün acısını yaşadı. 23 Şubat 1944 arifesinde Çeçen-İnguş Otonom Cumhuriyeti’nin tüm vatandaşları tüm kasaba ve köylerin meydanlarında Kızıl Ordu Günü’nü kutluyordu. </p>

<p>Güvenlik güçleri tüm meydanların etrafını sardı ve askeri komutanlar da her bir meydanda vatandaşlara tüm Çeçen ve İnguş halkının Orta Asya ve Sibirya’ya sürgüne gönderilmesine ilişkin Yüksek Sovyet Kararnamesi’ni okudu. </p>

<p>Sürgüne gönderilen halkları, sürüldükleri bölgelerde de ağır yaşam koşulları bekliyordu. Çalışma kamplarında kadın, yaşlı, çocuk ayrımı yapılmadan en ağır işlere sürüldüler. Şehirlerde yaşamaları yasaktı. Köylerini izin almadan terk etmeleri de kurallara aykırıydı. Stalin'in ölümünün ardından Çeçen ve İnguşlar'ın yurtlarına dönmelerine izin verildi. Kırım Türkleri ise vatana dönüş için Sovyetler Birliği'nin dağılmasını beklemek zorunda kaldı. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/ahiska-surgununun-yildonumunde-hafiza-tazeleme-nasil-surulduler</guid>
      <pubDate>Fri, 14 Nov 2025 16:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-net/images/haberler/2019/11/ahiska_surgununun_yildonumunde_hafiza_tazeleme_nasil_surulduler_h345998_ea068.jpg" type="image/jpeg" length="43275"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahıska Sürgünü: Kimin stratejik devamlılığı?]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/ahiska-surgunu-kimin-stratejik-devamliligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/ahiska-surgunu-kimin-stratejik-devamliligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[14 Kasım 1944’te Türkiye’nin Kars ve Ardahan sınırında bulunan, aynı zamanda Misak-ı Milli Sınırları içinde yer alan Batum’un da komşusu olan ve nüfusunun tamamını Türklerin oluşturduğu Ahıska eyaleti, Sovyet Ordusu’nun denetiminde birkaç gün içerisinde Ruslara göre Türklerden “temizlenmişti”.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Yücel Oğurlu</strong></p>

<p>Uzak veya yakın tarihte yaşanan ve artık değiştiremeyeceğimiz olayların bir kısmı için zafer çığlıkları atmak bir kısmı içinse ağıtlar yakmak bugüne pratik bir katkı sunmuyor. Fakat tarih bilimi, uzun periyodlara yayılsa da tekrarlanagelen benzer birçok olayı gözlerimizin önüne seriyor.</p>

<p>Hâlbuki çoğunlukla, yaşanan dramlar üzerinden, tekil hadiseler üzerinden yazılar yazılır, düşünceler paylaşılır, matemler tutulur fakat hemen ertesi gün her şey unutulur, hayat kaldığı yerden devam eder, gider… Tekil hadiseler yerine, onların oluşturduğu zincirin halkalarının birbiriyle bağlantısını kurmak, olayları hazırlayan sebepleri, hangi amaçlara yönelik olduğunu, hangi plan ve stratejinin parçası olduğunu ve sonuçlarını görmek ihmal edilir. Bu ihmaller, gaflete dönüştüğünde bir diğer felaketin gelmesine seyirci kalınır.</p>

<p>14 Kasım 1944’te Türkiye’nin Kars ve Ardahan sınırında bulunan, aynı zamanda Misak-ı Milli Sınırları içinde yer alan Batum’un da komşusu olan ve nüfusunun tamamını Türklerin oluşturduğu Ahıska eyaleti, Sovyet Ordusu’nun denetiminde birkaç gün içerisinde Ruslara göre Türklerden “temizlenmişti”.</p>

<p>Ahıskalılar’ın Türkiye sınırından sürgün edilerek Özbekistan, Kazakistan ve Sibirya Bölgesi’ne yük ve hayvan vagonlarında bir aya yaklaşan yolculukları, gerçekten insanlık tarihi açısından trajik bir olaydır. Her vagona beş-altı kalabalık ailenin sıkıştırıldığı, tuvalet ihtiyaçlarının bile giderilme imkânlarının olmadığı, aç-susuz süren bu ölüm ve sürgün yolculuğu, bugün dokuz ülkeye yayılmış ve nüfusları beş yüz bin ile bir milyon arasında olduğu tahmin edilen Ahıska Türkleri’nin bitmeyen trajedisinin bir bölümüydü.</p>

<p>Peki, olayın ardında neler vardı, amaçlar ve temel strateji neydi? Ahıska Türklerinin sürgüne gönderilmesi Türkiye sınırındaki Sovyet topraklarında Rusların kendileri için güvenli sahalar açması içindi. Bu hiç yeni bir durum değildi ve öncülü olan diğer olaylar zincirinin bir halkasıydı.</p>

<p>İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarına denk gelen birkaç ay içinde; Çeçen, İnguş, Kırım Tatarları, Karaçay ve Balkar halkları da Kafkasya Bölgesi’nden aynen Ahıskalılar gibi Orta Asya ve Sibirya Bölgesi’ne sürülmüştü.</p>

<p>Bu olayların da öncesine gidersek zincirin bu kısmının, 1850’lerden itibaren Rusların Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya’da Türk veya diğer Müslüman halkları bölgeden sürmesinin devam edegelen bir parçasıydı.</p>

<p>Mayıs 1864, “Büyük Kafkas Sürgünü” Kuzey Kafkasya’yı; 1877 (93 Harbi) ise kısmen Kuzey Kafkasya’da geri kalanlarla, Güney Kafkasya’yı boşaltıyordu. Türkler ve onlara yakın kardeş halklara karşı uluslararası literatüre de girmiş bulunan iğrenç bir tabir olan “etnik temizlik” yapılıyor idi. Bu kapsamda Batı’dan Doğu ve Kuzeye doğru, Çarlık Rusyası ve daha sonra Sovyet Rusya kayıtlarına bakarak kimlerin etkilendiğini şöyle sıralayabiliriz: Tatarlar, Meşetiler (Ahıska Türkleri), Çerkesler (Adıgeler), Abhazlar, Karaçay-Balkarlar, Çeçen-İnguşlar, Dağıstanlılar (Avar, Dargin, Lak, Lezgi, Kumuk vb.), Azerbaycan Türkçesinde konuşanlar (Terekeme ve Karapapahlar dâhil).</p>

<p>Bu halkların hemen hepsi kendi trajedilerine ve hikâyelerine odaklanmıştır. Anma günlerinde yalnızca o güne mahsus olarak olaylar hatırlanır ve üzülünür. Yukarıda yazdığımız olaylar arasındaki zinciri birleştirme ve puzzle’ı tamamlama işi ihmal edilir. Hal böyle olunca bir planlama strateji üretmek de mümkün olmaz.</p>

<p>Şimdi bu vahim tablo, Türkler, Boşnaklar, Arnavutlar, Torbeşler, Goranlar gibi ortak özellikleri, tarih boyunca Türklerle beraber ve kardeşlik hukuku üzerine yaşamış halkların dramı görülmeden anlaşılamaz. Balkanlarda 1850’lerde başlayan bu dramın nihai uzantıları, Bulgaristan’daki Türklerin 1982’de ve Bosna-Hersek’in 1990’larda yaşadıklarıdır. Bosna Hersek’te Boşnaklara karşı yapılanlar da bu 150 yıllık olaylar zincirinin devamıdır. Kırım savaşları ve Kırım halkının defalarca sürgüne gönderilmesi de bu genel strateji ve plandan bağımsız değildir.</p>

<p>Türkiye’nin çevresindeki Türk ve Türklere yakın akraba veya kardeş halkları Anadolu’dan coğrafi olarak yalıtarak ve onları zaman içerisinde dil ve kültür bakımından ana-gövdeden uzaklaştırarak yok etmek amaçlanıyordu.</p>

<p>Karadeniz kıyılarında yerleşik olan bütün bu gruplara ek olarak Karadeniz’le hiçbir bağlantısı olmayan ve Kafkasya’nın en dağlık bölgelerine veya Balkanların iç kesimlerine kadar bu planlama ve “insansızlaştırma” devam ediyordu. Bu 150 yıllık dönemde, bir zamanlar Revan Hanlığı olarak bilinen bugünkü Ermenistan’ın ve Gürcistan’ın iç kesimlerindeki Türkler ya Anadolu’ya ya İran’a ya da sürgün yoluyla Orta Asya’ya dağıtılıyordu.</p>

<p><strong>Peki, sizce bu stratejinin doğal sonucu ve uzantısı nedir?</strong></p>

<p>Bir asır önce Türk hâkimiyetinin olduğu bütün bölgelerden Anadolu’ya çekilerek sıkıştırılan Türkler ve onların yakın akraba ve kardeş halkları olarak gördüğümüz (Türkmen, Kürt, Laz, Çerkes, Abhaz, Çeçen, Dağıstanlı vb.) Müslüman halkların, parça parça atomize edilerek ayrıştırılıp birbirinden uzaklaştırılması ve Anadolu’nun bütün kardeş halklar için cehenneme çevrilmesidir. Bu 150 yıllık plana ateş taşıyan, körükle üfleyen ve benzin taşıyan ahmaklar, kendi çıkarlarımıza değil, başkalarına hizmet etmeye devam edecektir. Etnik ayrımcılık ve bölücülük kadar ırkçılık da ayrıştırıcı ve dışlayıcı bir tehdittir.</p>

<p>Bütün bu olanların, hangi amaçla yapıldığını görmek için büyük araştırmalara gerek yok. Fakat ne ders kitaplarımızda ne de genel tarih kitaplarımızda bu konular açılmadan kapanır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sayılan sürgünlerin birbiriyle bağlantısını anlayamayan kişi ve halkların yeni sürgün ve katliamlara hazırlıklı olması gerekir. Halepçe’de kimyasalı atan el ile Kırım’ı, Ahıska’yı, Çeçen-İnguş sürgününü, Bosna’yı ve benzerlerini planlayan, Ortadoğu’yu dizayn eden, Irak’ı ve Suriye’yi yeni baştan tasarlayan akıl ve stratejinin aynı olduğunu görememek, zihni bir sığlık ve zavallılıktır.</p>

<p>Akif’in nazım tespiti ile bitirelim:</p>

<p>“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;</p>

<p>Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”</p>

<p>Gerçekten de yeni acıklı olayların tekrar etmemesi, hamasetten değil, kesintisiz çalışma yanında, planlama ve strateji üretip uygulamaktan geçiyor.</p>

<p>Kaynak: Diriliş Postası</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/ahiska-surgunu-kimin-stratejik-devamliligi</guid>
      <pubDate>Fri, 14 Nov 2025 16:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-net/images/haberler/2019/11/ahiska_surgunu_kimin_stratejik_devamliligi_h453387_c051a.jpg" type="image/jpeg" length="63699"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hindistan neden "Hz. Muhammed'i seviyorum" diyenleri yargılıyor?]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/hindistan-neden-hz-muhammedi-seviyorum-diyenleri-yargiliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/hindistan-neden-hz-muhammedi-seviyorum-diyenleri-yargiliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Son bir ayda, Hindistan yönetimi, “Muhammed’i Seviyorum” ifadesini kullanan Müslümanlara yönelik operasyonlarla sert müdahalelerde bulundu. Piyasalarda ve evlerde yapılan baskınlarda çok sayıda kişi gözaltına alındı, evler yıkıldı. Yüzlerce kişi resmî suçlamalarla karşı karşıya bırakıldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yashraj Sharma’nın Al Jazeera’de yayımlanan haber-analizine göre</strong>, Hindistan’da son haftalarda Müslüman topluma yönelik dikkat çekici bir yargı süreci yaşanıyor. Başbakan Narendra Modi’nin liderliğindeki Hindu milliyetçisi Bharatiya Janata Partisi’nin (BJP) yönetiminde olan eyaletlerde polis, “I Love Muhammad” (Muhammed’i Seviyorum) ifadelerini tişörtlere, afişlere veya sosyal medyaya yazan binlerce Müslüman’ı gözaltına aldı, bazı evleri ise yıkıldı.</p>

<p>Haberde yer alan bilgilere göre, bugüne kadar en az 22 ayrı dava kapsamında <strong>2.500’den fazla Müslüman</strong> hakkında suçlama yöneltildi; <strong>40 kişi tutuklandı.</strong> Sivil haklar örgütü <strong>Association for Protection of Civil Rights (APCR)</strong>, bu tutuklamaları “ifade özgürlüğünün bastırılması” olarak nitelendiriyor.</p>

<h3><strong>Olay Nasıl Başladı?</strong></h3>

<p>Sharma’nın aktardığına göre olay, 4 Eylül’de Uttar Pradesh eyaletine bağlı Kanpur kentinde <strong>Eid al-Milad al-Nabi</strong> (Hz. Muhammed’in doğum günü) kutlamaları sırasında başladı. Müslüman bir mahallede, “I Love Muhammad” yazılı ışıklı bir tabela asıldı. Ancak bazı Hindu gruplar, tabelenin “yeni bir dini unsur” olduğunu öne sürerek şikâyette bulundu.</p>

<p>Şikâyet üzerine polis, iki düzine kişiye karşı <strong>“dini nefreti körüklemek”</strong> suçlamasıyla dava açtı. Bu suçun cezası, mahkûmiyet halinde <strong>beş yıla kadar hapis.</strong></p>

<p>Tepkiler kısa sürede Kanpur sınırlarını aşarak Telangana, Gujarat, Maharashtra, Uttarakhand ve Cammu Keşmir’e yayıldı. Ülkenin dört bir yanında Müslümanlar, “I Love Muhammad” yazılı pankartlar ve tişörtlerle yürüyüşler düzenledi.</p>

<p>Ancak 26 Eylül’de Bareilly kentinde düzenlenen bir protesto, polisle göstericiler arasında şiddetli çatışmalara dönüştü. Polis, aralarında tanınmış imam <strong>Tauqeer Raza</strong>’nın da bulunduğu <strong>75 kişiyi tutukladı.</strong> Gözaltına alınan bazı kişilerin evleri ise <strong>buldozerlerle yıkıldı.</strong></p>

<h3><strong>Yasal Durum Ne Diyor?</strong></h3>

<p>Hindistan Anayasası, <strong>din özgürlüğünü (Madde 25)</strong> ve <strong>ifade özgürlüğünü (Madde 19)</strong> güvence altına alıyor. Ancak Yashraj Sharma’nın haberinde aktardığına göre polis, bu olaylarda doğrudan “Muhammed’i seviyorum” demeyi değil, “kamu düzenini bozmak” ve “dini nefreti teşvik etmek” gibi maddeleri öne sürüyor.</p>

<p>APCR ulusal koordinatörü <strong>Nadeem Khan</strong>, Al Jazeera’ye yaptığı açıklamada, “Yasalar doğrudan ‘Muhammed’i seviyorum’ demeyi suç saymıyor. Yetkililer, bunun etrafında dolanarak gözdağı veriyor,” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Khan, Hinduların tanrılarının resimlerinin ülkenin her köşesinde bulunduğunu hatırlatarak, “Eğer bu görüntüler Müslümanları rahatsız etmiyorsa, ‘Muhammed’i seviyorum’ sözü de kimseyi tehdit etmez,” dedi.</p>

<p><strong>Amnesty International Hindistan Başkanı Aakar Patel</strong> ise durumu, “ifade özgürlüğünün ihlali” olarak nitelendirdi:</p>

<blockquote>
<p>“Bu tür barışçıl dini ifadeler, ne Hindistan anayasasına ne de uluslararası hukuk normlarına göre yasaklanabilir.”</p>
</blockquote>

<h3><strong>Artan İslamofobi ve Siyasi Arka Plan</strong></h3>

<p>Yashraj Sharma’nın haberine göre, 2014’te Modi’nin iktidara gelmesinden bu yana Hindistan’da <strong>Müslüman azınlığa yönelik baskı ve ayrımcılık</strong> arttı.<br />
Verilere göre, <strong>nefret söylemi olayları 2023’te 668 iken 2024’te 1.165’e çıktı</strong> – yüzde 74’lük bir artış. Bu olayların çoğu BJP yönetimindeki eyaletlerde yaşandı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Delhi merkezli siyaset analisti <strong>Asim Ali</strong>, “Hindu-Müslüman anlaşmazlıkları artık çok hızlı biçimde ulusal krizlere dönüşüyor,” diyerek, medyanın ve sosyal medyanın bu süreci körüklediğini belirtti.</p>

<p>Kanpur olayının ardından Modi’nin seçim bölgesi Varanasi’de BJP destekçileri, “I Love Bulldozer” (Buldozeri Seviyorum) yazılı pankartlar astı. Bu slogan, Müslümanların evlerinin yıkılmasına gönderme yapıyor.</p>

<h3><strong>Genç Müslümanlar Arasında Hayal Kırıklığı</strong></h3>

<p>Siyasi analist <strong>Rasheed Kidwai</strong>, Al Jazeera’ye yaptığı değerlendirmede, bu krizin “dini değil, siyasi bir meseleye dönüştüğünü” söyledi.<br />
Kidwai’ye göre, özellikle Müslüman gençler arasında “çifte standart” algısı giderek derinleşiyor.</p>

<p>APCR verilerine göre, “I Love Muhammad” yazdığı için gözaltına alınanların büyük kısmı <strong>genç yetişkin Müslümanlar.</strong><br />
Analist Asim Ali, bu durumun “gençleri daha da dışlanmış hissettirdiğini” söylüyor:</p>

<blockquote>
<p>“Artık herkes potansiyel suçlu muamelesi görüyor. Nefretin temposu her geçen gün artıyor.”</p>
</blockquote>

<p>Yashraj Sharma’nın <em>Al Jazeera</em>’de yayımladığı bu ayrıntılı habere göre, Hindistan’da “I Love Muhammad” ifadesi etrafında başlayan tartışma, yalnızca bir dini slogan değil; <strong>ifade özgürlüğü, eşit yurttaşlık ve devletin tarafsızlığı</strong> gibi konularda büyüyen bir krizin yansıması olarak değerlendiriliyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/hindistan-neden-hz-muhammedi-seviyorum-diyenleri-yargiliyor</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Oct 2025 20:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/10/hindistan-2.jpg" type="image/jpeg" length="89956"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkiye, Dünya Müslüman topluluğunun tanınmış lideri oluyor]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/turkiye-dunya-musluman-toplulugunun-taninmis-lideri-oluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/turkiye-dunya-musluman-toplulugunun-taninmis-lideri-oluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye'nin Ukrayna Müslüman topluluğuna yardımındaki önemli rolünü değerlendirirken, Ankara'nın Avrupa Müslümanlarının Ukrayna'daki dindaşlarını destekleme çabalarını koordine etmedeki özel rolünü de belirtmek gerekir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Kamran Mammadov*</em></strong></p>

<p>Ukrayna'daki silahlı çatışmanın ilk günlerinden itibaren, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğindeki Türkiye, Rusya-Ukrayna çelişkilerinin müzakere formatı çerçevesinde çözülmesi taraftarı olarak tutarlı bir şekilde konumlandı. Savaşın dört yılı aşkın süresinde Ankara, Ukrayna'daki çatışmanın barışçıl çözümü için bir dizi büyük girişimde bulundu. Savaşın ilk ayında İstanbul'da müzakerelerin düzenlenmesinden başlayarak, Temmuz 2022'de ünlü "Karadeniz Tahıl Girişimi" kapsamında Karadeniz'de serbest denizcilik koşullarının ana hatlarının oluşturulmasına ve 2025 yazında Rus ve Ukrayna heyetlerinin üç tur ikili müzakerelerinin yürütülmesine kadar. Türk diplomasisinin etkinliği, acil insani sorunların çözümüne yaklaşmayı ve büyük çaplı esir takasları ile ölenlerin cenazelerinin değişimini gerçekleştirmeyi sağladı.</p>

<p>Ankara'nın Rusya-Ukrayna uzlaşmasındaki rolü, yalnızca çatışma tarafları tarafından değil, aynı zamanda dünya toplumu tarafından da tanınıyor. Boşuna değil ki, Çekya Dışişleri Bakan Yardımcısı Jiří Kozák, Türkiye'nin Kiev ile Moskova arasında "köprü" rolünü üstlendiğini belirtti.</p>

<p>Ancak Türkiye'nin Ukrayna'daki barışçıl uzlaşma sürecine katkısı yalnızca resmi toplantıların organizasyonuyla sınırlı değil. Şubat 2022'den itibaren Türkiye, savaşın asıl mağdurları olarak adil bir şekilde kabul edilen Ukrayna'nın sivil halkına kapsamlı yardım sağlıyor. Ukraynalılar, şehirlerin yıkılması, ilaç, gıda ve su eksikliği nedeniyle muazzam zorluklar ve acılar yaşıyor.</p>

<p>Ukrayna'ya insani yardımda özel bir rolü üstlenen kurum, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA)'dır. Dört yıl boyunca TİKA, düzenli olarak Ukrayna'ya insani yardım kargoları gönderiyor, hasar gören enerji altyapısını restore etmeye yardımcı oluyor ve tıbbi kurumlara ekipman ve ilaç sağlıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yereldeki faaliyetlerinde TİKA, Ukrayna'daki Türk ve Müslüman örgütlere dayanıyor: Ukrayna Müslümanları Derneği (UMD), Kırım Ulusal Refah Fonu ve Ukrayna Müslüman Kadınlar Birliği.</p>

<p>Türk desteğinin koordinasyonu ve dağıtım sistemindeki kilit unsur UMD'dir. Farklı milliyet ve etnik gruplardan Müslümanları birleştiriyor, onları Ukrayna toplumuna entegre ediyor ve Ukrayna Müslüman topluluğunun çıkarlarını koruyor. Bu asil misyonu, Ukrayna Müslümanları Ruhani İdaresi "Umma" ile yakın ittifak içinde hayata geçiriyor. Dernek, hayırseverlik, kültürel aydınlanma ve dini misyonerlik faaliyetleriyle aktif olarak uğraşıyor. UMD, şu anda kanlı savaş koşullarında her zamankinden daha fazla desteğe ihtiyaç duyan Ukrayna Müslüman topluluğunun haklarını savunuyor. Tam da Ukrayna Müslümanlarının zor kaderine katılımı, onların himayesi ve savaş dönemindeki acılardan kurtuluşu, UMD'yi faaliyetlerinde kamu örgütü işlevlerinin çok ötesine taşımaya zorluyor.</p>

<p>Dernek, savaş alanlarında ölen herkes ve masum kurbanlar için toplu dualar düzenliyor, ayrıca kadınlar ve çocuklar gibi sosyal olarak savunmasız kesimleri, eğitim programları ve istihdam yaratma projelerini başlatıp finanse ederek destekliyor. Örneğin, 2024 yılında Ukrayna Müslümanları Derneği, TİKA'nın desteğiyle Kiev'de dikiş atölyeleri açtı. Bu, birçok kadına, özellikle Ukrayna Silahlı Kuvvetleri mensuplarının eşleri ve dullarına, savaş sırasında istihdam sağlayarak ailelerini geçindirme fırsatı verdi.</p>

<p>UMD, kutsal görevi doğrultusunda Ukrayna ordusuna katılarak anavatanlarını ve ailelerini kâfirlerin istilasından korumak için giren tüm Müslümanları destekliyor. Dernek, Ukrayna askeri papazlık servisiyle yakın işbirliği yapıyor, Kırım Yarımadası yerlileri (Kırım Tatarları) dahil Ukrayna Müslümanları için kutsal kitaplar ve dua kitapları iletiyor. Manevi kitapların okunması ve Allah'a yönelme, savaşçılara zafer inancını aşılıyor ve ruhlarını güçlendiriyor.</p>

<p>UMD çatısı altındaki müftüler, Ukrayna ve Rusya Müslümanları arasında büyük çaplı bir kardeş katliamı savaşını önlemede önemli katkı sağlıyor. Rus kardeşlerine inanç açısından fetvalar vererek, işgalci saldırgan savaşta yer almanın günahkârlığını ve yanlışlığını açıklıyor. Müftüler ve derneğin sivil aktivistleri, İslam'ı benimseyen Rus esirlerle ortak toplantılar düzenliyor. Örneğin, 17 Eylül'de Ukrayna Müslümanları Derneği Başkanı, Kırım Tatar halkının değerli evladı Şeyh Süleyman Hayrullayev, Rus esir kampını ziyaret ederek Müslüman inançlı esir savaşçılarla sohbet etti. Bu sohbetlerde, Kuzey Kafkasya ve Volga bölgesinin Türk, Çerkes, Vaynah ve diğer halklarının temsilcilerine, para veya sabıka silme karşılığında Ukraynalıları öldürmek için silahla gelenlere, adaletsiz savaşa katılmanın ağır bir günah olduğu açıklanıyor. Buna karşılık, esaretten kurtulup eve döndükten sonra, davranışlarının günahkârlığını ve alçaklığını fark eden birçok esir, arkadaşlarını ve tanıdıklarını, doğru Müslüman'ın yaşam tarzı ve davranışıyla bağdaşmayan bu korkunç hataları tekrarlamamaya ikna ediyor.</p>

<p>Dernek, tüm gücüyle Kırım, Donbass, Zaporijya ve Herson bölgelerinin işgal altındaki topraklarındaki Ukrayna Müslümanlarının zor kaderini hafifletmeye çalışıyor. Aktivistler, Müslüman topluluğu temsilcilerinin hak ihlallerini titizlikle takip ediyor ve onları işgal yönetiminin baskılarından, uluslararası Müslüman ve Türk kurumları aracılığıyla, ayrıca ulusal hükümetler aracılığıyla, öncelikle Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın otoritesine dayanarak koruyor.</p>

<p>Türkiye'nin Ukrayna Müslüman topluluğuna yardımındaki önemli rolünü değerlendirirken, Ankara'nın Avrupa Müslümanlarının Ukrayna'daki dindaşlarını destekleme çabalarını koordine etmedeki özel rolünü de belirtmek gerekir. Türkiye, AB ve Ukrayna'daki geniş insani yardım kuruluşları ağı sayesinde, ihtiyaç sahiplerine hedefli yardım sağlamak amacıyla Avrupa İslam Örgütleri Federasyonu (FIOE) ile Ukrayna Müslümanlar Konseyi'ne üye Ukrayna Müslüman örgütleri arasında köprü görevi görüyor.</p>

<p>Türkiye tarafından kurulan Ukrayna Müslüman topluluğu destek sistemi, kapsamlı bir nitelik taşıyor ve yalnızca maddi değil, aynı zamanda manevi yönleri de kapsıyor. Boşuna değil ki, Türk şair ve yazar Sezai Karakoç İslam dünyasının korunmasının, Ummanın dünya lideri olarak Türkiye'nin kutsal görevi olduğunu iddia etmişti. Ayrıca, dünya çapındaki Müslüman topluluğuna destek ihtiyacını vurgulayarak, 21 Haziran 2025'te düzenlenen 51. İİT Zirvesi'nde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “İslam dünyasının çok daha büyük rol oynayacağı bir dönemin arifesindeyiz” dedi.</p>

<p>Şimdi Ukrayna en ağır sınavlardan geçiyor, tüm ülke, tüm sakinleri Rus saldırganlığını yansıtan tek bir kalkan haline geldi. Müslüman inancı, adalet ve özgürlük savaşçılarının ruhunu güçlendiriyor. Ukrayna'nın direnci, kâfirlerin tecavüzlerine karşı korunma örneği olup, tüm dünyanın saygısını hak ediyor. Yabancı acıya kayıtsız kalmayan herkesin doğrudan görevi, Ukrayna halkına bu ağır mücadelede her türlü yardımı sağlamaktır.</p>

<hr />
<p><strong>*Gazeteci, Güney Kafkasya ve Doğu Avrupa Azerbaycanlı Gazeteciler Topluluğu kurucusu</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/turkiye-dunya-musluman-toplulugunun-taninmis-lideri-oluyor</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Oct 2025 12:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/10/erdogan-musluman-liderler.jpg" type="image/jpeg" length="36071"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Nepal'de Neler Oluyor?]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/nepalde-neler-oluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/nepalde-neler-oluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Nepal'de sosyal medya yasağının ardından başlayan gençlik ayaklanması ülke genelinde krize dönüştü. Gösterilerde şu ana kadar 30 kişi hayatını kaybetti, 1033 kişi yaralandı. Parlamento binası ateşe verildi, Başbakan Sharma Oli istifa etti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Nepal</em></strong>, geçen hafta WhatsApp, Instagram ve Facebook’un da aralarında bulunduğu 26 sosyal medya platformuna erişimi, “kayıt zorunluluğu yerine getirilmediği” gerekçesiyle yasakladı. Bu adım, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan gençler tarafından sert şekilde protesto edildi. Muhalefet, yasağın aslında yolsuzluk karşıtı sesleri susturmaya yönelik olduğunu öne sürdü.</p>

<h3>ÜLKE GENELİNDE PROTESTOLAR VE SALDIRILAR</h3>

<p>Yasak kararının ardından başkent <strong><em>Katmandu</em></strong> ve diğer şehirlerde binlerce genç sokaklara çıktı. Polis, göstericilere göz yaşartıcı gaz, tazyikli su ve copla müdahale ederken, bazı bölgelerde gerçek mermi kullanıldığı bildirildi. Pazartesi günü sadece bir günde 19 kişi hayatını kaybetti, 200’e yakın kişi yaralandı.</p>

<h3>PARLAMENTO ATEŞE VERİLDİ</h3>

<p>Salı günü öfke daha da büyüdü. Göstericiler, Katmandu’daki parlamento binasını, <strong><em>Nepali Kongre Partisi</em></strong> genel merkezini ve eski Başbakan <strong><em>Sher Bahadur Deuba</em></strong>’nın evini ateşe verdi. Bazı bakan ve milletvekillerinin evlerine de saldırılar düzenlendi. Olaylar sırasında üç kişi daha öldü.</p>

<h3>BAŞBAKAN OLI İSTİFA ETTİ</h3>

<p>Can kayıplarının artması üzerine Başbakan <strong><em>Sharma Oli</em></strong>, yaptığı açıklamayla istifasını duyurdu. Oli, istifasının, sürecin siyasi yollarla çözümüne katkı sunması amacıyla alındığını belirtti.</p>

<h3>ORDUDAN SERT AÇIKLAMA</h3>

<p>Nepal Genelkurmay Başkanı <strong><em>Ashok Raj Sigdel</em></strong>, protestocuları yağma ve kundaklama ile suçladı. Sigdel, gerektiğinde Nepal Ordusu’nun duruma müdahale edeceğini belirtti. Silahlı askerler, parlamento binasında güvenlik önlemleri aldı.</p>

<h3>Z KUŞAĞI ÖN SAFLARDA</h3>

<p>Gösterilerin başını üniversite ve lise öğrencilerinin çektiği, bazı küçük yaştaki çocukların da protestolara katıldığı bildirildi. Gösteriler sosyal medyada örgütleniyor; lider ya da organizasyon bulunmuyor.</p>

<h3>#NEPOKIDS ETİKETİ YAYILIYOR</h3>

<p>Protestoların simgelerinden biri haline gelen <strong>#NepoKids</strong> etiketi, siyasilerin çocuklarının lüks yaşamlarını eleştiriyor. Gençler, bu durumun liyakatsizlik ve yolsuzluğun göstergesi olduğunu savunuyor.</p>

<h3>SOSYAL MEDYA YASAĞI GERİ ÇEKİLDİ AMA GERİLİM SÜRÜYOR</h3>

<p>Hükümet, tepkilerin büyümesi üzerine sosyal medya yasağını pazartesi gecesi geri çekti. Ancak protestolar sona ermedi. Göstericiler, yolsuzlukla mücadele taleplerinin karşılanmasını istiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>ŞİMDİ NE OLACAK?</h3>

<p>Başbakanın istifasına rağmen ülkenin yönetimi belirsizliğini koruyor. Bazı siyasetçilerin güvenlik güçlerinin koruması altına girdiği bildiriliyor. Katmandu’da süresiz sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ancak gençler, yasağa rağmen gösterilerini sürdürüyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/nepalde-neler-oluyor</guid>
      <pubDate>Thu, 11 Sep 2025 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/09/nepal.jpg" type="image/jpeg" length="31685"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ABD desteği olmadan İsrail uçaklarının Katar saldırısı imkânsız]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/abd-destegi-olmadan-israil-ucaklarinin-katar-saldirisi-imkansiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/abd-destegi-olmadan-israil-ucaklarinin-katar-saldirisi-imkansiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İsrail'den 1700 km uzaklıkta (gidiş dönüş 3400 km, F-35'lerin menzili 2200 km) olan Katar'a saldırı düzenlenebilmesi için F-35 savaş uçaklarının Suudi Arabistan veya Ürdün semalarında yakıt ikmali yapması gerekiyor. ABD tanker uçakları olmadan İsrail'in bu saldırıyı gerçekleştirmesi ise mümkün değil. Oysa ABD saldırıdan haberdar olmadığını ileri sürmüştü.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Orta Doğu’da diplomasi arayışlarını sekteye uğratacak bir saldırı yaşandı. İsrail Hava Kuvvetleri’ne ait F-35 savaş uçaklarının Katar’ın başkenti Doha’da düzenlediği hava operasyonunda, <strong>Hamas’ın siyasi bürosundan isimlerin bulunduğu barış ve müzakere heyeti</strong> hedef alındı. Heyetin, ABD eski Başkanı Donald Trump’ın önerdiği yeni bir ateşkes planını görüşmek üzere toplandığı belirtiliyor.</p>

<p>Saldırının hemen ardından Washington’dan resmi bir açıklama yapılmadı. Ancak diplomasi çevreleri, <strong>Trump’ın bu operasyondan haberdar olmadığı iddiasını gerçekçi bulmuyor</strong>. Zira böylesine geniş çaplı bir hava operasyonunun, ABD’nin hava sahası ve ikmal desteği olmadan gerçekleşmesi imkânsız görünüyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>ABD'NİN DESTEĞİ OLMADAN İMKANSIZ</p>

<p>İsrail Hava Kuvvetleri’nin Katar’ın başkenti Doha’ya düzenlediği iddia edilen hava saldırısı, askeri çevrelerde yeni bir tartışmayı gündeme getirdi: <strong>F-35 savaş uçakları bu mesafeyi nasıl kat etti?</strong></p>

<h3>1700 Gidiş, 1700 Dönüş: Matematik Ortada</h3>

<p>Tel Aviv–Doha arası kuş uçuşu mesafe yaklaşık <strong>1700 kilometre</strong>. Yani İsrail’den kalkıp geri dönecek bir F-35’in toplamda <strong>3400 kilometrelik</strong> bir görev icra etmesi gerekiyor. Oysa F-35’in dahili yakıt kapasitesiyle ulaştığı “ferry range” (hiç silah taşımadan sadece uçuş menzili) <strong>2200–2500 km</strong> civarında. Bu da tek depo ile gidiş–dönüşü mümkün kılmıyor.</p>

<h3>Senaryolar</h3>

<p>Uzmanlara göre İsrail’in bu uçuşu gerçekleştirmiş olması birkaç muhtemel senaryoyu akla getiriyor:</p>

<p><strong>Havada Yakıt İkmal:</strong></p>

<p>En güçlü ihtimal bu. ABD yapımı KC-135 veya KC-46 tipi tanker uçaklar bölgeye konuşlandırılarak F-35’lere havada yakıt sağlamış olabilir. Bu yöntemle uçuş menzili sınırsız hale geliyor.</p>

<p><strong>Ara Üs Kullanımı:</strong></p>

<p>İsrail uçakları resmi olarak açıklanmasa da Ürdün, Suudi Arabistan veya Körfez’deki bazı ABD üslerinde ikmal yapmış olabilir. Böyle bir durumda Doha’ya varış ve geri dönüş çok daha kolaylaşıyor.</p>

<p><strong>Silah–Yakıt Dengesi:</strong></p>

<p>Görev profilinde daha az mühimmat, daha çok yakıt taşıma tercih edilmiş olabilir. Ayrıca F-35’lere harici yakıt tankları da takılabiliyor. Bu, uçağın gizlilik (stealth) özelliğini azaltır ama menzili ciddi şekilde artırır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/abd-destegi-olmadan-israil-ucaklarinin-katar-saldirisi-imkansiz</guid>
      <pubDate>Wed, 10 Sep 2025 00:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/09/israil-ucaklari-44.jpg" type="image/jpeg" length="79294"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[The Economist: Türkiye ve Güney Kore küresel savunma sanayisinde öne çıkıyor]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/the-economist-turkiye-ve-guney-kore-kuresel-savunma-sanayisinde-one-cikiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/the-economist-turkiye-ve-guney-kore-kuresel-savunma-sanayisinde-one-cikiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[The Economist’in analizine göre, Batı ve Rusya’nın üretim sıkıntıları yaşadığı savunma sanayisinde Türkiye ve Güney Kore yeni küresel aktörler olarak öne çıkıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><em>The Economist</em> dergisinde yayımlanan analizde, dünya genelinde hız kazanan savunma yarışının yeni dengelerine dikkat çekildi. Avrupa savunma sanayisinin Soğuk Savaş sonrası toparlanmakta zorlandığı, Rusya’nın ise savaş maliyetleri ve yaptırımlar nedeniyle büyük darbe aldığı belirtildi. Analizde, bu boşluğu Türkiye ve Güney Kore'nin doldurduğu vurgulandı.</p>

<h3>RUSYA’DA İHRACAT YARI YARIYA AZALDI</h3>

<p>Modern mühimmat ve ileri teknoloji silah sistemlerine duyulan ihtiyacın arttığı ifade edilen yazıda, Batılı savunma şirketlerinin eski üretim kapasitelerine ulaşmakta geciktiği belirtildi. Dünyanın en büyük ikinci silah ihracatçısı konumundaki <strong><em>Rusya</em></strong>’nın, hem savaşın maliyeti hem de Batı yaptırımlarının parça tedarikini engellemesi nedeniyle ciddi bir düşüş yaşadığı aktarıldı.</p>

<p>Analize göre, <strong><em>Rusya</em></strong>’nın silah ihracatı 2022’ye kıyasla yüzde 50 oranında azaldı. Geleneksel müşterilerin ise alternatif tedarikçilere yönelmeye başladığı kaydedildi.</p>

<h3>TÜRKİYE “YERLİ VE MİLLİ” STRATEJİYLE KÜRESEL SAHNEDE</h3>

<p>Analizde, savunma sanayisindeki bu boşluğu dolduran ülkeler arasında <strong><em>Türkiye</em></strong>’nin öne çıktığı vurgulandı. Cumhurbaşkanı <strong><em>Recep Tayyip Erdoğan</em></strong>’ın liderliğinde yürütülen “yerli ve milli” üretim politikası sayesinde, Türkiye’nin savunma ihracatının 7 milyar dolar seviyesine ulaştığı belirtildi.</p>

<p><strong><em>Bayraktar TB2</em></strong> ve <strong><em>Akıncı</em></strong> gibi insansız hava araçlarının savaşların seyrini değiştiren örnekler arasında yer aldığı ifade edildi. Kara, deniz ve hava platformlarındaki modernizasyon sayesinde <strong><em>Türkiye</em></strong>’nin artık yalnızca bölgesel değil küresel bir aktör olduğu vurgulandı.</p>

<p>Ayrıca, Türk savunma sanayi şirketlerinin Avrupa pazarında yaptığı yatırımlarla yalnızca tedarikçi değil, aynı zamanda teknoloji geliştiren ve stratejik iş birlikleri kuran bir yapıya dönüştüğü bilgisi verildi.</p>

<h3>GÜNEY KORE AVRUPA’DA PAZARINI GENİŞLETTİ</h3>

<p>Analize göre <strong><em>Güney Kore</em></strong> de benzer bir atılım içerisinde. Özellikle Avrupa ile yapılan yüksek hacimli anlaşmalar sayesinde dikkat çeken <strong><em>Seul</em></strong> yönetimi, NATO standartlarına uyum, hızlı teslimat ve uygun maliyet avantajı sağlayarak ihracatını artırdı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tanklardan topçu sistemlerine kadar geniş bir ürün gamında dış satım yapan <strong><em>Güney Kore</em></strong>, uluslararası pazarda etkisini büyüttü.</p>

<h3>İKİ ÜLKE KURALLARI YENİDEN TANIMLIYOR</h3>

<p><em>The Economist</em>’in değerlendirmesinde, <strong><em>Türkiye</em></strong> ve <strong><em>Güney Kore</em></strong>’nin artık küresel savunma yarışında sadece izleyici konumunda olmadığı, aksine oyunun kurallarını değiştiren iki stratejik aktör haline geldiği belirtildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/the-economist-turkiye-ve-guney-kore-kuresel-savunma-sanayisinde-one-cikiyor</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Sep 2025 22:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/09/akinci-44.jpg" type="image/jpeg" length="80249"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[SDG’nin “Adem-i Merkeziyetçilik” hamlesi: Ankara’dan “Makyajlanmış federalizm” tepkisi]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/sdgnin-adem-i-merkeziyetcilik-hamlesi-ankaradan-makyajlanmis-federalizm-tepkisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/sdgnin-adem-i-merkeziyetcilik-hamlesi-ankaradan-makyajlanmis-federalizm-tepkisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Suriye'nin kuzeyindeki SDG'nin Şam yönetimine dahil olmak yerine her geçen yeni bir dil üretmeye çalışması Ankara'da rahatsızlık yaratıyor. SDG'nin en son dile getirdiği Adem-i Merkeziyetçilik söylemi ise Ankara tarafından çözüm sürecine zarar verici ve milli güvenliğe tehdit bir söylem olarak kabul ediliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Habertürk yazarı <strong>Fevzi Çakır’ın kaleme aldığı makaleye göre</strong>, Suriye Demokratik Güçleri (SDG), özerklik ve federalizm taleplerini artık “Adem-i Merkeziyetçilik” kavramı üzerinden gündeme taşımaya başladı. Ancak Türkiye, bu kavramın yalnızca özerklik projesinin “makyajlanmış” hali olduğu görüşünde. Ankara, bu girişimi hem Suriye’nin üniter yapısına hem de Türkiye’nin ulusal güvenliğine doğrudan tehdit olarak değerlendiriyor. Çakır’a göre söz konusu gelişme, Türkiye’nin başlattığı “Terörsüz Türkiye” sürecine de olumsuz yansıyabilir.</p>

<h3><strong>Yerel demokrasi görüntüsü altında özerklik</strong></h3>

<p>Habertürk’teki yazısında Çakır, SDG’nin Suriye’nin kuzeyinde kantonlardan komünlere uzanan fiili bir yönetim modeli kurduğunu aktarıyor. Eğitimde kendi müfredatlarını hazırlayan, güvenlikte PKK/YPG denetiminde asayiş güçleri oluşturan, petrol gelirleri ve vergi toplama gibi ekonomik kaynakları Şam’dan bağımsız kontrol eden yapının, yargıda da “toplumsal adalet komiteleri” ve yerel mahkemeler oluşturduğunu belirtiyor.</p>

<p>Çakır, tüm bu adımların fiili bir özerkliği işaret ettiğini vurgularken, SDG’nin “federalizm” kavramına yönelik siyasi direnci aşmak için bu kez söylem değişikliğine giderek aynı yapıyı “adem-i merkeziyetçilik” adıyla pazarlamaya çalıştığını yazıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Ankara’dan net mesaj</strong></h3>

<p>Fevzi Çakır’ın değerlendirmesine göre Ankara, SDG’nin bu adımını Suriye’nin üniter yapısına doğrudan tehdit olarak görüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Yönünü Ankara’ya, Şam’a dönenler kazanacak; kendisine yeni yabancı patronlar arayanlar kaybedecek” sözlerinin de SDG’ye yönelik bir mesaj olduğuna işaret ediliyor.</p>

<p>Çakır, Türkiye’nin YPG’yi PKK’nın Suriye uzantısı olarak gördüğünü ve “adem-i merkeziyetçilik” söyleminin örgüte meşruiyet kazandırma çabası olarak okunduğunu ifade ediyor. Bu nedenle Ankara, sınırlarının hemen ötesinde bir “terör koridoru” oluşacağı endişesini dile getiriyor.</p>

<h3><strong>İsrail etkisi ve bölgesel hesaplar</strong></h3>

<p>Habertürk yazısında, SDG’nin bu söylemi benimsemesinde yalnızca ABD’nin yıllar süren desteğinin değil, İsrail’in bölgesel stratejilerinin de etkili olduğu vurgulanıyor. Çakır’a göre İsrail, Suriye’nin kuzeyinde ve Irak’ın kuzeyinde parçalı ve zayıf yönetim yapılarının oluşmasını kendi çıkarına uygun görüyor.</p>

<p>Türkiye ise bu girişimi “İsrail güdümlü makyajlanmış federalizm” olarak nitelendiriyor.</p>

<h3><strong>“Terörsüz Türkiye” sürecine tehdit</strong></h3>

<p>Fevzi Çakır, Ankara’nın başlattığı “Terörsüz Türkiye” sürecinin PKK’nın silahsızlandırılmasını ve tüm bileşenleriyle tasfiyesini hedeflediğini hatırlatıyor. Ancak SDG’nin “adem-i merkeziyetçilik” hamlesinin bu sürece ciddi bir tehdit oluşturduğunu belirtiyor. Çakır’a göre Suriye’de oluşacak fiili durum, süreci derinden etkileyebilecek potansiyele sahip.</p>

<h3><strong>Adem-i merkeziyetçilik nedir?</strong></h3>

<p>Makalede, adem-i merkeziyetçilik kavramı da detaylandırılıyor. Çakır’ın aktardığına göre bu model, karar ve yönetim yetkilerinin merkezden yerel birimlere devredilmesi anlamına geliyor. Üniter devletlerde idari adem-i merkeziyetçilik, belediyeler ve yerel kurumlara sınırlı yetkiler verirken; federal sistemlerde siyasal adem-i merkeziyetçilik öne çıkıyor. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, İspanya’daki Katalonya ve Bask bölgeleri ile Fransa örnekleri bu bağlamda öne çıkıyor.</p>

<p>Habertürk yazarı Fevzi Çakır’ın makalesine göre, SDG’nin “adem-i merkeziyetçilik” oyunu yalnızca idari bir reform önerisi değil, sahadaki özerklik uygulamalarına siyasi meşruiyet kazandırma girişimi. Ankara ise bu hamleye karşı hem masada hem sahada kararlı bir duruş sergiliyor ve tüm seçenekleri elinde tutuyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/sdgnin-adem-i-merkeziyetcilik-hamlesi-ankaradan-makyajlanmis-federalizm-tepkisi</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Sep 2025 13:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/09/sdg-sam-arasinda-anlasma-44.jpg" type="image/jpeg" length="95084"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[“Müslüman Âlimler Birliği”in toplantısı ümmet için umut olabilir mi?]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/musluman-alimler-birligiin-toplantisi-ummet-icin-umut-olabilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/musluman-alimler-birligiin-toplantisi-ummet-icin-umut-olabilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yeni Şafak yazarı Aydın Ünal’ın 25 Ağustos 2025 tarihli makalesine göre, İstanbul’da düzenlenen “Müslüman Âlimler Birliği” toplantısı, dünya genelindeki Müslümanlar için yeni bir umut kapısı araladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ünal’ın aktardığına göre, <strong>50 ülkeden gelen 150 İslam âlimi</strong>, önce Eyüp Sultan Camii’nde cuma namazı kıldı, ardından toplu basın açıklaması yaptı. Daha sonra Demokrasi ve Özgürlükler Adası’na (Yassıada) geçen âlimler, bir hafta sürecek istişare toplantılarına başladılar. Bu önemli buluşmanın sonunda ise <strong>Ayasofya Camii’nde “İstanbul Deklarasyonu”nun açıklanacağı</strong> belirtildi.</p>

<h3>“Gazze soykırımı ümmetin dağınıklığını gösterdi”</h3>

<p>Aydın Ünal, yazısında özellikle <strong>Gazze’de devam eden soykırımın</strong>, Müslümanların dağınık ve parçalanmış durumunu yeniden ortaya koyduğunu vurguluyor. Ünal, Hristiyan Katoliklerin, Ortodoksların, Yahudilerin, Budistlerin ve Hinduların bölgesel ya da küresel liderleri olduğuna dikkat çekerek, <strong>2 milyarı aşan Sünni Müslümanların ise 101 yıldır liderlik makamından yoksun</strong> kaldığını ifade ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ünal, hilafetin tarih boyunca Müslümanlar arasında tam bir siyasi birlik sağlayamadığını hatırlatmakla birlikte, İstanbul’daki Halifeliğin İslam dünyasında ciddi bir itibar ve etki oluşturduğunu, özellikle İstiklal Savaşı döneminde Hindistan Müslümanlarının hilafet motivasyonu ile Anadolu’ya destek verdiğini örneklerle aktarıyor.</p>

<h3>“Ümmet en temel konularda bile ortak tavır sergileyemiyor”</h3>

<p>Makalesinde Müslüman dünyasının içinde bulunduğu parçalanmışlığı çarpıcı örneklerle ele alan Aydın Ünal, Ramazan orucuna ve bayramlara bile farklı günlerde başlanmasının ortak bir dil ve tavır eksikliğinin göstergesi olduğunu belirtiyor. Ünal’a göre, ümmet coğrafyasında sadece siyasi bir birlik değil, <strong>“gönül birlikteliği”</strong> oluşturma noktasında da büyük bir boşluk bulunuyor.</p>

<p>Ünal, özellikle Gazze’de yaşananların bu dağınıklığın acı bir yansıması olduğunu dile getirerek, “Gazze’de Hamas değil, Müslümanlar katlediliyor. Buna rağmen Müslümanlar ortak bir tepki, ortak bir ses bile oluşturamadı” ifadelerine yer veriyor.</p>

<h3>Müslüman Âlimler Birliği: “Hilafet boşluğunu doldurabilecek bir şura”</h3>

<p>Yeni Şafak yazarı Aydın Ünal, Müslüman Âlimler Birliği’nin bu boşluğu doldurmaya aday olduğuna dikkat çekiyor. Daha önce “Gazze için cihadın farz olduğu” yönünde fetva veren bu oluşumun, <strong>İstanbul Deklarasyonu’yla da benzer kararlar almasının beklendiğini</strong> ifade ediyor.</p>

<p>Ünal, bu çabaların küçümsenmemesi gerektiğini vurgulayarak şunları yazıyor:<br />
“Bir başlangıçtır. Bir umuttur. Hilafet boşluğunu telafi etmeye namzet anlamlı bir şuradır. Bu umudu yeşertmek, büyütmek hepimizin boynuna borçtur.”</p>

<h3>TvNet’te özel yayın</h3>

<p>Aydın Ünal, makalesinin sonunda ise <strong>TvNet’teki ‘Siyaseten’ programının bu kez ‘Siyaseten Özel’ formatıyla Demokrasi ve Özgürlükler Adası’ndan yayınlanacağını</strong> duyurdu. Ünal, programda Ersin Çelik ve İsmail Kılıçarslan ile birlikte Şura toplantısını ve alınacak kararların İslam dünyasına yansımalarını değerlendireceklerini belirtti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/musluman-alimler-birligiin-toplantisi-ummet-icin-umut-olabilir-mi</guid>
      <pubDate>Mon, 25 Aug 2025 14:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/08/musluman-alimler-birligi-44-1.jpg" type="image/jpeg" length="31430"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Suriye-İsrail ilişkileri normalleşiyor mu?]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/suriye-israil-iliskileri-normallesiyor-mu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/suriye-israil-iliskileri-normallesiyor-mu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İsrail ve Suriye, 19 Ağustos’ta Paris’te ilk doğrudan görüşmelerini gerçekleştirdi. Tarafların, Suveyda’daki gerilimi düşürme ve 1974 Ateşkes Anlaşması'nın yeniden uygulanması konusunda uzlaştığı bildirildi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><em>İsrail Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer</em> ile <em>Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani</em>, 19 Ağustos günü Paris’te doğrudan görüşme yaptı. Toplantıya <em>Suriye İstihbarat Başkanı Hüseyin es Seleme</em> de katıldı. Görüşme, <em>ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack</em> kolaylaştırıcılığında düzenlendi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>NTV'den Serkan Demirtaş'ın analizine göre bu görüşme, daha önce Bakü ve Paris’te arabulucular aracılığıyla yapılan dolaylı temaslardan farklı olarak, ilk doğrudan temas olarak kayıtlara geçti. <em>Suriye resmi haber ajansı SANA</em>, 20 Ağustos tarihli haberinde görüşmeyi kamuoyuna duyurdu.</p>

<h3>GÜNDEM: SUVEYDA VE 1974 ATEŞKES ANLAŞMASI</h3>

<p>Tarafların gündeminde, Suriye’nin güneyindeki <em>Suveyda</em> bölgesinde yaşanan çatışmaların sonlandırılması ve <em>1974 Ateşkes Anlaşması’nın</em> yeniden devreye alınması vardı. Görüşmelerin devam edeceği bilgisi paylaşıldı.</p>

<p>İsrail tarafı görüşmelere dair resmi bir açıklama yapmazken, <em>İsrail basını</em>, <em>Tom Barrack’ın</em> hafta sonunda <em>Başbakan Benjamin Netanyahu</em> ile görüşerek Paris buluşmasının sonuçlarını aktardığını yazdı.</p>

<h3>İDDİALAR: GOLAN, SİLAHSIZLANDIRMA VE İNSANİ KORİDOR</h3>

<p>İsrail medyasına yansıyan bilgilere göre taraflar, <em>Golan Tepeleri’nin silahsızlandırılması</em>, <em>Suriye’nin İsrail’e tehdit oluşturabilecek silahlardan arındırılması</em> ve güneyde <em>insani bir kara koridoru</em> oluşturulması konularında uzlaşı sağladı. Suriye tarafından bu bilgilere ilişkin bir doğrulama yapılmadı.</p>

<h3>GÖRÜŞME SALDIRIDAN SADECE BİR AY SONRA YAPILDI</h3>

<p>Görüşmenin dikkat çeken bir yönü, İsrail’in bir ay önce Şam’a yönelik gerçekleştirdiği yoğun askeri saldırının hemen ardından gerçekleşmesi oldu. <em>13 Temmuz’da Süveyda’da</em> patlak veren Dürzi-Bedevi çatışmasına müdahale eden Suriye ordusuna tepki olarak İsrail, başkentte aralarında <em>Genelkurmay Başkanlığı</em> da bulunan resmi kurumları hedef almıştı.</p>

<p>Bölgede sağlanan ateşkese rağmen tansiyonun tam olarak düşmediği belirtiliyor.</p>

<h3>ŞARA YÖNETİMİ GERİLİMİ DÜŞÜRME PEŞİNDE</h3>

<p><em>Suriye geçiş dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed El-Şara</em> liderliğindeki yönetimin, ABD ve İsrail ile yürütülen temaslarda yeni bir gerilim istemediklerini açık şekilde belirttiği ifade ediliyor.</p>

<p>Şam yönetimi, güvenlik, kamu düzeni ve kurumsal işlevselliği sağlama hedeflerini tüm görüşmelerde öncelik olarak vurguluyor.</p>

<h3>1948'DEN BU YANA SAVAŞ DURUMU TEKNİK OLARAK SÜRÜYOR</h3>

<p>İsrail ve Suriye arasında 1948, 1967 ve 1973’te üç savaş yaşandı. <em>Golan Tepeleri</em>, 1967’de İsrail tarafından işgal edildi ve 1981’de ilhak edildi. Taraflar arasında 1974 BM Ateşkes Anlaşması dışında resmi bir barış anlaşması bulunmuyor.</p>

<p>Söz konusu anlaşma, bölgenin silahsızlandırılmasını ve <em>BM Ateşkes Gözlem Gücü’nün</em> konuşlandırılmasını öngörüyor. Ancak İsrail’in bu anlaşmayı güvenlik gereksinimlerine göre genişletmek istediği biliniyor.</p>

<h3>İSRAİL GÜVENLİK TEMELLİ YAKLAŞIYOR</h3>

<p>İsrail’in mevcut <em>Şam yönetimine</em> güven duymadığı, <em>Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın</em> açıklamalarıyla ortaya kondu. Katz, Mart ayında yaptığı açıklamada, <em>Ahmed El-Şara’ya</em>, eski HTŞ lideri olduğu dönemdeki ismiyle hitap ederek şu ifadeleri kullandı:</p>

<p><em><strong>“Culani her sabah Şam'daki başkanlık sarayında gözlerini açtığında İsrail ordusunun kendisini Hermon'un zirvesinden izlediğini görecek. Bizler burada ve güney Suriye'nin tüm güvenlik bölgesinde, Golan ve Celile sakinlerini onun ve cihatçı arkadaşlarının tehditlerinden korumak için bulunuyoruz.”</strong></em></p>

<h3>NORMALLEŞME YOLU ZORLU</h3>

<p>ABD’nin yaptırımları kaldırmasının ardından <em>Ahmed El-Şara</em> yönetimi, Batı ile ilişkileri onarmayı hedefliyor. Bu çerçevede İsrail ile diplomatik sürecin başlatılması olasılığı gündeme geliyor.</p>

<p>Ancak <em>Gazze’deki çatışmaların</em> sürdüğü bir ortamda, İsrail’i tanımak ve diplomatik ilişki kurmak gibi adımların yakın vadede gerçekleşmesi beklenmiyor.</p>

<p>Öte yandan, İsrail’in <em>Suveyda’daki Dürzi topluluğu</em> üzerinden yeni bir güvenlik parametresi oluşturma çabaları, Şam yönetimi için kabul edilmesi zor dayatmalar anlamına gelebilir.</p>

<p><em>Tom Barrack’ın</em>, <em>İsrailli Dürzi lider Şeyh Muvaffak Tarif</em> ile Paris’te yaptığı görüşmede, Suveyda’ya ABD garantörlüğünde insani yardım koridoru açılması gündeme geldi. Suriye’deki bazı Dürzi grupların İsrail’e yakın tutum sergilemeleri ise bölgede yeni gerilim alanları yaratabilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/suriye-israil-iliskileri-normallesiyor-mu</guid>
      <pubDate>Mon, 25 Aug 2025 10:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/08/suriye-israil-iliskileri-44.jpg" type="image/jpeg" length="86599"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA["Halk sosyoloji tarafından yönetilir"]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/halk-sosyoloji-tarafindan-yonetilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/halk-sosyoloji-tarafindan-yonetilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Lübnan devletinin Laricani'yi kabul etmesi, kendisinin sükuneti sağlamak için geldiği şeklinde yorumlanabilir ve bu iyi bir haber.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Prof. Dr. Muhammed Rumeyhi</em></strong></p>

<p>Ali Ardeşir Laricani, İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri olarak atandı.</p>

<p>Çalışmalarına, iyi bildiği Irak'ı ziyaret ederek başladı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Laricani 1957'de Necef'te doğdu ve İran devrimine katıldı.</p>

<p>Kardeşleriyle birlikte siyasi hiyerarşinin en üst sıralarında çeşitli görevlerde bulundular.</p>

<p>Ancak, 12 yıl boyunca yürüttüğü İran Meclis Başkanlığı görevi sırasında, İran'ın nükleer programı ile ilgili beş güç ve İran arasında 2015'te imzalanan anlaşmanın karşıtlarına göre anlaşmanın geçmesini sağladı.</p>

<p>Bundan sonra Laricani eski konumunu kaybetti.</p>

<p>Devrime olan bağlılığı sorgulandı ve bu nedenle 2021 cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılması engellendi.</p>

<p>Tekrar meclise aday olamadı ve son dört yıldır gölgede kaldı.</p>

<p>Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri olarak göreve geri dönmesi kararı, İran'ın bölgeye yönelik politikasında bir değişiklik olduğunun göstergesi.</p>

<p>Peki, bu değişim olumlu mu, yoksa İran ve İsrail arasındaki 12 günlük savaşın, ayrıca, Suriye'nin direniş ekseni olarak bilinen eksenden çekilmesinin, Hamas'ın Gazze'deki ağır kayıplarının ve Hizbullah'ın Lübnan'daki gerilemesinin ardından meydana gelen değişimlere ayak uydurma mı?</p>

<p>Lübnan kamuoyu ve birçok siyasetçi, Sayın Laricani'nin Beyrut ziyaretinden pek de memnun değildi ve Irak ziyaretinin sonucu bile bir sınır anlaşmasından öteye gidemedi.</p>

<p>Lübnan'da, Sayın Laricani'nin ziyaretinden önce, bir dizi İranlı siyasetçinin Hizbullah'ın silahlarını elinde tutmasının önemi konusunda ateşli açıklamaları oldu!</p>

<p>Bilindiği gibi Hizbullah halen İran’ın kontrolünde olduğundan, daha sonra, bu açıklamaların İslam Cumhuriyeti'nin Lübnan'a sadece bir tavsiyesi olduğuna yönelik sızıntılar çıktı.</p>

<p>Anlaşmalar adamı Laricani, Bağdat ve Beyrut'a nabız yoklamak ve iki başkentteki rüzgarın yönünü belirlemek için gelmiş olabilir.</p>

<p>Bu, Tahran'ın Ortadoğu'daki daha geniş kapsamlı çatışmaya ilişkin bakış açısında bir değişimin işareti de olabilir.</p>

<p>Belki de İsrail ile doğrudan savaşının ardından Tahran, hesaplarını yeniden gözden geçiriyor ve akıcı bir şekilde Arapça konuşan Ali Laricani'yi de Tahran'ın saygınlığını koruyacak yeni ilişkiler kurmak için göreve geri getirdi.</p>

<p>Ancak bazıları, Tahran'ın bugün gösterdiği tüm çabaların boşa harcandığını düşünüyor.</p>

<p>Zira Gazze'deki savaş, çorak bir araziye dönüşmesi ve yüz binlerce Filistinlinin öldürülüp aç bırakılmasının ardından felaketle sonuçlandı.</p>

<p>Hizbullah'ın 2023 savaşında İsrail'e yenildiği hem Hizbullah liderliği hem de Tahran'daki İran liderliği açısından apaçık ortada.</p>

<p>Bölgede geriye kalan tek İran vekili, coğrafi olarak uzak ve etkisi sınırlı olan Husiler.</p>

<p>Sayın Laricani'nin Lübnan medyası ve birçok Lübnan siyasi gücü tarafından büyük bir soğuklukla karşılanan Beyrut ziyareti, bu ayrışmayı onarma girişimi.</p>

<p>Laricani, Hizbullah'ı silahlarını kademeli olarak bırakıp yeni Lübnan projesine entegre olmaya ikna edecek mi?</p>

<p>Yoksa Hizbullah'ı silahlarını elinde tutmaya ve böylece devletle çatışma riskini göze almaya mı teşvik edecek?</p>

<p>Lübnan devletinin Laricani'yi kabul etmesi, kendisinin sükuneti sağlamak için geldiği şeklinde yorumlanabilir ve bu iyi bir haber.</p>

<p>Anlaşmalar adamı, zorlu bir siyasi bölgede yeni bir anlaşma yapabilir.</p>

<p><strong><em>Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde sosyoloji profesörü</em></strong></p>

<p><strong><em>Kaynak: Independent Tukish</em></strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/halk-sosyoloji-tarafindan-yonetilir</guid>
      <pubDate>Sun, 17 Aug 2025 20:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/08/1352691-183112752.jpg" type="image/jpeg" length="27473"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hiroşima’dan Seksen Yıl Sonra, ‘Gazze’ye Nükleer Bomba Atalım’ Çağrıları Ne Kadar Az Şey Öğrenildiğini Gösteriyor]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/hirosimadan-seksen-yil-sonra-gazzeye-nukleer-bomba-atalim-cagrilari-ne-kadar-az-sey-ogrenildigini-gosteriyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/hirosimadan-seksen-yil-sonra-gazzeye-nukleer-bomba-atalim-cagrilari-ne-kadar-az-sey-ogrenildigini-gosteriyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD emperyalist şiddetinin kurbanlarını insanlıktan çıkarmak, Japonya’dan Filistin’e kadar kitlesel katliamların tekrar edilmesine ve haklılaştırılmasına zemin hazırladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Adam Miyashiro</strong></em></p>

<p>22 Mayıs 2025’te, Hiroşima Barış Anıtı Parkı’ndaki taş mezar odasında saklanan ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombasının tüm kurbanlarının isimlerinin yazılı olduğu kayıt defteri, sabah 08.15’te -bombanın tam olarak düştüğü saatte- yapılan sessiz bir duanın ardından dışarı çıkarıldı. 6 Ağustos 1945'teki patlamanın üzerinden 80 yıl geçmişti.</p>

<p>Bu kayıt defterinde 344.306 isim yer alıyor; kimliği bilinmeyen kişiler içinse ayrı bir cilt bulunuyor. 80. yıl anısına, şehir yetkilileri bu mezar odasının içini medya mensuplarının ilk kez görmesine izin verdi.</p>

<p>Tam o gün, Hiroşima sessizce ölülerini anarken, Cumhuriyetçi Kongre Üyesi Randy Fine, Fox News kanalında Gazze’ye nükleer bomba atılması gerektiğini söyledi. Aşırı uç söylemleriyle tanınan Fine, bu tür bir çağrıda bulunan ilk ABD'li politikacı değildi.</p>

<p>Bir yıl önce, 21 Mart 2024'te, Cumhuriyetçi Kongre Üyesi Tim Walberg de Gazze’ye “Hiroşima ve Nagazaki gibi” nükleer bomba atılmasını önermişti.</p>

<p>2023 yılı Kasım ayında, İsrail’in 7 Ekim’deki saldırılarının ardından henüz bir ay bile geçmemişken, Yahudi Gücü Partisi’nden miras bakanı Amichay Eliyahu, bir İbranice radyo istasyonunda Gazze’ye nükleer bomba atılması gerektiğini söyledi.</p>

<p>Bazı İsrailli yorumcular, “Gazze’ye nükleer bomba atalım” çağrılarının uluslararası öfkeye neden olabileceği ve İsrail’in nükleer silahlara sahip olup olmadığını açıkça ifade etmeme politikasını (nükleer belirsizlik) zayıflatabileceği konusunda uyardı. Başbakan Benjamin Netanyahu, Eliyahu’yu kabine toplantılarından uzaklaştırıp bu açıklamaları kamuya açık şekilde kınadıktan sonra, Eliyahu sözlerinin “metaforik” olduğunu iddia etti.</p>

<p>İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü soykırımsal savaş süresince, Hiroşima ve 9 Ağustos 1945’teki Nagazaki’ye atılan atom bombalarıyla benzerlikler birçok kişi tarafından dile getirildi.</p>

<p>Siyasetçilerin ve yorumcuların Gazze’nin nükleer bombayla yok edilmesini bu kadar rahatça konuşması, savaş karşıtı ve Filistin yanlısı duyarlılıkların arttığı Japonya’da yankı buldu.</p>

<p>Geçen yıl, yaşayan atom bombası mağdurlarını (hibakuşa) temsil eden Japon kuruluş Nihon Hidankyo, Nobel Barış Ödülü’nü kazandı. Örgütün liderlerinden Toshiyuki Mimaki, bu onuru aslında Gazze’deki yardım çalışanlarının hak ettiğini söyledi. Aynı yılın başlarında, Nagazaki Belediye Başkanı, kamuoyundaki eleştirilere rağmen İsrail Büyükelçisi’ni anma törenine davet etmeyi reddetti.</p>

<p>Japonya’daki Filistin yanlısı hareket sadece sivil toplumla sınırlı değil. Temmuz 2025’te, eski bir oyuncu olan Taro Yamamoto’nun liderliğindeki beş yıllık sol popülist parti Reiwa Shinsengumi, Japonya Komünist Partisi’ni alt mecliste geride bırakarak üst mecliste de fazladan bir sandalye kazandı. Reiwa’nın programı, Siyonizm’e açıkça karşı çıkmakta ve Filistin haklarını savunmaktadır.</p>

<p>Canlı yayınla gerçekleşen bir soykırımın neredeyse ikinci yılına girilirken, Japonya’nın verdiği tepki tarihsel bir yankı taşıyor.</p>

<p>Nükleer savaşın yıkımının hâlâ canlı bir hafıza olduğu bir ülkede, Gazze’nin yok edilmesine yönelik sıradan çağrılar, aynı yok etme mantığını yansıtıyor. Bu gerçeğin, toplu yıkımdan sağ kurtulan kişilerce -Gazze’deki Filistinlilerle açıkça dayanışma içinde olanlarca- dile getirilmesi, bu söylemin hem ne kadar acımasız hem de ne kadar kolay dillendirilebildiğini gözler önüne seriyor.</p>

<p>Hiroşima’dan 80 yıl sonra, politikacıların tüm bir sivil halkın yok edilmesini açıkça savunmaları –Filistinliler açlıktan ölürken, bombalanırken ve yakılırken– insanlığın ne kadar az şey öğrendiğini ve kıyamet ölçeğindeki bu şiddetin ne kadar normalleştiğini gösteriyor.</p>

<p><strong>Yeniden Canlanan Hafıza</strong></p>

<p>Gazze’den gelen sarsıcı görüntüler –iskelet gibi bebekler, yakılmış, parçalanmış ve ABD yapımı silahlarla vurulmuş çocuklar, enkaza çevrilmiş bir bölge– tüm dünyada yankı buldu.</p>

<p>Japonya’da bu görüntüler daha da derin yaralar açtı, tarihi belleği yeniden canlandırdı ve Hiroşima ile Nagazaki’nin yok edilmesiyle ürkütücü paralellikler kurdurdu –yani neredeyse hiç bina kalmayan tamamen yerle bir edilmiş şehirler.</p>

<p>1945’te ABD ordusu tarafından çekilen parçalanmış ve yanmış beden fotoğrafları, nükleer dehşeti gözler önüne sermek için Japon halkına gösterilmişti ve 1959 yapımı Fransız filmi <em>Hiroşima Mon Amour</em>’da da yer almıştı.</p>

<p>Bugün Gazze’de ise İsrail askerleri, insan hakları örgütlerinin “canlı yayında savaş suçu” olarak nitelendirdiği sadist eylemlerini canlı yayınla tüm dünyaya sergiliyor.</p>

<p>Her iki durumda da, şiddet sadece uygulanmıyor; aynı zamanda sahneleniyor ve kendine hizmet eden mitlerle meşrulaştırılıyor.</p>

<p>Japonya İmparatorluğu, Doğu ve Güneydoğu Asya ile Pasifik'te savaş suçları işlemiş acımasız bir sömürgeci güç olmasına rağmen, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları savaşın sonunu getirmek için değil, ABD’nin Pasifik’teki savaş sonrası üstünlüğünü ilan etmek için kullanıldı.</p>

<p>1945 başlarında, Japonya ile Sovyetler Birliği arasında savaşın bitirilmesi yönünde diplomatik temaslar başlamıştı ve bu temaslar Potsdam Konferansı’nın öncesi ve sonrasında da sürüyordu.</p>

<p>Aslında ilk hedef Hiroşima değildi. Asıl plan Kyushu Adası’ndaki Kokura’yı vurmaktı. Ancak bulutlu hava, bombanın etkisinin gözlemlenmesini engelleyeceği için daha açık olan Hiroşima tercih edildi.</p>

<h3><strong>Savaş Mitleri</strong></h3>

<p>Emperyalist kitlesel cinayetleri meşrulaştırmak için uydurulan birçok mittin içinde, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının “can kurtarmak” için gerekli olduğu yönündeki ABD iddiası en dayanıklılarından biri oldu.</p>

<p>1955 tarihli anılarında, dönemin ABD Başkanı Harry Truman, nükleer silahların Japonya’ya karşı kullanılmasının "500.000 Amerikan hayatını kurtardığını" iddia etti.</p>

<p>Ancak 15 Haziran 1945 tarihli Ortak Savaş Planları Komitesi kayıtlarına göre, ABD'nin Japonya’yı işgal etmesi durumunda (sadece ABD askerleri açısından) 40.000 ölü, 150.000 yaralı ve 3.500 kayıp olmak üzere toplam 193.500 askerî kayıp öngörülüyordu. Bu tahminler Japon sivilleri veya askerlerini kapsamıyordu.</p>

<p>18 Haziran’da General Douglas MacArthur’un General George C. Marshall’a gönderdiği bir notta, MacArthur bu tahminlere katıldığını belirtti ve “Bu operasyon, mümkün olan en az çaba ve can kaybıyla yapılabilecek en ekonomik harekât” diyerek destekledi.</p>

<p>1 Nisan - 22 Haziran 1945 tarihleri arasında gerçekleşen ve 150.000 yerli Ryukyulu, yaklaşık 50.000 Amerikalı ve 100.000 Japon askerin hayatını kaybettiği Okinawa Muharebesi'nin aksine, Japon ana karasının işgalinin çok daha az ölümcül olacağı öngörülüyordu. Zira Kyushu’nun birçok noktadan çıkartmaya uygun olması, savunmayı zayıflatıyordu. Okinawa ise ağır şekilde askerileştirilmişti.</p>

<p>Yine de Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları yaklaşık 246.000 insanın ölümüne yol açtı; bunların çoğu sivildi. Kurbanların %10-20’si ise Japon İmparatorluğu tarafından sömürgeleştirilen Kore’den zorla getirilen Korelilerdi (Zainichi Koreliler).</p>

<p>Dolayısıyla, bombaların “can kurtardığı” efsanesi, yalnızca Japon ve Koreli canlar bu hesaba dahil edilmezse geçerli olabilir — yani savaş mantığında yalnızca Amerikan canları değerlidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yine de bu çarpık iddia, hâlâ Amerikan sağcıları ve siyonist milliyetçiler tarafından hararetle savunuluyor.</p>

<p>Yakın zamanlı bir Piers Morgan Uncensored bölümünde, İsrail yanlısı yorumcu Haham Shmuley Boteach, Hiroşima ve Nagazaki örneğini vererek “Truman, yüzbinlerce sivili öldürmekle savaş suçlusu muydu?” diye sordu.</p>

<p>Piers Morgan ise beklenildiği gibi “hayır” dedi ve Truman’ın –ki kendisi sivil halka karşı nükleer saldırı düzenleyen tek ABD Başkanıdır– ve Winston Churchill’in –1943 Bengal Kıtlığı sırasında yaklaşık 3.8 milyon Hintlinin ölümünden sorumlu olan İngiliz Başbakanı– savaş suçlusu sayılamayacağını savundu.</p>

<h3><strong>Araçsallaştırılan Tarih</strong></h3>

<p>Hiroşima artık sadece tarihi bir tartışma konusu değil. İsrail savunucuları tarafından Gazze’nin yok edilmesini haklı çıkarmak için kullanılan bir retorik aracı hâline geldi.</p>

<p>Piers Morgan’ın başka bir bölümünde, aşırı sağcı ABD’li radyo sunucusu Clay Travis, Pearl Harbor saldırısını Japonya’ya karşı atom bombası atılmasıyla ilişkilendirdi ve bu örnekleri “orantılılık” tartışmasına taşıdı.</p>

<p>Açıkçası bu tür karşılaştırmaların tarihsel saçmalığı, atom bombalarının “zorunluluk” olduğu mitinin Amerikan zihninde ne kadar yer ettiğini ve bugünkü başka bir soykırımı onaylayan siyasi-medya sisteminin merkezinde bu mitin nasıl yer aldığını gösteriyor.</p>

<p>Japon İmparatorluğu Pearl Harbor’a (yerli adı Puʻuloa olan bölge) saldırdığında, Hawaii adasındaki başka ABD üslerini de hedef almıştı. Ancak bu anlatılarda genellikle unutulan şey, Japonya’nın askeri eylemlerinin, ABD'nin 1893’te Hawaii Krallığı’nı yasa dışı bir şekilde devirmesi bağlamında gerçekleştiğidir. Japonya bu krallıkla 1871’den beri barış antlaşması imzalamıştı.</p>

<h3><strong>Yüceltilmiş Yok Oluş</strong></h3>

<p>ABD’nin Japonya’ya atom bombası atması, Amerikan kolektif hafızasında hâlâ “hayat kurtaran”, “ahlaki olarak haklı” ve “teknolojik zafer” olarak yer almakta.</p>

<p>1945’teki kullanım, Pearl Harbor’a misilleme değil, Pasifik'te ABD üstünlüğünü ilan etme stratejisinin parçasıydı. Bu kampanya, onlarca yıl süren nükleer silah testleriyle devam etti.</p>

<p>1 Mart 1954’te ABD, Marshall Adaları’ndaki Bikini Mercan Adası’nda “Castle Bravo” adlı ilk yüksek güçlü termonükleer bombayı patlattı. Patlama, bir Japon balıkçı teknesinin 23 kişilik mürettebatını radyasyona maruz bıraktı ve o yıl çıkan ilk Godzilla filmine ilham verdi. Filmdeki canavar, nükleer yıkımın metaforuydu. Testten kaynaklı radyoaktif serpinti, yerli Bikini halkının topraklarından sürülmesine neden oldu. Bu halk hâlâ sürgünde.</p>

<p>Japon popüler kültürü nükleer travmayla yüzleşirken, Batı bunu eğlenceye çevirdi. Modern bikini mayosunun tasarımcısı, 1946’daki “Baker” atom bombası testini onurlandırmak için ürüne “bikini” adını verdi. Bugün SüngerBob, Bikini Bottom’da yaşıyor. Nükleer silah yarışı, Batı'da espri, moda ve hatta çocuk eğlencesi konusu oldu.</p>

<p>Christopher Nolan’ın 2023 yapımı <em>Oppenheimer</em> filmi de bu geleneği sürdürüyor. Film, beyaz bir Amerikalı fizikçinin suçluluğunu merkeze alırken, Hiroşima ve Nagazaki’deki sivil ölümleri, nükleer testlerin ekolojik yıkımını ve Manhattan Projesi için yerlerinden edilen yerli Pueblo çiftçileri tamamen görmezden geliyor.</p>

<h3><strong>Sömürgeci Anlatılar ve Toplu Ölümler</strong></h3>

<p>Bu toplu ölümlerin estetikleştirilmesi, yüzyıllardır süren Amerikan mit yaratımı, propaganda ve milliyetçi hikâye anlatıcılığının bir parçasıdır — teknolojik şiddeti yücelten ve kurbanlarını silen bir mitoloji.</p>

<p>Bu kültürel ve ahlaki kopukluğun sonuçları da oluyor. 2014 yılında Philadelphia’daki bir sinema salonunda Godzilla filmi gösterilirken, bir Japon karakterin nükleer silahların kullanımına karşı yaptığı duygusal konuşma sırasında Amerikalı izleyicilerin yuhalaması bu kopukluğun çarpıcı bir örneğidir. Nükleer travmadan doğan bir film, sadece eğlence olarak tüketilmişti.</p>

<p>İşte aynı bu soykırımcı zihniyet, bugün Amerikan ve İsrailli politikacıların “Gazze’yi nükleyelim” gibi sözleri açıkça söylemelerine olanak tanıyor.</p>

<p>İsrail onlarca yıldır kendisini "savaşta test edilmiş" silahların küresel lideri olarak pazarladı. 2014’teki Gazze saldırısı sırasında hedef alınan binaların gözetleme görüntüleri, İsrail drone’larını tanıtmak için uluslararası silah fuarlarında gösterildi. Bugünkü savaşta da benzer sergiler yapılıyor. İsrailli yetkililerin, Gazze'de test edilen yeni silah sistemlerini tanıttığı bildiriliyor.</p>

<p>İster Japonya’da, ister Pasifik adalarında, isterse Gazze’de olsun, sivillerin kitlesel öldürülmesine izin veren ideoloji hâlâ dimdik ayakta. Bu ideoloji, kurbanların sistematik biçimde insanlıktan çıkarılmasına dayanıyor: yerli halklar, sömürgeleştirilmiş toplumlar ve artık Filistinliler. Onların acısı, sadece veri, satış istatistiği ya da propaganda malzemesi olarak görülüyor.</p>

<p>Ve bu yok etme sisteminin bugün Gazze’de ulaştığı ölçüsüz, vahşi ve dizginsiz noktada dünya ya başka tarafa bakıyor... ya da sadece yuhalıyor.</p>

<h3><strong>Yanlış Eşdeğerlik</strong></h3>

<p>Batı’da bazıları kurbanlara tamamen sırtını dönerken, bazıları ise Gazze’deki dehşeti kabul ediyor ama bunu yanıltıcı tarihsel karşılaştırmalarla sulandırıyor.</p>

<p>Gazze’deki yıkımın boyutunu Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarıyla kıyaslama eğilimi giderek artıyor. Fakat bu tür benzetmeler, İsrail’in saldırılarının doğasını aydınlatmak yerine bulanıklaştırma riski taşıyor.</p>

<p>Siyasi yorumcu Peter Daou’nun 26 Temmuz 2025’te X’te (eski adıyla Twitter) yaptığı viral paylaşımı buna örnek:</p>

<blockquote>
<p>"Bu arada, Gazze'nin boyutu bu kadar. Aşağı yukarı Brooklyn’den Yonkers’a kadar bir tren mesafesi. Şimdi bu dilimin, 6 Hiroşima bombasına eşdeğer saldırıya, kitlesel açlığa, çocukları vuran drone'lara, yıkılmış hastanelere ve katledilen yardım çalışanlarına maruz kaldığını hayal edin."</p>
</blockquote>

<p>Bu tür paylaşımların niyeti anlaşılabilir — küçük ve yoğun nüfuslu bir bölgedeki yıkımın büyüklüğünü gözler önüne sermek isteniyor. Ama bu benzetmeler tehlikeli biçimde yanıltıcı.</p>

<p>Gazze’ye atılan geleneksel patlayıcıların toplam tonajı, en erken nükleer silahlarla bile anlamlı biçimde kıyaslanamaz, hele ki günümüzün termonükleer bombalarıyla hiç kıyaslanamaz.</p>

<p>1945’te Japonya’ya atılan atom bombaları, sırasıyla 15 kiloton ("Little Boy" – Hiroşima) ve 21 kiloton ("Fat Man" – Nagazaki) gücünde, yani 15.000 - 21.000 ton TNT eşdeğeri enerjideydi. Bugünkü modern termonükleer silahlar ise hem fisyon hem füzyon içeriyor ve 3.000 kat daha güçlü olabiliyor. Örneğin, 1 Kasım 1952’de Marshall Adaları’nda test edilen bir bomba, Hiroşima’dakinden 700 kat daha güçlüydü.</p>

<p>Bugünün “taktik” nükleer silahları bile 100 kilotonluk (Nagasaki’ye atılandan 5 kat güçlü) savaş başlıkları taşıyabiliyor.</p>

<p>Gazze'de 6 "Hiroşima bombası"na eşdeğer tonajdan söz etmek, sadece yanlış değil, aynı zamanda Amerikan zihninde bir anlam da ifade etmiyor. Çünkü o zihin, nükleer silahları "hayat kurtaran teknolojik mucizeler" olarak yüceltmiş durumda.</p>

<p>Düşünsene hacı… 6 tane “Little Boy” gücündeki bomba, Gazze'de sadece herkesi öldürmekle kalmaz; çevresindeki İsrail yerleşimlerini de yakar, Akdeniz’i, yer altı sularını zehirler. Bölge komple Çernobil’e döner.</p>

<h3><strong>Hatırlama ve Direniş</strong></h3>

<p>Haziran 2025’te eski ABD Başkanı Donald Trump'ın İran’a saldırısı öncesinde, Fordow nükleer tesisine taktik nükleer bomba atılabileceği konuşulmuştu.</p>

<p>Bunun yerine, B-2 hayalet bombardıman uçağıyla taşınabilen 13.607 kiloluk GBU-57 sığınak delici bombalarının kullanıldığı bildirildi. Bu stratejik nükleer savaş başlıkları gibi değil; taktik nükleer bombalarla aynı etkiyi yapmıyor ama çok yıkıcı.</p>

<p>O dönem düşünülen taktik nükleer bomba ise B61’di. Bu bomba hâlâ ABD stoklarında bulunuyor ve 0.3 kilotondan 300 kilotona kadar değişen versiyonları var. Yani en güçlüsü, Nagazaki’ye atılan bombadan 6 kat daha güçlü.</p>

<p>Bugün artık, nükleer silahların, nükleer güce sahip olmayan bir ülkeye (üstelik Nükleer Silahsızlanma Anlaşması’na taraf bir devlete) karşı kullanılmasının ciddi ciddi konuşulabiliyor olması düşündürücü.</p>

<p>Dahası, nükleer tehditleri konuşurken kullandığımız dile de dikkat etmeliyiz. Bu silahları kim cezasızca kullanma hakkına sahip sayılıyor?</p>

<p>Bugün, 6 Ağustos 2025 — sivil nüfusa karşı ilk atom bombasının kullanılmasının 80. yıl dönümünde — bizler bu kurbanların anısını ancak hibakuşa'nın (atom bombası hayatta kalanları) direnişiyle yaşatabiliriz. Onlar Filistin halkıyla, özellikle de Gazze’deki Filistinlilerle omuz omuza durmuş, ABD emperyalizmine ve Japonya’daki iş birlikçilerine karşı dimdik durmuştur.</p>

<p>Onların cesareti bize şunu hatırlatıyor: <strong>Direniş olmadan anma boş bir kabuktur.</strong></p>

<p>Hiroşima’nın kurbanlarını gerçekten anmak istiyorsak, bazı hayatların harcanabilir olduğunu düşünen siyasi sistemlerle yüzleşmeliyiz. Bu sistemin, yerli halkları, sömürgeleştirilmiş halkları ve bugün Filistinlileri değersiz gören, askeri işgalleri destekleyen ırkçı yapısını reddetmeliyiz.</p>

<p>Kaynak: Middle East Eye</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/hirosimadan-seksen-yil-sonra-gazzeye-nukleer-bomba-atalim-cagrilari-ne-kadar-az-sey-ogrenildigini-gosteriyor</guid>
      <pubDate>Thu, 07 Aug 2025 07:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/08/gazze-hirosima.jpg" type="image/jpeg" length="80047"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Prof. Dr. Yekta Saraç'ın dilinden Fatih Camii'nin son müderrisi Mehmet Emin Saraç]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/prof-dr-yekta-saracin-dilinden-fatih-camisinin-son-muderrisi-mehmet-emin-sarac</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/prof-dr-yekta-saracin-dilinden-fatih-camisinin-son-muderrisi-mehmet-emin-sarac" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Prof. Dr. Yekta Saraç, vefatının birinci yıl dönümünde Fatih Camisi'nin son müderrisi olan babası Mehmet Emin Saraç'ın ilim yolculuğunu anlattı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Fatih Camisi'nde 60 yılı aşkın tefsir, hadis ve fıkıh dersi veren Mehmet Emin Saraç, yurt içinden olduğu kadar yurt dışından da yüzlerce talebe yetiştirdi.</p>

<p>19 Şubat 2021'de tedavi gördüğü hastanede 92 yaşında hayatını kaybeden Saraç'ın cenazesi, Fatih Camisi Haziresinde toprağa verilmişti.</p>

<p>Saraç'ın oğlu Prof. Dr. Yekta Saraç, AA muhabirine yaptığı açıklamada, babasının 1929 yılında Tokat'ın Erbaa ilçesinin Tanoba köyünde ilim irfan yuvası bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğini ve hafızlığını 10 yaşında tamamladığını söyledi.</p>

<h2><strong>"Hafızlığını saklanarak zor şartlar altında tamamladı"</strong></h2>

<p>Babasının hafızlığını saklanarak zor şartlar altında tamamladığını ve 1943'te dini tahsil için İstanbul'a geldiğini aktaran Saraç, hocalarının yönlendirmesiyle 1950'de Mısır'a giden babasının burada liseyi, daha sonra El-Ezher Üniversitesinde Külliyetüşşeria Fakültesini bitirdiğini ifade etti.</p>

<p><img class="detayFoto" src="https://www.dunyabulteni.net/images/upload/thumbs_b_c_ab1612309312d7667d9f0142673d1a76.jpg" /></p>

<p>Babasının o dönemde Mısır'ın önemli ulemasından ders aldığını anlatan Saraç, "Fakültede aldığı derslerle de yetinmiyordu. O dönemde, son şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, ders vekili allame Zahidü'l-Kevseri, Yozgatlı İhsan Efendi'den ders almıştır. Zahidü'l-Kevseri'den aldığı icazet için, 'Ezher'den aldığım diplomadan daha değerlidir benim için.' derdi. Zahidü'l-Kevseri'nin İslam dünyasında verdiği en son icazet, babama verdiği icazettir."</p>

<h2><strong>"Vefatının bir gün öncesine kadar dersten, kitaptan kopmadı"</strong></h2>

<p>Yine babasının Ebü'l-Hasan Nedvi, Vehbe Zühayli, Nureddin Itır, Abdülfettah Ebu Gudde, Muhammed Ali Sabuni gibi pek çok alimle dostluğunun bu yıllara dayandığına işaret eden Saraç, şöyle devam etti:</p>

<p>"Fatih Camisi ile Ekmekçizade Medresesi'nde uzun yıllar ders verdi. Hatta ömrü boyunca Fatih Camisi'nde ders verdi diyebiliriz. Fatih Camisi onun için her şeyden çok daha önemliydi. Onun hayat kaynağı ve sevinciydi. Fatih Camisi'nden velev ki çok kısa bir süre için olsun, ayrıldığında o ayrı kalış ona çok zor gelirdi. Ömrünün 60 yılını kubbesinin altında ders okutarak geçirdi. Vefatından sonra da Fatih Camisi'nin gölgesinde kalmayı Allahutaala kendisine nasip etti. Vefatının bir gün öncesine kadar dersten, kitaptan kopmadı. Pek çok müftü, profesör, imam, hatta bazı diyanet işleri başkanları dahi kendisinin halka-i tedrisinde bulunmuşlardır, kendisinden ders okumuşlardır."</p>

<h2><strong>"Dini bilgilerimin sağlam olmasını istedi"</strong></h2>

<p>Saraç, babasının ilmi faaliyetleri ve kendisinin akademik çalışmaları devam ederken baba-evlat ilişkilerinin nasıl geliştiğine değinerek, babasının kendisinin belli yeterliklere sahip olmasını istediğini belirtti.</p>

<p>Kendisinden Osmanlı Türkçesi'ni güzel yazmasını, öğrenmesini, dini bilgilerinin sağlam olmasını istediğini ve insana doğruyu, güzeli gösterme niteliği taşıyan "hikemi" şiir okumaya teşvik ettiğini aktaran Saraç, "Babam çok yumuşak bir tabiata sahipti. Hayatımda hiçbir zaman sert, şiddetli bir sözünü işitmiş değilim. Hatta evde annemle herhangi bir münakaşasına dahi şahit olmadım. Bu da tabii bize çok tesir etti." diye konuştu.</p>

<p>Saraç, babasının hoca olacak bir insanın müktesebatının geniş ve çeşitli fenlerde bilgi sahibi olması tavsiyesinde bulunduğunu dile getirerek, "Hatta zaman zaman beni de 'Musiki makamlarını niye bilmiyorsun' diyerek eleştirirdi. Kendisi Türk sanat musikisinden herhangi bir musiki dinlediğinde, makamını tefrik edebilirdi." şeklinde konuştu.</p>

<h2><strong>"Dersleri nedeniyle evimize vakit ayıramıyordu"</strong></h2>

<p>Kendisinden yeterince ilim tahsil edemediği için üzüldüğünü, babasının da dersleri nedeniyle evine fazla vakit ayıramadığını anlatan Saraç, onunla Buhari-i Şerif ve Müslim-i Şerif hadis kitaplarını kamilen okuduğunu söyledi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Saraç, kitap sevgisini de onun sayesinde kazandığına işaret ederek, "Şimdi maalesef bir moda haline gelen eslafa, geçmiş ulemaya tan etme ve onların eserlerini tenkit etmeyi itiyat haline getirmekten bizi sakındırırdı. 'Eslafımıza hürmet göstermeli, onların eserlerini tenkit etmek için değil istifade etmek için okumalıyız' derdi." dedi.</p>

<p>Babasının, İslam'ın hayatın bir parçası değil bütünü haline getirilmesi gerektiğini söylediğini bildiren Saraç, şöyle devam etti:</p>

<p>"Babam, 'Hangi vazifede olursanız olun vazifenizi eksiksiz yapın' derdi. Vefatına yakın bir zamanda yoğun bakıma kaldırıldığı bana haber verildiğinde çok hızlı bir şekilde İstanbul'a gittim. Yoğun bakım odasına girdiğimde babam zar zor başını kaldırdı. İlk cümlesi şu oldu bana, 'Sen Ankara'dan devlet vazifeni nasıl bırakıp da buraya geliyorsun. Senin vazifen var, bu milletin senin üzerinde hakkı var' dedi. Bu çok önemli bir husus, kaybettiğimiz bir değer."</p>

<h2><strong>"Derslerini 60 yıl boyunca aksatmadan yürüttü"</strong></h2>

<p>Saraç, babasının kendisinden bahsederken ilim talebesi anlamına gelen "talibi ilim olduğunu" söylediğini ve "Sizler bizim gördüğümüz hocaları görmediğiniz için bizlere hoca diyorsunuz, asıl hocalar onlardı." sözünü aktararak, "Kitap okumayı ve tedrisi çok severdi. Elinden kitap düşmezdi. Evde babamın elinde ya Kur'an-ı Kerim ya da bir kitap olurdu. Bunun dışında başka bir şeyle meşgul olduğunu görmezdim." değerlendirmesinde bulundu.</p>

<p>Yekta Saraç, babasının yağmura-kara aldırmadan 60 yıl boyunca Fatih Camisi'ndeki derslerini aksatmadan yürüttüğünü ve rahatsızlığı ilerleyinceye kadar camide ders okutmayı sürdürdüğünü vurguladı.</p>

<p>Daha sonra dizlerindeki rahatsızlığının artması nedeniyle talebelere evinde ders vermeye başladığını ve bir müddet sonra rahatsızlığın daha da ilerlediğini ifade eden Saraç, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>"Üst kattaki dairemize hemşireler babamı tekerlekli sandalye ile getiriyorlar ve bu halde aile efradına ders vermeye devam ediyordu. Zamanla sesi kısılmaya başladı. İlk hadisi kendisi okuyarak dersi başlatıp, dinleyip gerektiğinde açıklama yaparken, daha sonraları buna da nefesi yetmemeye başladı. Yine de ilk hadisin ilk cümlesini, başlangıcını okuyarak da olsa ders vermeye gayret etti. Rahatsızlığı daha da ilerleyince biz okurken Buhari'yi parmağıyla takip ederek dersi sürdürmeye çalışıyordu. Vefatı cuma günü olmuştu, bir önceki gün yani kandil gecesine tesadüf eden perşembe günü dahi Buhari dersini bu şekilde yapmıştı."</p>

<h2><strong>"Ahlaki yönü, insanların kendisine muhabbet duymasına vesile oldu"</strong></h2>

<p>Saraç, babasının Hazreti Muhammed'in "Yeryüzünün doğusunun da batısının da İslam ile müşerref olacağına" ilişkin hadisini dilinden düşürmediğini dile getirerek, talebeleri ve gençleri sürekli ümitvar olmaya teşvik ettiğini, hep "Güneş doğmadı ama tan yeri ağardı." sözünü söylediğini aktardı.</p>

<p>Babasının ahlaki yönünün diğer insanların kendisine muhabbet duymasına vesile olduğunu vurgulayan Saraç, şunları kaydetti:</p>

<p>"Münakaşayı sevmezdi, insanlara müsamaha ile yaklaşırdı. 'Sizle alakayı kesenle siz alaka kurun, size fenalık edeni affedin, çokça hadis okuyun ki huyunuz yumuşak olsun, din kardeşleriniz ile rabıtanızı güçlendirin, Müslümanların durumu ile alakadar olun.' diye sürekli nasihat ederdi. Bununla birlikte İslami hususlarda tavizsizdi. 'Müslümanın ölçüsü Kitabullah ve Sünnet-i Resullullah'tır. Bu iki şeye sarıldığımızda Efendimizin söylediği gibi asla dalalete düşmeyiz.' derdi."</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/prof-dr-yekta-saracin-dilinden-fatih-camisinin-son-muderrisi-mehmet-emin-sarac</guid>
      <pubDate>Mon, 04 Aug 2025 15:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-net/images/haberler/2022/02/oglu_yekta_sarac_in_dilinden_fatih_camisi_nin_son_muderrisi_mehmet_emin_sarac_h522767_40e3c.jpg" type="image/jpeg" length="69219"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Birleşik Krallık’ın Filistin devletini tanıma kararı ne kadar önemli ve neden şimdi?]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/birlesik-krallikin-filistin-devletini-tanima-karari-ne-kadar-onemli-ve-neden-simdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/birlesik-krallikin-filistin-devletini-tanima-karari-ne-kadar-onemli-ve-neden-simdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Başbakan Keir Starmer, Gazze’deki kıtlık ortamı eşliğinde, Birleşik Krallık’ın Eylül ayında Filistin devletini tanıyacağını duyurdu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Salı günü yaptığı açıklamada, ülkesinin Eylül ayında Filistin devletini tanıyacağını, ancak İsrail’in Gazze’deki savaşı bitirmek ve gerçek bir barış sürecine başlamak adına "önemli adımlar" atmaması halinde bu kararın uygulanacağını söyledi.</p>

<p>Salı günü yapılan acil kabine toplantısının ardından yayımlanan hükümet açıklamasında, Starmer’ın bu tanımanın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (UNGA) toplantısından önce gerçekleşebileceğini belirttiği ifade edildi.</p>

<p>Birleşik Krallık’ın bu kararı, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ülkesinin Filistin devletini tanıyacağını açıklamasından birkaç gün sonra geldi.</p>

<p>İşte bu duyuruyla ilgili bilinenler ve olası etkileri:</p>

<h3>Starmer ne dedi?</h3>

<p>Starmer’ın bu açıklaması, Britanya dış politikasında büyük bir değişiklik olarak görülüyor.</p>

<p>“Her zaman söyledim: Filistin devletini tanıyacağız ama bunu iki devletli çözüm için en etkili zamanda barış sürecine katkı olarak yapacağız,” diyen Starmer, sözlerine şöyle devam etti:<br />
“Bu çözüm artık tehdit altındayken, harekete geçme zamanı şimdi.”</p>

<p>Ek olarak, “Bu sürecin bir parçası olarak, bugün doğrulayabilirim ki eğer İsrail hükümeti Gazze’deki korkunç durumu sona erdirmek için somut adımlar atmazsa, Birleşik Krallık Eylül ayında BM Genel Kurulu’nda Filistin devletini tanıyacak” dedi.</p>

<p>İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy de, Fransa ve Suudi Arabistan tarafından düzenlenen, iki devletli çözümün desteklendiği BM konferansında benzer ifadelerde bulundu.</p>

<p>Lammy, İngiltere’nin Filistin devletini tanıma planını “omuzlarımızda tarihin yüküyle” gerçekleştirdiklerini belirtti. Bu ifade, 1917 Balfour Deklarasyonu’yla İsrail’in kuruluşunda İngiltere’nin oynadığı merkezi rolü hatırlatıyor.</p>

<h3>Neden şimdi?</h3>

<p>Bu kararın zamanlamasıyla ilgili soruları yanıtlayan Starmer, Gazze’deki “katlanılmaz” koşullara ve iki devletli çözüm umutlarının giderek zayıflamasına dikkat çekti.</p>

<p>“Bu karar, sahadaki koşulları değiştirmeye katkı sağlasın, yardımların ulaşmasını kolaylaştırsın diye şimdi alındı,” dedi.</p>

<p>“Şu an bu kararı almamın nedeni, iki devletli çözüm fikrinin giderek küçülüyor olması. Bugün, yıllardır olduğundan daha uzak bir ihtimal gibi hissettiriyor.”</p>

<p>Bu duyuru, acil kabine toplantısının ardından yapıldı. Starmer, partisinden gelen artan siyasi baskıyla da karşı karşıyaydı.</p>

<p>Başbakan, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü yıkıcı savaş nedeniyle kamuoyundan yoğun tepki alıyor. Uzmanlar ve insan hakları kuruluşları bu savaşı soykırım olarak tanımlıyor.</p>

<p>7 Ekim 2023’te başlayan İsrail saldırıları sonucunda, İsrail 60 binden fazla Filistinliyi öldürdü. İsrail, bu saldırıların Hamas öncülüğündeki saldırılara karşılık olduğunu ve bu saldırılarda en az 1.139 İsraillinin öldüğünü söylüyor. Ancak insan hakları grupları, Gazze’de uygulanan “yakıp yıkma” taktiklerini ağır şekilde eleştiriyor.</p>

<p>Starmer, Filistin’in tanınmasının uzun zamandır İşçi Partisi politikası olduğunu ve hükümetin uzun süredir geliştirdiği daha geniş bir barış inisiyatifinin temel taşlarından biri olduğunu vurguladı.</p>

<p>Başbakanlık ofisinden yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:<br />
“Seçim manifestomuzda da belirtildiği gibi, Filistin devletinin varlığı Filistin halkının devredilemez hakkıdır. Bu hak, hiçbir komşu ülkenin iznine bağlı değildir ve aynı zamanda İsrail’in uzun vadeli güvenliği açısından da hayati öneme sahiptir.”</p>

<p>“Filistin devletini tanımak, yenilenmiş bir barış sürecine katkı olarak, güvenli ve emniyetli bir İsrail’in yanı sıra yaşanabilir ve egemen bir Filistin devletiyle sonuçlanacak iki devletli çözümün bir parçasıdır.”</p>

<h3>Starmer Filistin’i tanımak için hangi şartları koydu?</h3>

<p>Starmer, Birleşik Krallık’ın Filistin’i tanımaması için İsrail’in yerine getirmesi gereken bazı şartları şöyle sıraladı:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Gazze’deki korkunç durumu sona erdirmek için somut adımlar atmak</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ateşkesi kabul etmek</p>
 </li>
 <li>
 <p>Uzun vadeli, sürdürülebilir bir barışa bağlılık göstermek ve iki devletli çözüm vizyonunu canlandırmak</p>
 </li>
 <li>
 <p>BM’nin yardımları yeniden ulaştırmasına izin vermek</p>
 </li>
 <li>
 <p>Batı Şeria’da ilhak olmayacağına dair açık bir taahhüt vermek</p>
 </li>
</ul>

<p>Ayrıca Hamas için de taleplerini yineledi:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Tüm esirleri serbest bırakmak</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ateşkesi kabul etmek</p>
 </li>
 <li>
 <p>Silahsızlanmayı taahhüt etmek</p>
 </li>
 <li>
 <p>Gazze hükümetinde herhangi bir rol oynamayacaklarını kabul etmek</p>
 </li>
</ul>

<p>İngiliz hükümeti, Eylül ayında karar vermeden önce hem İsrail’in hem Hamas’ın bu şartları ne ölçüde yerine getirdiğini değerlendirecek.</p>

<h3>Filistin devletini tanımak ne anlama geliyor ve başka hangi ülkeler tanıdı?</h3>

<p>Şu anda Filistin Devleti, 193 BM üyesinden 147’si tarafından egemen bir ülke olarak tanınıyor. Bu da uluslararası toplumun yaklaşık %75’i demek.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Geçtiğimiz yıl İspanya, İrlanda ve Norveç gibi üç Avrupa ülkesi Filistin’i resmi olarak tanıdı.</p>

<p>Fransa da Eylül ayında BM Genel Kurulu’nda Filistin’i tanıyacağını açıkladı.</p>

<p>Uzmanlara göre bu tanımanın pratik etkisi sınırlı olabilir ancak diplomatik etkisi büyük olabilir. Özellikle İsrail’in başlıca destekçilerinden biri olan ABD’ye bu karar baskı yapabilir.</p>

<p>Eski bir ABD diplomatı olan William Lawrence, Al Jazeera’ye verdiği demeçte şöyle dedi:<br />
“Eğer Gazze’de açlıkla mücadele ediyorsan, diplomatların sözleri pek bir anlam ifade etmeyebilir. Ama diplomatik olarak bu gerçekten büyük bir adım. Starmer’ın taleplerindeki netlik çok dikkatimi çekti.”</p>

<p>“Ve eğer tüm dünya bu kadar net bir tutumla Trump’a yönelirse, bu onun üzerinde etkili olur. Bu adımlar belki anında çözüm getirmez ama doğru yönde bir hareket başlatır – hem İsrail’e hem de ABD’ye baskı anlamında.”</p>

<h3>İngiltere gerçekten Filistin’i tanımaya mı hazırlanıyor?</h3>

<p>Al Jazeera muhabiri Milena Veselinovic’e göre, Starmer şu anda ciddi bir baskı altında.</p>

<p>“Burada, İngiltere’de halktan ve kendi milletvekillerinden bu konuda adım atması için büyük bir baskı var. Son günlerde halk, Gazze’de açlıktan kırılan insanların görüntülerinden çok etkilenmiş durumda,” dedi Veselinovic Londra’dan bildirdiği haberde.</p>

<p>Geçtiğimiz hafta, 9 siyasi partiden 221 milletvekili, Starmer ve Dışişleri Bakanı David Lammy’e hitaben bir mektup yazarak Filistin devletinin tanınmasını talep etti. Bu sayı daha sonra 255’e yükseldi.</p>

<p>Veselinovic, İngiltere’nin bu konuda net bir söz vermediğini de ekledi:</p>

<p>“Bu, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un yaptığı gibi net bir açıklama değil. Macron ‘Eylül’de tanıyacağım’ dedi. İngiltere ise İsrail’e baskı kurarak Gazze’deki şartların iyileştirilmesini amaçlıyor.”</p>

<h3>Bu kararın Gazze’deki duruma somut etkisi olur mu?</h3>

<p>İngiltere Dışişleri Bakanı Lammy, bu adımın sahadaki durumu etkilemesini ve Gazze’de bir ateşkese yol açmasını umduğunu söyledi.</p>

<p>BM’de yaptığı konuşmada, dünya Gazze’de “en korkunç sahnelere” tanıklık etti ve artık “Filistin halkının acılarının dindirilmesi” gerektiğini belirtti.</p>

<p>Ancak bazıları bu açıklamaların samimiyetini sorgulamaya devam ediyor.</p>

<p>Al Jazeera’nin kıdemli siyasi analisti Marwan Bishara, Starmer ve Macron gibi liderlerin Gazze’deki savaşa rağmen hâlâ İsrail’i desteklemeye devam ettiğini söyledi.</p>

<p>“Artık yüksek perdeden laflardan fazlasını görmemiz lazım. Çünkü bu liderler soykırıma ortakken, barış ve adaletten bahsetmeleri inandırıcı değil,” dedi.</p>

<p>Bishara ayrıca, liderlerin Filistin devletini tanıma planlarında yeterince ayrıntıya girmediklerini de eleştirdi:</p>

<p>“Bu tanınma Batı Şeria’nın sadece %10’unda mı olacak? Yoksa 1967’de işgal edilen tüm topraklarda mı – Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze dahil, birleşik ve egemen bir devlet olarak mı?”</p>

<h3>İsrail nasıl tepki verdi?</h3>

<p>İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, X (eski Twitter) üzerinden şu açıklamayı yaptı:<br />
“Starmer, Hamas’ın canice terörizmini ödüllendiriyor ve kurbanlarını cezalandırıyor.”</p>

<p>İsrail Dışişleri Bakanlığı da İngiltere’nin bu hamlesinin “Gazze’de ateşkese ulaşma ve esirlerin serbest bırakılması için çerçeve oluşturma çabalarına zarar verdiğini” belirtti. Ayrıca Starmer’ın bu açıklamasının “Fransa’nın adımını ve iç politik baskıları” izlediğini ifade etti.</p>

<p>Fransa, G7 ülkeleri arasında Filistin’i tanıma kararı alan ilk ülke olmuştu. Cumhurbaşkanı Macron, bu kararı ülkesinin “Orta Doğu’da adil ve kalıcı barışa olan tarihi bağlılığı” olarak nitelemişti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/birlesik-krallikin-filistin-devletini-tanima-karari-ne-kadar-onemli-ve-neden-simdi</guid>
      <pubDate>Wed, 30 Jul 2025 20:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/07/starmer-ingiliz-basbakani.jpg" type="image/jpeg" length="21268"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Merakla edilen konu: Pakistan Hindistan uçaklarını nasıl düşürdü?]]></title>
      <link>https://dunyabulteni.com.tr/merakla-edilen-konu-pakistan-hindistan-ucaklarini-nasil-dusurdu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://dunyabulteni.com.tr/merakla-edilen-konu-pakistan-hindistan-ucaklarini-nasil-dusurdu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mayıs ayında Hindistan ile Pakistan arasında dört gün süren hava çatışmasında, Hindistan’ın savaş uçakları ağır kayıplar verdi. Üç Rafale jetinin düşürüldüğü iddiaları ve siyasi hataların etkisi tartışma konusu olurken, Dassault iddiaları kesin dille yalanladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hindistan'ın kuzeyindeki <em>Akalia Kalan</em> köyünde 7 Mayıs sabahı yaşanan bir olay, Hindistan-Pakistan hava çatışmasının en somut izlerinden biri oldu. Köylüler, başlarının üzerinden geçen alev topunun ardından bir savaş uçağının tarlaya düştüğünü gördü. Uçaktan fırlayan iki pilot, yakındaki tarlalarda yaralı olarak bulundu.</p>

<p>İngiliz <em>The Economist</em> dergisinin aktardığına göre, bu uçak Hindistan'ın mayıs ayında Pakistan’la yaşadığı dört günlük çatışmada kaybettiği savaş uçaklarından biriydi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>RAFALE KAYIPLARI GÜNDEMDE</h3>

<p>Pakistan tarafı, bu süreçte altı Hindistan savaş uçağını düşürdüğünü; bunların üçünün Fransız yapımı <em>Rafale</em> jetleri olduğunu iddia etti. Hint hükümeti bu iddiaya şüpheyle yaklaşsa da, bazı askeri yetkililer en az beş uçağın kaybedildiğini kabul ediyor. Sayıya ilişkin resmi bir doğrulama yapılmış değil.</p>

<p>Çatışma sırasında <em>Çin-Pakistan</em> ortak yapımı <em>J-10 savaş uçakları</em> ile <em>PL-15 havadan havaya füzeleri</em> belirleyici bir rol oynadı. Çin, aynı zamanda Pakistan’a gerçek zamanlı hedefleme verisi sağlayarak hava üstünlüğü sağlamada önemli katkı sundu.</p>

<h3>SİYASİ TALİMATLAR TEPKİ ÇEKTİ</h3>

<p>Hindistan’ın <em>Cakarta’daki Savunma Ataşesi Yüzbaşı Shiv Kumar</em>, haziran ayında bir seminerde yaptığı konuşmada, bazı uçakların kaybının Hindistan hükümetinin verdiği siyasi emirlerden kaynaklandığını öne sürdü. Kumar, ilk gece sadece militan hedeflerin vurulması talimatı verildiğini, Pakistan'ın hava savunma sistemlerine müdahale edilmediğini belirtti. Kumar, şu ifadeyi kullandı:</p>

<p><strong>“Kayıptan sonra taktiklerimizi değiştirdik ve askeri tesislerine yöneldik.”</strong></p>

<p>Bu açıklama, Hindistan Genelkurmay Başkanı <em>Anil Chauhan</em>’ın mayıs sonunda yaptığı, “taktiksel hatalar” nedeniyle uçak kaybı yaşandığını kabul eden açıklamasıyla örtüştü.</p>

<h3>METEOR FÜZESİ VE SPECTRA SİSTEMİ TARTIŞMASI</h3>

<p>Yabancı askeri gözlemciler, ilk gece Rafale uçaklarının uzun menzilli <em>Meteor</em> füzeleriyle donatılmamış olmasının büyük bir taktiksel hata olduğunu düşünüyor. Ayrıca uçakların uygun elektronik karıştırma ekipmanlarından ve gerekli görev verilerinden yoksun olması da ciddi bir zafiyet olarak değerlendiriliyor.</p>

<p>Fransız yapımı Rafale jetlerinde bulunan <em>Spectra elektronik harp sistemi</em>nin, Pakistan yapımı PL-15 füzelerini tespit ya da karıştırmakta yetersiz kaldığı yönündeki endişeler, Fransız parlamentosunda da gündeme geldi. Milletvekili <em>Marc Chavanne</em>, bu konuda hükümete yazılı soru önergesi sundu.</p>

<h3>DASSAULT’TAN YALANLAMA</h3>

<p>Rafale’in üreticisi <em>Dassault Aviation</em>’ın Yönetim Kurulu Başkanı <em>Eric Trappier</em>, iddiaları kesin bir dille reddetti. 11 Haziran'da Fransız bir dergiye verdiği röportajda Trappier şunları söyledi:</p>

<p><strong>“Pakistan'ın üç Rafale jetini düşürdüğü iddiası kesinlikle doğru değil. Tüm ayrıntılar bilindiğinde, gerçek birçok kişiyi şaşırtabilir.”</strong></p>

<p>Trappier ayrıca Rafale’in, Çin’in sunduğu tüm sistemlerden üstün olduğunu savundu.</p>

<h3>ÇİN DİPLOMASİSİ DEVREDE</h3>

<p>Çatışmanın ardından Çinli diplomatların, Rafale jetlerinin zayıf performansını öne sürerek diğer ülkelere kendi savaş uçaklarını önerdikleri bildiriliyor. Rafale jetleri halihazırda <em>Mısır</em>, <em>Endonezya</em>, <em>Katar</em> ve <em>Birleşik Arap Emirlikleri</em> gibi ülkeler tarafından kullanılıyor. Dassault, bu ülkeler ve potansiyel müşterilere güven vermeye çalışıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://dunyabulteni.com.tr/merakla-edilen-konu-pakistan-hindistan-ucaklarini-nasil-dusurdu</guid>
      <pubDate>Wed, 23 Jul 2025 04:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/07/pakistan.jpg" type="image/jpeg" length="67188"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
